• Soner Arslan

    Nübüvvet Kervanı: İbrahim (as) – III

    - 02 Kasım 2015

deve_kervanı

“ Allah Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Bunlar birbirlerinden türeyen nesillerdir. Allah işitendir, bilendir.”  (Al-i İmran suresi 33-34)

İbrahim (as), peygamber olarak gönderilmiş olduğu kavmine tebliğini sözlü olarak eksiksiz yerine getirmiş ve hiçbir zorluktan yılmadan mücadele etmişti, fakat kavmi İbrahim (as)’in olanca mücadelesine rağmen doğru yolu görmek istemedi. İbrahim (as), sözlü mücadelenin netice vermediğini görünce, putlara tapmanın kendilerine ne bir fayda ne de bir zarar sağlamayacağını onlara anlatabilmek için fiili tebliğe geçmiştir.

Rivayet edildiğine göre bayram günlerinde İbrahim kavmi adetleri olduğu üzerine tapındıkları putların önüne yiyeceklerini koyar eğlence yerlerine gider ve geri geldiklerinde yiyeceklerinin bereketlendiğini düşünürlerdir. Yine böyle bir günde İbrahim (as), kendisinin hasta olduğunu söyleyerek eğlence yerine gitmeyecek ve böylece kafasındaki fiili tebliğ düşüncesini gerçekleştirmiş olacaktı.

“İbrahim yıldızlara bir göz attı ve ‘ben rahatsızım’ dedi. O vakit arkalarını dönüp gittiler.” (Saffat 88-90)

Burada yeri gelmişken şunu da belirtelim. Hiçbir peygamber doğruluktan ayrılmamıştır ve “SIDK” yani doğru sözlü olma sıfatlarına aykırı hareket etmemiştir. İbrahim (as) de aynı şekilde bu sıfata aykırı hareket etmemiştir. Burada İbrahim (as) kavmini kandırmış onlara yalan söylemiş gibi tutarsız bir düşünceye düşmemek gerekir. Zira İbrahim (as), kavmine yapılabilecek bütün tebliğ yollarını denemiş onları uyarmış, korkutmuş, müjdelemiş ama bir türlü kalpleri kararmış kavmini doğru yola sevk edememişti ve birde onlara fiili tebliğde bulunabilmek için fırsat kolluyordu. İşte İbrahim (as)’in amacı böyle bir günde onlarla gitmek yerine onlara putların kendilerine dahi fayda sağlamayacağını ispat ederek doğruyu görmelerini sağlamaktı. Ve yine İbrahim (as)’in ben rahatsızımdan kastı şu da olabilir: yıllarca uğraşmış, didinmiş, çaba sarf etmiş ve kavminin hala sapıkça ve anlamsızca putlara ibadet etmelerinden sıkılmış ve yorulmuştu ve de onların ayinlerine giderek orayı meşrulaştırmamak için onlardan duyduğu rahatsızlığını dile getirmiştir.

İbrahim kavmi, adetleri üzere bayram günü tapındıkları putların önüne meyve tabakları ve yiyecekler koyarak eğlence yerlerine gitmiş ve İbrahim (as) dışında kimse kalmamıştı. Bunun üzerine İbrahim (as), tanrı olduklarını iddia ettikleri putlara doğru yönelerek şöyle demiştir:

“O da, onların tanrılarına yönelip; ‘Hani yemek yemiyor musunuz, ne oluyor size konuşmuyor musunuz?’ dedi. Nihayet gizlice onları sağ eliyle vurup kırdı” (Saffat 91-93)

“Sonunda İbrahim onları paramparça etti. Yalnız içlerinden büyüğünü, ona başvursunlar diye sağlam bıraktı.” (Enbiya 58)

Ayeti kerimede geçtiği gibi İbrahim (as), putların büyüğü hariç hepsini kırmış ve baltayı da büyük putun boynuna asmıştı. Böylece İbrahim (as) kafasındaki düşünceyi fiiliyata geçirerek tapındıkları bu putların, bırakın birilerine fayda sağlamayı, kendilerine gelecek zarardan bile korunamadıklarını, dolayısıyla kendilerine bile faydası olmayan bu putlara tapınmanın anlamsızlığını ve onlara tapınmanın cehaletten başka bir şey olmadığını kavmine göstermek istemiştir. Belki bu sayede kavmi doğru yola yönelir diye düşünmüştü.

