• Emrah Dogru

    Neden İbret Almıyoruz?

    - 16 Kasım 2023

Başımıza gelen olaylar, bizleri artık hiç etkilemiyor. Toplum olarak, Müslümanlar olarak vurdum duymaz hareketler, görmezden gelmeler, kulak tıkamalar görmekteyiz ve duymaktayız. Yani ne olması gerekiyor, illaki başımıza taş mı yağması gerekiyor? Taş yağsa da düzelmeyecek bir toplumda yaşıyoruz. En yakınlarımız vefat ediyor, bakıyoruz insanlara, yine ölümden ibret alma yok! Mezarlıkta yine dünya telaşı, ev alma, araba alma, para kazanma hırsı ve “tarladan şu kadar mahsul aldım az çıktı” diyenler… Ahiret hayatına göç etmiş birisi var mı yok mu hiç umurlarında değil! Cenazeyi defnedip döndüklerinde yine namaz kılmıyor, yine dedikodu, yine gıybet, yine haramlar, yine haramlar… Açık olan bayan kardeşimiz, mezarlıkta yalan yanlış kapanmış, daha sonra tekrar eski düzeninde yine eski giyimine devam ediyor yani ölen en yakınımız bile olsa etki etmemekte.

Ölümlerden ibret almamız gerekmez mi? Yani bir korku bir endişe yarın bende öleceğim, korkusu olması gerekmez mi? Allah’a, emirlerine yönelip namaz kılmıyorsak namaza başlamamız, vahiyden habersizsek araştırma yapmamız, ahiret hayatını araştırma gayretine girmemiz gerekmez mi? Yarı çıplak gezen bayan kardeşlerimizin kapanması gerekmez mi? Ama maalesef ölen öldü, deyip Allah’ın emirleri, yasakları umurlarında olmayan insanları görmekteyiz. Adamın yakını vefat etmiş, ibret almayı bırak içki masası kurmuş üzüntüsünden içiyor, yaptığının yanlış olduğunun farkında bile değil. Sosyal medyada paylaşım yapıyor, ağıt havaları yine içkili, hiç kimseden tık yok. Çünkü adam yaptığını doğru zannediyor, İslam’ı öğrenme gayretine hiç girmemiş, hiç kimse de uyarmamış, din görevlisi orada sadece Kur’an okumakla meşgul, hakikatleri anlatma gayreti içinde değil. Tabi ki az olmakla birlikte doğruyu anlatanlar müstesna. Kur’an-ı Kerim, zaten sadece ölümlerde devreye giriyor. Hâlbuki orada insanlar toplanmış, hakikatleri anlatmak gerekmez mi? Bu kitabın ölüler için inmediğinin, dirileri uyarmak için geldiğinin anlatılması gerekmez mi? Orada belki bir kişi hidayet bulacak, neden anlatmak istemezsin? Bir kişinin cennete yol almasının senin de yararına olduğunun farkında değil misin? İşte bu yüzden hakikatler anlatılmadığı için ibret almak da bir o kadar az oluyor hatta hiç olmuyor. Haramlar yani yasaklar, kişinin hayatını kuşatmış, o yolu doğru zannediyor. Bildiği halde yapmayanlar da varsa maalesef dünya hayatı kısa, unutmayalım, her an ölebileceğimizi aklımızdan çıkarmayalım.

Ölümün olduğunu unuttuğumuz bu dünyada ne çok saçma şeyi dert ediniyoruz kendimize. Para, mal, mülk, kırgınlık, kavga, gurur… Yarın öleceksin, deseler bu kadar rahat tartışabilir miyiz sevdiklerimizle? “Yarın görüşürüz, haftaya ararım, tatilden sonra ordayım.” Ne basit kurduğumuz cümleler, hiç ölmeyecek gibi… Kibirli ve gururlu yaşıyoruz. Allah’ın emirleri birçoğunun umurunda değil, hep dünya, hep para hesabı… Ahirette (ebedi hayatta) lüks bir ev alma gayretinde olmamız gerekmez mi? Hep yarın ölecek gibi, merhametli yaşayabilsek hem Allah’ı razı ederdik hem de kendimiz rahat ederdik. Rabbim, bizleri ibret alanlardan eylesin.

