• Soner Arslan

    Nübüvvet Kervanı: İbrahim (as)

    - 01 Eylül 2015

deve_kervanı

“Allah Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Bunlar birbirlerinden türeyen nesillerdir. Allah işitendir, bilendir.”  (Al-i İmran suresi 33-34)

İbrahim (as)

Allah’u Teâlâ’nın, Kur’an-ı kerimde “Halil dost” diye nitelendirdiği Hz. İbrahim (as), Ulu’l-azm adı verilen beş peygamberden biridir ve Nuh (as)’dan sonra Rabbimizin mesajını tüm dünyaya yaymak için görevlendirilen ikinci peygamberdir. Hz. İbrahim (as), Mısır’dan Irak’a ve Suriye ile Filistin’den Arap çölüne kadar birçok bölgede yıllarca gezerek insanlara Rabbimizin mesajını tebliğ etmiş, insanları, putlara ibadeti bırakıp, yalnız Allaha kulluk etmeye davet etmiştir. Yine risalet görevini tamamlamak ve insanları şirkten arındırmak için muhtelif yerlere yardımcılar tayin etmiştir. Ürdün’e yeğeni Hz. Lut’u, Suriye ve Filistin’e oğlu Hz. İshak’ı, Arabistan’ın iç kısımlarına ise büyük oğlu Hz. İsmail’i göndermiştir. Daha sonra da Allah’ın emri ile Kâbe’yi inşa etmiş ve orayı çalışmalarının merkezi kılmıştır.1

Hz. İbrahim’in kıssasına geçmeden önce şunu hatırlatmak isterim. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde Hz. İbrahim ve kıssasından bahsetmekle Hz. Muhammed (sav) nezdinde tüm Müslümanlara şu mesajları vermiştir. Birincisi, Hz. Peygambere ve Müslümanlara çekmiş oldukları sıkıntı ve çilelerde yalnız olmadıkları anlatılmış. Zulüm, işkence, kavmi tarafından dışlanarak hor görülme ve nihayet yurtlarını terk etmek durumunda kalmaları yalnız onların başına gelmediği daha önce ataları İbrahim’in de aynı şekilde zulme ve haksızlığa uğradığı anlatılmıştır. Böylece Hz. Peygamber ve yanında bulunan Müslümanlar psikolojik olarak rahatlatılmış, zulme ve haksızlıklara karşı daha dirençli, daha mücadeleci hale getirilmek istenmiştir. Yine bu kıssa ile müşriklerin büyük saygı duydukları ataları İbrahim (as)’in yolunda gitmedikleri, tam tersine bir yol izledikleri anlatılmış. Putları reddederek kavmini terk etmek zorunda kalan, diyar diyar ülkeler gezen ve nihayet yalnız Allaha ibadet için Kâbe’yi inşa eden İbrahim’in yapmış olduğu beyti, saygısızca putlarla doldurarak Allah’a isyan ettikleri dile getirilmiş ve bundan dolayı Kureyş müşrikleri kınanmıştır.

Sütunlar sahibi Semûd kavminin helâkından sonra, Hz. Salih’in ve inananların soyundan gelen insanlar Irak’a yerleşerek Fırat nehrinin yakınında Babil şehrini kurmuşlardır. Babil, Mezopotamya’da adını aldığı Babil kenti etrafında kurulmuş, Sümer ve Akad topraklarını kapsayan bir imparatorluktur.

Semûd kavminin soyundan gelen Babiller dünya işlerine dalarak Allah’ı unutmuşlar ve şirk bataklığına dalarak putlara tapmaya başlamışlardır. Allah’u Teâlâ’da insanların bu isyanları karşısında hemen cezalandırmayarak, onları tekrar vahye yöneltmek, doğru yola çağırmak, hidayete ulaştırmak üzere kendi içlerinden İbrahim’i seçerek peygamber olarak göndermiştir. Bu peygamber onlara, diğer peygamber kardeşleri gibi, doğru yola yönlendirmek üzere, kendisine verilen mesajı eksiksiz aktarmıştır. Onları hidayete ulaştırmak üzere çok çalışmış, yanlış yolda olduklarını, kendilerine fayda ve zararı olmayan taşlara tapmamalarını, tüm hükümranlığı elinde bulunduran tek bir ilah olan Allah’a ibadet etmelerini öğütlemiş, doğru yolu göstererek onları uyarmıştır. Tabi daha önceki peygamberlerde olduğu gibi, kavmi onu yalanlamış, ona zulmetmiş, dışlamış, hor görmüş ve nihayetinde kendilerini ateşten sakındırmak üzere gönderilen peygamberi ateşe atmaktan bile kaçınmamışlardır.