Eğlence yerlerinden dönen İbrahim kavmi, zanlarınca bereketlenmesi için koydukları yiyeceklerini almaya gittiklerinde putlarının kırılıp parçalandığını görmüş ve şaşkınlık içerisinde ne yapacaklarını bilmez bir vaziyetle İbrahim (as)’in yaptığını düşünerek ona koşarak gelmiş ve şöyle demişlerdir:

“Dediler ki, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim” (Enbiya 62).

Zaten İbrahim (as) de böyle bir soru gelmesini beklemekteydi, zira bu soru karşısında putların acizliğini ortaya koyacak ve tebliğini gerçekleştirecekti. Burada şunu unutmamak gerekir ki İbrahim (as)’in öfkesi, birilerinin eliyle imal edilmiş taş, toprak veya odun parçasına değildi. Onun öfkesi akıllarını kullanmadan, düşüncesizce kendilerine herhangi bir yararı veya zararı olmayan, kendi elleriyle yaptıkları putlara tapan ve bu putların arkasına saklanarak diğer insanları kul-köle edinmeye çalışan izzet ve şereften nasibini almayan müstekbirlere idi.

İbrahim (as), beklediği soru karşısında kavmine cevabı, onları düşünceye sevk edecek ve cahilane inançlarını sarsacak cevabı şu oldu:

“Sorun bakalım eğer söyleyebilirse, belki bu işi şu büyük put yapmıştır.” (Enbiya 63)

İbrahim (as)’in bu cevabı karşısında, zamanın müstekbirlerinin başından aşağı kaynar su dökülmüş gibi, ne diyeceklerini şaşırmış, afallamışlar ve inançları sarsılarak düşünmeye başlamışlardı. Fakat bu düşünceye dalmaları uzun sürmemiş ve ‘Sende pekâlâ bunların konuşmadığını biliyorsun’ diye karşılık vermişlerdir. Bunun üzerine İbrahim (as)’in, beklediği an gelmiş ve tebliğine şu sözlerle devam etmiştir:

“O halde Allah’ı bırakıp da hiçbir fayda ve zarar veremeyen şeylere ne diye tapıyorsunuz? Size de Allah’ı bırakıp da tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz hala aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Enbiya 65-67)

İbrahim (as)’in onca çabasına karşı, putların hiçbir şeye, hatta kendilerine bile faydaları olamayacağını açıkça göstermesine rağmen, akıllarını kullanmaya yanaşmamışlardır. Daha doğrusu bu putlar sayesinde nemalanan, diğer insanları köle gibi kullanan, makam ve servet sahibi müstekbirlerin doğruları görmek işlerine gelmemiştir. Buna mukabil İbrahim (as)’in kendileri için zararlı olduğunu, menfaat ve çıkarları için tehlike arz ettiğini düşünen zalim müstekbirlerin verdikleri tepki şu olmuştur:

“Kavminin İbrahim (as)’e cevabı sadece onu öldürün ya da ateşte yakın! Demelerinden ibaret oldu.” (Ankebut 24)

İbrahim kavminin bu ifadesi ve tavrı, merhum Seyyid Kutub’un tabiriyle “Demir ve Ateş mantığı” dır. İnsanlık tarihinin her döneminde zalim müstekbirler, karşısındaki insanı aciz bırakamadıklarında veya fikirlerini benimsettiremediklerinde, yaptıkları ilk iş zalim Nemrut’un İbrahim (as)’e yaptığı gibi zorbalıkla karşısındakini fikrini kabul ettirmek, yine de başaramıyorsa o zaman zulüm ve işkence yoluyla kabule zorlamaktır. Eğer onda da başarı gösteremiyorlarsa bu kez öldürmek ve yok etmeye çalışmaktır.

Nemrut da zamanın zalim ve despot bir kralı olduğu için İbrahim (as) karşısında aciz kalmış, verecek herhangi bir yanıt bulamamış ve İbrahim (as)’i alt edemediği ve de hükümdarlığının sarsılma endişesinden dolayı çareyi onu öldürmekte görmüştü.