Geçtiğimiz aylarda Maraş depremiyle sarsıldık, on il etkilendi ve birçok kişi hayatını kaybetti. Birçoğu enkazın altında kaldığı için sakat kaldı. Yeri bir beşik gibi sallayan Rabbimiz, insanlara uyarı verdi fakat bu uyarıyı yine umursamadı insanlar. Yine haramları terk etmediler, yine Allah’ın kurallarına dönmediler, sanki deprem olmamış gibi bozuk yaşantıya devam ettiler ve ediyorlar.

Rabbimiz, bu afet ve felâketlerle insanoğluna ne kadar da aciz olduklarını hatırlatıyor. Bu dünyada yapmaları gereken bir kulluk vazifeleri olduğunu ve buradaki asıl vazifelerinin kulluk olduğunu hatırlatır. Ayrıca dünyanın fâniliğini, ölümü ve esas hayatın ahiret olduğunu bildirir. Bu bağlamda kıyameti yani kâinatta kimin güç ve kuvvet sahibi olduğunu hatırlatır. Depremler aynı zamanda Rabbimizin cezalarından birisidir.

Bu nevî felâketler, Allâh’a isyan edenlere bir cezadır. Toplumdaki fertlerin nefsanî azgınlıklara meyletmişse, şeytan mutluysa, vicdanlar günahlarla kirlenmiş, kalplerde isyan hatları teşekkül etmişse, bu durum aslında rahmet olan yağmurların sel felâketine dönmesine veya tamamen kesilip kuraklığın vuku bulmasına, bazen de depremlerin zâhirî sebebi olarak gösterilen fay hatlarının infilâkına sebep olur. Bu tip acı hâdiseler, insanların isyanları ve günahları sebebiyle meydana gelir. Yani vicdanların kirlenmesiyle ruhlarda yaşanan mânevî depremin ardından, yeryüzünün felâketleri devreye girer. Rabbimiz, ayetinde şöyle buyurmaktadır: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler” (Rum 41).

Nitekim Rabbimiz, açık ve net uyarı verdiğini söylüyor. Yani bizleri uykudan uyandırıyor: “Sizler başınıza buyruk yaşıyorsunuz, benim emirlerimi neden umursamıyorsunuz, neden haramlara ısrar ediyorsunuz?” diyor Rabbimiz. Aslında bizlere fırsat veriyor, hayattayken doğru yolu bulmamız için doğru güzergaha girmemiz için bizlere fırsat veriyor. Ama anlayan mı var? Sanki dünya hayatı hiç bitmeyecekmiş gibi yaşamaya devam ediyor insanlar. “Allah affeder” diyor ve günahlara devam ederek ibret alıp doğru yolu bulmayı unutuyor. Hastalardan ve hastalıklardan da ibret almıyor insanlar. Ölüm döşeğine düşüyor, haftalarca uyutuluyor, uyandıktan, kendine geldikten sonra sanki hiç hasta olmamış gibi Allah’a yöneleceğine bozuk yaşantısına devam ediyor. Rabbimiz, ayetinde şöyle buyurmaktadır: “İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah kendisinden ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. (Ey Muhammed!) De ki: Küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!” (Zümer 8). Bu ayetle alâkalı üstad Mevdudi, şöyle açıklama yapmaktadır: “Burada insanlar olarak kâfirler kastedilmektedir, zora düştüklerinde Allah’tan yardım isteyip zor durum bitince yine eski hallerine, şirk ve küfürlerine devam etmektedirler.”