babil

Hz. İbrahim (as)’in gönderilmiş olduğu Babil kavmi, Allaha eşler koşarak, putlara ve yıldızlara taparak, onları Ruhların sembolü sayarlardı. Babil kavminin bu inancına “Sâbiîlik” adı verilmektedir. Sâbiîlik: Ruhlara ve meleklere ibadet esasından başlar, giderek Yıldızlara, Aya, Güneşe ve nihayet onların adına yapılmış putlara tapmaya varırdı.

Babil’de bulunan Puthanelere bakmakla görevli “Puthane Bakanı” bile vardı. Bu kavmin puta tapmalarının başlıca sebebi de, babalarını puta tapar olarak bulmalarıdır. Genellikle bu putlara olan dualarının içeriği, uzun ömür, zenginlik ve işlerinde başarı istemekten ibaretti.  

İşte Allah’u Teâlâ, böyle medeni gözüken fakat inançtan yoksun, medeniyetten uzak bir toplum olan Babil halkına İbrahim (as)’i göndermiştir. İbrahim’in gönderilmiş olduğu bu kavimde halk üç sınıfa ayrılmıştı, bu sınıflar:

  1. Amilu: Bu sınıfı, yönetici kadro, askeri kesim ve din adamları oluşturuyordu.
  2. Mişkinu: Bu sınıfı, tüccarlar, zanaatkârlar ve çiftçiler oluşturuyordu.
  3. Ardu: Bu sınıfı da köleler oluşturuyordu.

İbrahim’in manası “cemaat babası, millet babası” demektir. İbrahim (as)’in en belirgin ünvanı “Halilullah” tır. Yani Allah dostu demektir. Hz. İbrahim’in Halilullah lakabını alması Allah’a olan sevgi ve bağlılığındandır. Bu Nisa suresi 125. Ayette şöyle ifade edilmektedir:

“…Allah İbrahim’i dost edinmiştir.”

Bir rivayete göre de Hz. İbrahim insanlara karşı çok cömert olduğu ve onlardan hiçbir şey istemediği için Halilullah diye isimlendirilmiştir. Yine Hz. İbrahim, kur’anda değişik isim ve sıfatlarla anılmıştır. Hz. İbrahim, Kur’an’da şöyle tarif edilmiştir:

“Gerçekten o, inanmış kullarınızdandı.” (Saffat 111)

“Şüphesiz o, dosdoğru bir peygamberdi.” (Meryem 41)

“Doğrusu İbrahim, çok içli, yumuşak huylu ve kendini Allah’a vermiş bir kimse idi.” (Hud 75)

İbrahim (as)’in bir başka özelliği de misafirperverliği idi. Evi yol üzerinde bulunmaktaydı ve gelip geçen herkese yedirir, içirirdi. Bu yüzden de kendisine “Ebu’ul-Edyaf” yani “Misafirler babası” denmekte idi.2

Hz. İbrahim (as), hem Yahudi, hem Hristiyanlar tarafından kendi peygamberleri olduğu iddia edilmekte olan bir peygamberdi. Hatta müşrikler bile Kâbe’den dolayı onu benimsemiş ve kendilerine ait olarak görmekte idiler. Tabi bunda hepsinin amaçları da Hz. Peygamberi savunmasız duruma getirmek ve onu psikolojik olarak zayıflatmak idi. Zira Hz. Peygamber (sav),  Hz. İbrahim ile aynı yolda olduğunu, aynı risalet üzere olduğunu, tebliğinin aynı olduğunu söylemekteydi.  Bununla ilgili İbn Abbas’tan şöyle bir rivayet vardır: “Necran Hıristiyanları ile Yahudilerin hahamları Rasulullah’ın yanında bir araya geldiler ve onun yanında tartışmaya başladılar. Yahudi hahamlar İbrahim Yahudi idi diyorlardı. Hristiyanlarda, İbrahim Hıristiyan’dı diyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah şu ayetleri indirdi”:

“Ey Kitap ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? İşte siz böyle kimselersiniz! Hadi hakkında bilgi sahibi olduğunuz konuda tartıştınız; fakat bilgi sahibi olmadığınız konuda niçin tartışıyorsunuz! Oysaki Allah, her şeyi bilir, siz ise bilmezsiniz. İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. Fakat o, Hanif (Allah’ı bir tanıyan, hakka yönelen) bir Müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi. Doğrusu, insanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamberle iman edenlerdir. Allah, müminlerin velisidir.” (Al-i İmran 65-68)

İşte böylece bu ayetler Ehl-i Kitabın bu tartışmalarının ve münakaşalarının ardında neyi amaçladıkları Müslüman cemaate açıklanmış ve böylece onların oyunları, tuzakları ve planları gün yüzüne çıkartılmıştır.