Nemrut ve Babil kavmi, kendilerini ateşten kurtarmak ve doğru yola sevk etmek üzere gönderilen peygamberlerini ateşe atarak yakmayı uygun görmüşlerdi. Zira İbrahim (as) yaşadığı müddetçe onlar için tehlike arz ediyordu. Nihayet İbrahim (as)’i ateşte yakma fikirlerini harfiyen insafsızca uyguladılar ve fakat bilmedikleri bir şey daha vardı ki İbrahim’i peygamber olarak gönderen Rabbi onu yalnız bırakmayacak, ellerinde oyuncak yapmayacak ve onu koruyacak, yardımsız bırakmayacaktı. Gözümüzün gördüğü ve göremediği her şeye hükmeden Allah, bir şeye ol dediği zaman olduran, bizleri ve kâinattaki her şeyi yaratıp, onlara hükmeden Rabbimiz İbrahim’in atıldığı ateşe de hükmederek zalim despotların elinden kulu ve peygamberi olan İbrahim (as)’i ateşte yanmaktan korumuştur.

“Biz de dedik ki, ‘Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve selamet ol!” (Enbiya 69)

“Onlar, İbrahim’e bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz onları hüsrana uğrattık.” (Saffat 98)

Bu mucizeyi de gözleriyle görmelerine rağmen Nemrut ve avenesi yine de küfürlerinden dönmeyerek Allah’a isyan ederek şirkte ısrar ettiler. Bu olaydan sonra İbrahim (as)’e ilk tasdik eden ve ona iman eden Lut (as) oldu.1

Burada hepimizin bildiği karınca misaline de değinelim. Derler ki Hz. İbrahim ateşe atılırken bir karınca ağzı ile su taşıyormuş.

“Nereye götürüyorsun bu suyu?” demişler.

“Allah’ ın peygamberini ateşe atmışlar, o ateşi söndürmek için taşıyorum” demiş.

“Ama bu su ile dağlar gibi ateşi nasıl söndürebilirsin ki?” demişler.

“Olsun, ben de biliyorum bu su ile söndüremeyeceğimi; fakat elimden ancak bu geliyor. Ve de tarafımı belli ediyorum” demiş.

Şimdi bu güzel anekdot üzerinde gerçekten düşünmek ve ibret almak gerekiyor. Unutmamalıyız ki Allah, insandan başarı ve zafer elde etmesini beklemiyor. Sadece elinden geldiği kadar tüm imkânlarıyla çalışmasını ve çaba sarf etmesini bekliyor.

Müslüman kardeştir sloganını dillerimizden düşürmeyen biz Müslümanlara şunu sormak istiyor ve ellerini vicdanlarına koyarak tefekkür etmelerini istiyorum. Gerçekten devamlı dilimizden düşürmediğimiz “Müslümanlar kardeştir” sözünü ne kadar kalpten söylüyor ve ne kadar bu sözde samimiyiz. Bugün İslâm coğrafyası kan ağlarken, zulüm tüm dünyada kol gezerken, binlerce Müslüman aç-susuz sefalet içindeyken, yanı başımızda ülkelerini despot ve zalimler yüzünden terk etmek zorunda kalıp bize muhacir olarak gelen kardeşlerimize ne kadar Ensar olabildik.  Onlara ne kadar yardımda bulunabildik.  İbrahim’in karıncası gibi elimizden geleni yaptık mı? Yoksa yardımlaşma ayı olan, fakirlerin, açların, sefalet içinde olanların gözetileceği bu kurban bayramı günlerinde onları unutup, kestiğimiz kurban etlerini dolaplarımıza mı stok ettik!…

Ateşe atılma hadisesinden sonra İbrahim (as), kavmine seslenerek şöyle söylemiş ve kavminden uzaklaşarak hicret etmiştir.

“Sizden de Allahtan başka taptıklarınızdan da uzaklaşıyor ve yalnız Rabbime yalvarıyorum. Umarım ki Rabbime yalvarmakla bedbaht olmam.” (Meryem 48)

“(İbrahim onlara) dedi ki: Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü (gelip çattığında ise) birbirinizi tanımamazlıktan gelecek ve birbirinize lânet okuyacaksınız. Varacağınız yer ateştir ve orada hiçbir yardımcınız da yoktur.” (Ankebut 25)