Ali Küçük hoca da şöyle tefsir etmektedir: “Bunu, insanların hayatında çok rahat görebiliyoruz. Meselâ bir insan düşünün ki çocuğu, hanımı hastadır. Anası, babası ameliyat masasındadır. Ameliyathanenin kapısında ecel teri dökerken Rabbine yalvarıp yakarmaktadır: ‘Aman ya Rabbi! Ne olur ya Rabbi! Yetiş imdadıma ya Rabbi! Sen kurtar ya Rabbi! Yardım sendendir, şifa sendendir ya Rabbi!’ Çünkü bilir ki onun bu derdine Rabbinden başka çare bulacak hiç kimse yoktur.

Ama bir de bakıyorsunuz ki ani bir nîmetle gerek kendi hastalığı gerek yakınlarının hastalığı geçiyor, iyileşiyorlar. Allah derdine derman oluveriyor, sıkıntılarını gideriveriyor. Bakıyorsunuz ki bu adam, kendisini veya yakınlarını hastalıktan kurtaran Rabbine hamd edecek yerde, O’na kulluğa yönelecek, O’nu gündeme getirip şükredecek, teşekkür edecek yerde, O’nu unutarak şirk koşmaya başlayıveriyor. ‘Doktor, gerçekten müthiş adammış be! İlaç, tam etkiliymiş be! İşte bunu filanlar, feşmekânlar kurtardı. Eğer onlar olmasaydı halim perişandı,’ diyerek Allah’a nidler, ortaklar bulmaya, onlara hamd etmeye başlayıveriyor.”

Evet, kâfirlerden bahseden bu ayette bugün Müslümanlar bu durumda değiller midir? Zora düştüklerinde “Allah’ım yardım et, bizi bu beladan kurtar, bu hastalıktan kurtar, bizi bu fakirlikten kurtar” diye dua ediyorlar, bunlardan kurtulunca da Allah’ı hemen unutuveriyorlar. Allah’a itaat umurlarında olmuyor; namaz, tesettür, gıybet, şirk ve haramlara yine devam ediyorlar. Yine ibret almıyorlar. Hâlbuki gerçek müminin, Rabbimizin şu ayetinde buyurduğu gibi olması gerekir: “Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkârcı gibi) midir? (Resûlüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür” (Zümer 9).

Nitekim anlıyoruz ki Allah’a itaat edenler hangi durumda olursa olsun hep itaat içindedirler; zora düştüklerinde de Allah’ı hatırlarlar, zor durum bittiğinde de Allah’ı unutmazlar. İşte bilenlerle bilmeyenlerin farkı burada net anlaşılıyor. Yani gerçek mümin, her daim düştüğü zorluklardan ibret alır ve kendine bir ders çıkartır, tekrar günahlara yönelmez. Rabbim, bizleri ibret alanlardan eylesin.

Rabbimiz, başka bir ayetinde de şöyle buyurmaktadır: “And olsun ki sizi, biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele!” (Bakara 155). Rabbimiz, ayetinde bizleri her türlü zorluklarla imtihan edeceğini söylüyor ama zorluklara karşı yani “hastalıklara, fakirliğe, başınıza gelen musibetlere karşı sabırlı olun” diyor Rabbimiz. Peki, sabır nasıl olacak?

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah, muhakkak sabredenlerle beraberdir” (Bakara 153). Yani başımıza hangi haller hangi imtihanlar gelirse gelsin Allah’a itaati bırakmayacağız, zora düştüğümüzde namazı terk etmeyeceğiz, sabredeceğiz ki Rabbimizin, “sabredenleri müjdele” ayetinin muhatabı olabilelim. Adamın başına bir olay geliyor, hastalanıyor veya bir yakını vefat ediyor veya maddi zorluğa düşüyor; bu olaylardan ibret almayı bırakıveriyor, sabretmeyi bırakıp namazı terk ediyor, İslami bir yaşantıdan uzaklaşıyor. Allah’ın onu bir imtihana tabi tuttuğunu unutup İslam’a ters yaşantı ve davranışlara başvuruyor. İslam’la alakası olmayanlardan akıl almaya kalkıyor ve kendini alçalttıkça alçaltıyor ve böyle kişiler imtihanı kaybediyor. Rabbimizin “sabredenleri müjdele” ayetinden mahrum oluyor.