Burada Merhum Seyyid Kutub’un şu veciz satırlarını aktarmak istiyorum: “…İbrahim (selâm üzerine olsun) dosdoğru bir Müslüman olduğuna ve müşriklerden olmadığına göre, hiçbir Yahudi’nin veya Hristiyan’ın yahut da bir müşrikin ona varislik iddia etme hakkı olamaz. Onun inancından uzak oldukları halde O’nun dinine bağlı olduklarını söylemelerinin anlamı olmaz. İnanç, insanların üzerinde birbiriyle buluştuğu ilk bağdır. Burada insanları birbirine bağlayan bağlar; soy, kabile, ırk ve vatan değildir. İman edenlerin üzerinde buluştuğu bu bağ sağlamlaştığında insanlar; artık, soy, kabile, ırk ve ülke bağlarıyla birbirine bağlanmazlar.

İslam’a göre insan, özü itibariyle insandır. Bu nedenle insan, kendisindeki özün en özel niteliklerine varıncaya kadar inanç üzerinde buluşabilir. İnsan, hayvanlar gibi toprak, ülke, ot, otlak, sınır ve ırk üzerinde buluşmaz. Birey ile birey arasında, topluluk ile topluluk arasında, insanlardan bir nesil ile başka bir nesil arasındaki dostluk; inanç bağı dışındaki hiçbir bağ üzerinde kurulamaz…” 3

Hz. İbrahim’in içinde yaşadığı Babil’de, ismi Kur’an’da geçmemekle beraber “Nemrut” olarak adlandırılan zalim bir hükümdar hüküm sürmekte idi. Nemrut denilen bu zalim hükümdarın ağzından çıkan her söz emir niteliğinde, söylediği her şey kanun hükmündeydi. Şeytanın da vesvesesi ile elinde bulundurduğu saltanatın ve mülkün havasıyla, kendi elleriyle yonttukları putlara tapan cahil halkın cehaletinden de faydalanarak saltanat sürüp ilahlık iddiasında bulunmaktaydı. Halk Tevhid inancını unutmuş, şahsiyetini yitirmiş ve tamamen maddiyata yönelmişti. En büyük gayeleri para kazanmak, mal-mülk sahibi olmak, lüks içinde rahat bir hayat yaşamak olduğu için, her şey maddi menfaat ile ölçülür bir hale gelmişti. Yine Babil halkı şirk içerisinde yaşadığı gibi din adı altında fahişeliği meşru göstererek yaygınlaştırıyorlardı. Her bir kadının kurtuluşa erebilmesi için tanrı adına “Nahhar” denilen puthaneye giderek kendisini bir erkeğe teslim etmesi gerekmekte idi.

“Kitapta İbrahim’i de an, şüphesiz o dosdoğru bir peygamberdi.” (Meryem 41)

İşte Hz. İbrahim (as), kendilerini medeniyetin beşiği kabul eden, medeniyetten nasibini almamış böyle bir kavme peygamber olarak gönderilmiştir. Hidayet karşılığında dalaleti satın alan bu kavmi ıslah etmek üzere, Allah tarafından peygamber olarak görevlendirilen İbrahim (as)’e on sahifelik de suhuf verilmiştir. Ayeti kerimelerde şöyle buyrulmaktadır:

“Biz İbrahim’e vahyettik” (Nisa 163)

“Şüphesiz bu, önceki sahifelerde vardır. İbrahim’in ve Musa’nın sahifelerinde.” (A’lâ 19)

Böylece İbrahim (as)’e peygamberlik görevi verilmişti. Şirk bataklığına bulaşmış kavmini ıslaha çağıracak, Tevhidi anlatacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, Dünyayı, ahireti, ölümü ve yeniden dirilişi anlatacak, onlarla bıkmadan mücadele edecekti. İbrahim (as), peygamberlik görevini aldıktan sonra kalbinin tatmin olması ve kalbinde ferahlık oluşması için Allah’u Teâlâ’ya şöyle bir niyazda bulundu:

“Bir zamanlar İbrahim, Rabbine: Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim), dedi. Bunun üzerine Allah: Öyleyse dört tane kuş yakala, onları kendine alıştır, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır; koşarak sana gelecekler ve şunu bil ki Allah azîzdir, hakîmdir, buyurdu.” (Bakara 260)

Hz. İbrahim, Allah’ın ölümden sonra diriltmesine inanmadığı için veya ölümden sonra tekrar diriltileceğine kalbinde şüphe olduğu için değil, ölüleri nasıl dirilttiğini merak ettiği ve de sadece gönlünü mutmain kılmak için bu tür bir soru sormuştur. Zira soruyu sorarken “ölüleri tekrar diriltiyor musun?” diye sormamış, “nasıl diriltiyorsun?” diye sormuştur.

Allah’ın emri üzerine İbrahim (as) de, dört kuş tutarak kendine alıştırmış ve daha sonra onları kesip parçalara ayırmış ve her bir parçayı ayrı bir dağın üzerine bırakmış, ardından da onları isimleriyle çağırınca kendine geldiklerine şahid olmuştur.

İşte böylece Allah, insanı ve diğer tüm canlıları ilkin yoktan nasıl var ettiyse, ölümden sonrada tekrar dirilteceğini Hz. İbrahim şahsında tüm insanlığa bu örnekle göstermiştir. Günümüzde de aynı şekilde küfürde ısrar eden müstekbirler, zulmü kendisine şiar edinmiş günümüz Nemrutları, imanı zayıf cahil Müslümanları veya ataları vasıtasıyla gelenek olarak İslam’ı benimsemiş, hiçbir araştırma ve öğrenme çabasına girmemiş, söylemde Müslüman olan bireyleri kandırıp, imanlarında şüpheye düşürme çabasındadırlar. Ve dolayısıyla ahireti yalanlamalarına vesile olmak için şu tür soruyla kafaları bulandırmaya çalışmaktadırlar. “İnsan öldükten, kemikleri çürüyüp etleri toprağa karıştıktan sonra mı tekrar birleştirilip diriltilecek, bu nasıl mümkün olacak?” demektedirler.

İşte bu tür küfür ve Nemrutî soruya verilecek en iyi cevap, Rabbimizin Kur’an’da Hz. İbrahim vasıtasıyla bizlere verdiği bu misaldir. Ve ayrıca yine Kur’an’da Rabbimiz, “O sizi ilkin nasıl yarattıysa sonra da öyle diriltecektir.” ayeti kerimesidir. Bir de şu var ki akleden, kafası çalışan veya düşünmeyi bilen bir insan şunu bilir ki, herhangi bir sıradan eşyayı veya herhangi bir malzemeyi üretirken ilk yapılan kalıp veya malzemeyi icat etmek daha zordur, daha uğraştırıcıdır, daha çok zaman alıcıdır. Oysa onu ürettikten sonra kırıldığı zaman veya tekrar imal edileceği zaman elbette onu yapmak daha kolay ve daha zahmetsizdir. İşte dolayısıyla Allah’u Teâlâ Kur’an-ı Kerimin birçok yerinde hep “Akletmez misiniz?” diyerek, insanı düşünmeye, aklını kullanmaya, tefekkür ederek yaratılış hikmetini ve yaşamın gayesini anlamaya sevk etmeye çalışmaktadır.

…Allah, yaratan, yaşatan, öldüren ve diriltendir…

…Selam, hidayete tabi olarak yeryüzünün imarı için çalışan, zulme boyun eğmeden, kula kulluk etmeden sabır ve azimle Allah yolunda yürüyen, bu uğurda canlarını feda etmekten çekinmeyen kulların üzerine olsun…

…Allah’ın kahhar sıfatıyla azabı ve helâkı, yeryüzünde bozgunculuk yapan, ekini ve nesli yok etmek için uğraşan, kula kulluğu zorlayan, şeytanın izinde giden, insanlara zulmetmekten çekinmeyen insanlıktan nasip almamış, vicdansızların üzerine olsun…

Dipnotlar

  1. Hz. Peygamberin Hayatı – Mevdudi
  2. Tecrid Tercemesi IX, 107
  3. Fizilal´il Kur’an / Ali İmran 65-68 ayetlerin tefsiri