Ateşe atılma olayı, İbrahim (as)’in putçular arasında kalışının sonu olmuştu. Artık hicret vakti gelmişti. Zira onca uğraş, çaba ve didinme putçu kavim arasında hiçbir rağbet görmemiş aksine onların azgınlığını arttırmıştı. İbrahim (as), tebliğden, Rabbinin dinini anlatmaktan kaçmıyordu, onun hicreti daha güzel bir hayat, daha refah bir yaşam veya daha geniş nimetlere ulaşma arzusu değildi. Onun hicreti sadece ve sadece kalpleri kapanmış, artık tebliğe kulaklarını tıkamış bir kavimden uzaklaşıp, yeni bir ortam ve daha farklı insanlara Allah’ın dinini götürme, kulaklarını ve kalplerini tebliğe açacak, dine susamış yeni bir millete Allah’ın dinini ulaştırma gayretiyle hicret yoluna gitmiştir. Yoksa İbrahim (as), zorluktan, sıkıntıdan kaçıp rahata ulaşma gayretinde olmamıştır. Hz. Muhammed (sav) nasıl ki Mekke’de tebliğ imkânı kalmadığı, müşriklerin kalpleri tamamen kapalı olduğu için yeni ortama hicret edip, Allah’ın dinini yaymaya çalıştığı gibi İbrahim (as) de aynı şekilde daha önce bu yolu seçmiştir.

İbrahim (as) çok fedakâr ve vefakâr bir peygamberdi, zira şöyle bir düşünün, evinizi, ocağınızı, işinizi, akrabalarınızı, eşinizi, çocuklarınızı bırakıp sırf Allah rızası ve Allah’ın dinini tebliğ için hicret etmek pek kolay bir şey değildir. Bizler kısa bir süreliğine bile bir şehir dışına veya ülke dışına çıkacak olsak, ne kadar zor ve meşakkatli geliyor ama İbrahimi bir hicreti gerçekleştirmek gerçekten yürek ister, iman ister, ihlas ister, sabır ister, teslimiyet ister. Bazı insanlar bazen hicret edebiliyor fakat çoğu hicretin altında yatan dünya hayatında daha rahat ve müreffeh bir yaşam arzusu yatmaktadır. Rabbim hicret için yola çıkanlara İbrahimi bir hicret nasip etsin. (Amin)

Yeryüzünde zorbalıkla hüküm süren ve ilahlık taslayan zalim Nemrut, emri altında bulunan ve hükümdarlık ettiği halkına her türlü zulmü reva görmekte ve de her şeyin kendisinin vesayeti altında olduğunu söyleyerek yeryüzünde bozgunculuk yapıp, ekini ve nesli yok etmekte, yeryüzünde her şeye kendisinin hükmettiğini iddia etmekteydi. Fakat Rabbimin hikmetidir ki kendisinin yeryüzünün hâkimi olduğunu söyleyen Nemrut, bir sivrisineğe dahi hükmedemeyerek helak olmuştur. Tabi bu yeryüzündeki cezasıydı, ahirette ise bitmek tükenmek bilmeyen ateş onu beklemektedir. Bununla beraber Rabbi, İbrahim (as)’i ateşte yanmaktan korumuş ve ona hicret emrini vermiştir.

İbrahim (as), put imal edip puta tapan kavmini terk edip, Allah’ın dinini tebliğ için hicret ettikten sonra Rabbimiz ona İshak’ı ve Yakup’u vermiş ve onları da peygamber kılmıştır.2

İbrahim (as), Rabbinin kendisine vermiş olduğu nimetini soyundan gelenlere de vermesi için dua ve niyazda bulunmuş fakat Rabbimiz onun soyundan da olsa zalimlere asla ona verilen nimetin erişemeyeceğini haber vermiştir.3

İbrahim (as), Allahu Teâla’ya kendisine salih bir evlat vermesi için devamlı dua ediyordu. Allahu Teâla da onun bu duasını kabul ederek kendisine Saffat suresi 100-101. Ayetlerde geçtiği üzere yumuşak huylu, itaatkâr ve kalbi Allah sevgisiyle dolu salih bir evlat olan İsmail’i müjdelemiştir. Halil dost olan İbrahim (as), Rabbinin kendisine bahşetmiş olduğu bu salih evladı ve eşi Hacer’i hikmeti ilahi gereği ekin bitmez bir vadide Mekke’nin çöllerine bırakarak Allah’ın emrini yerine getirmek üzere oradan da ayrılmıştır.