Rabbimizin şu ayetine dikkat edelim: “O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz, derler” (Bakara 156). Nitekim başımıza bir bela ve musibet geldiğinde yine bunun Allah’tan geldiğini unutmamalıyız, isyan etmeden Rabbimize tevekkül edip günahlarımızın affını dilemeliyiz. Bela ve musibeti, kazanç kapısına çevirebilmeliyiz.

Rabbimizin şu ayetine de dikkat edelim: “Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibaretti: Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla, ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl, kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!” (Al-i İmran 147). Şunu iyi bilelim ki Allah, bela ve musibetlerle insanları imtihan eder, uyarıverir günahlarından vazgeçip tövbe etmelerini ister yani affetmek için fırsat verir. Başımıza gelen bütün sıkıntılardan ibret almalıyız ki günahlarımız sevaba dönüşsün.

Kur’an’daki kıssalar, boş yere verilmemiştir. Hz. Âdem peygamberimizin şeytanla olan imtihanı, Nemrud’un Hz. İbrahim’e zulmü, Firavun’un Hz. Musa’yla olan kıssası, Hz. Yunus’un kıssası, Hz. Yusuf’un kıssası, Hz. Eyyüb’ün sabrı ve bunlar gibi sayamadığım diğer peygamberlerin kıssaları, hepsi ibret alınacak türdendirler. Tağutlardan, küfür ve şirkten uzak durmamız için, tağutların da yaptıkları şirk ve küfürlerinden vazgeçsinler, ders çıkarsınlar, ibret alsınlar ve Allah’a yönelsinler diye Rabbimiz uyarmıştır.

Maalesef toplum, ibret alma duyularını yitirmiş. Depremler, sel felaketleri, yangınlar, sıcaklar, soğuklar, pahalılık, bereketsizlik… hiç kimse bu olaylardan ibret alıp kendisini hakikatlere yöneltmiyor. “Şöyle olsaydı böyle olmazdı, şu olsaydı bu olmazdı” diyerek sebeplere takılıyorlar. Bir şeyi kaçırıyorlar; sebepleri yaratanın da Allah olduğunu unutuyorlar. Yaşanan doğa olayları da ibret alıp Allah’a yönelmemize yetmez mi? Sonbaharda her yer kuruyor, yapraklar dökülüyor, tüm bitkiler ölmeye başlıyor; kışın soğuk, kar, fırtına; ilkbaharda tekrar ölen bitkiler canlanmaya başlıyor; yaz mevsiminde ürünleri topluyoruz, elması, armudu, buğdayı… Bunlar, kendiliğinden olacak bir durum değildir. Mevsimlerden de ibret alıp Allah’a yönelmemiz, emirlerine tam manasıyla bağlı kalmamız gerekmez mi? Bunların hepsinden ders çıkartalım. Tağutlardan, küfürlerinden, şirkten uzak duralım. Tağuti düzenleri desteklemekten vazgeçelim. Şunu unutmayalım ki gerçek hayat, dünya hayatı bittikten sonra başlayacaktır. O yüzden her türlü olaylardan ibret alıp Allah’a yönelelim, Allah’ı razı etme mücadelesinde olalım. Rabbim, bizleri, her türlü musibetlerden ibret alıp kendisine yönelenlerden eylesin. Âmin.

Emrah DOĞRU

Faydalanılan Kaynaklar:

  • Yüce Kitabımız, Kur’an-ı Kerim
  • Tefhimu’l-Kur’an, Mevdudi
  • Besairu’l-Kur’an, Ali Küçük