İbrahim (as)’in Halil dost olması için Rabbi ona böyle bir yol sunmuştu, en sevdikleri yakınlarının sevgisini kalbinden çıkarıp yalnız Allah’ın sevgisini kalbine koyması ve onun rızası için her şeyden vazgeçebilmesi gerekmekteydi. Ve nitekim de bu şekilde olmuştu. Halil dost bu imtihanını kazanmıştı.

Allah, ekin bitmez o vadide İbrahim (as) ve oğlu İsmail (as)’in eliyle Kâbe’yi inşa ettirmek istemiş ve bu hikmetle oraya yerleştirmiş ve de zemzem suyunun çıkması için böyle bir olay gerçekleştirmiştir. Allah, İbrahim (as) ve İsmail (as)’in torunu olan son peygamber Hz. Muhammed (sav)’in ve ondan sonra gelen tüm Müslümanların namazda kıblesi, hacda menasiki olacak o yerlerde onların hatıralarını bakileştirmek için, ilahi hikmet gereği böyle bir yol izlemiştir.

İbrahim (as)’in oğlu İsmail (as) ve ailesi Hacer’i ekin bitmez o vadiye yerleştirdikten sonra Rabbine yapmış olduğu dilinden dökülen şu duayı dimağlarımıza kazımamız ve hayata bakışımızı bu şekilde yönlendirmemiz gerekmektedir.

“Ey Rabbimiz zürriyetimi ekin bitmez bir vadide, senin harem evinin yanına yerleştirdim. Ey Rabbimiz namazı kılsınlar diye böyle yaptım. Böylelikle sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgili kıl ve onları bir takım ürünlerle rızıklandır. Umulur ki şükrederler.” (İbrahim 37 / Bakara 126)

Böylelikle Rabbi İbrahim (as)’in, Halil dostunun duasını kabul etmiş ve ekin bitmez o vadi olan Mekke’yi, emin bir belde kılmış, oraları her türlü kötülüklerden korumuş, insanların kalbine oranın sevgisini yerleştirmiş ve birçok nimetlerle rızıklandırmıştır.

Rabbimiz İbrahim (as)’in duası gereği orayı öyle bir korumuştur ki, Fil suresinde geçtiği üzere Kâbe’yi yıkmak için gelen Ebrehe ve ordusunu yenik ekin yaprağına döndürerek helak etmiştir. Ve bu Fil olayından sonra Kâbe, Kâbe dolayısıyla Mekke ve Kureyş ashabı insanların gözünde o kadar değerli ve kendilerinden çekinilen topluluk haline gelmişlerdir ki, hatta herkes o zamanlar korkarak ticaret yapmaya çalışırken, hiçbir haydut, Kureyşlilerin ticaret kervanının önünü kesip, mallarını gasp etmeye cesaret edemiyordu. Zira Kâbe dolayısıyla kutsal olduklarını düşünüyorlardı. Ticaret kervanlarını götürürlerken önlerine geçenlere biz kureyşliyiz dedikleri vakit hemen yolları açılan, saygı duyulan insanlar oluyorlardı. Kureyş suresinde Rabbimiz bunu Kureyşe vurgulamakta ve dolayısıyla sizi koruyan Rabbinize kulluk edin uyarısında bulunmaktadır.

Bugünde aynı şekilde Halil dost İbrahim (as)’in duası gereği insanların Kâbe’ye karşı müthiş bir sevgisi bulunmakta ve akın akın insan seli onca sıkıntı ve zorluğa rağmen Kâbe’ye akmaktadır.

…Selam, hidayete tabi olarak yeryüzünün imarı için çalışan, zulme boyun eğmeden, kula kulluk etmeden sabır ve azimle Allah yolunda yürüyen, bu uğurda canlarını feda etmekten çekinmeyen kulların üzerine olsun…

…Allah’ın kahhar sıfatıyla azabı ve helakı, yeryüzünde bozgunculuk yapan, ekini ve nesli yok etmek için uğraşan, kula kulluğu zorlayan, şeytanın izinde giden, insanlara zulmetmekten çekinmeyen insanlıktan nasip almamış, vicdansızların üzerine olsun…

 

Dipnotlar

  1. Bkz. Ankebut suresi 26. Ayet
  2. Bkz. Meryem suresi 49. Ayet
  3. Bkz. Bakara suresi 124. Ayet