Neden Davet Etmiyoruz?
Arşiv Yazarlar

Neden Davet Etmiyoruz?

Davet ve tebliğ; Allah azze ve celle ilk insan Âdem babamızı yeryüzüne göndermesi ile başlayıp son peygamber olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v) kadar olan bütün rasullerin ortak görevi olmakla beraber peygamberlerin yolunu takip eden müminlerin de görevidir. Bu mücadele; hak ile batılın, adalet ile zulmün tarih boyunca süreceği ve kıyamete kadar devam edeceği bir mücadeledir. İman edenler, Allah azze ve celle’ye ibadet ve itaate davet ederken, şeytan ve dostları da sürekli batıla ve kötü yola davet etmektedirler. Şeytan, dostlarına yeryüzünde nasıl fitne-fesat çıkarmaları gerektiğini fısıldarken, bize karşı çok merhametli olan yüce Rabbimiz, neye davet edeceğimizi ve nasıl davet edeceğimizi öğretmek için bir kitap ve kendisine uymamızı emrettiği bir peygamber göndermiştir. İşte bizim davetimizin belirleyici iki mihenk taşı, Kur’an ve sünnettir. İstikrarla devam etmemiz gereken nebevi görev: davet ve tebliğdir.
Allah azze ve celle, kitabında, şöyle buyuruyor: وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ ۚ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler bunlardır” (Al-i İmran, 104). Bu ayetle Allah azze ve celle, bize, davet sorumluluğumuzu bildirip kurtuluşa ermenin yolunun iyiliği emredip kötülükten nehyetmek olduğunu haber veriyor. Bu sorumluluğu yerine getirmediğimiz takdirde Peygamberimizden gelen bir tehdit ile bizi uyarıyor. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz ya da Allah, kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azap gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp dua edersiniz de duanız kabul edilmez” (Tirmizi, Fiten, 9). Bu ciddi tehdit ile bizi uyaran, her alanda bize örnek ve önder olduğu gibi davet sahasında da bize rehber olan başöğretmenimiz Resulullah (s.a.v), yirmi üç yıllık davet görevinde nice sıkıntılarla karşılaşmasına, taşlanmasına, memleketinden çıkarılmasına, aç kalmasına, ashabından nicelerini bu yolda şehit vermesine ve daha birçok zorluklarla karşılaşmasına rağmen bu yoldan hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Ömrünün sonunda da veda haccında, ashabına: “Size, dini ulaştırdığıma şahit misiniz?” deyip onları yirmi üç yıllık davetine şahit kılarak görevini tamamlayan peygamberin ümmeti olarak bugünkü problemimiz, bunları bilmiyor oluşumuz değil, bilmemize rağmen davet etmiyor oluşumuzdur.
Evet, bugün kendimize sormamız gereken soru, tam olarak bu: Neden davet etmiyoruz? Nedir bu üzerimizdeki ölü toprağın sebebi? Yeryüzü hak ile dolup batıl zail mi oldu? İnsanların, zulmün karanlığından hakkın aydınlığına koşuştuğunu mu gördük; yoksa İslam devletleri kuruldu da bu vazifeyi üstlenen memurlar oluşturuldu da bize gerek mi kalmadı? İnsanların, küfür amellerini rahatlıkla işlediği bu günlerde, açıktan Allah’a ve Rasulüne hakaretler edildiği, din-i mubin-i İslam’ın ayaklar altına alınıp İslam’ı yaşamaya çalışan Müslümanların terörist ilan edildiği, nesillerimizin, çocuklarımızın, gençlerimizin, genç kızlarımızın adı Aişe, Fatıma, Zeynep olanlarımızın gözümüzün önünde haktan uzaklaştıklarını, Allah’a rükû ve secde etmekten uzak nefislerinin, heva ve şehvetlerinin esiri olacak hale geldiklerini gördüğümüz halde neden hala davet etmiyoruz? Bu problem, bugün hemen hemen her Müslümanın ocağını tutuşturan bir kor olmasına rağmen, bu derdimizi, problemimizi görüp içimiz kan ağlamasına rağmen, bu problem için çözümler arayıp bunları uygulamak yerine; bu kötülüklere sessiz kalıp imkânlar dairesinde düzeltmenin yoluna gitmeyip sadece dua etmemiz yeterli olmamakla beraber işin kolayına kaçıp bu bağlamda sorumluluktan kaçmaktır.
Yukarıda zikredilen hadiste Peygamberimiz, iyiliği emredip kötülükten sakındırmadığımız takdirde dualarımızın kabul olmayacağını bize haber vermişti. Allah’ın kendilerine ilimden bir pay nasip ettiği ve davet etmenin gerekliliğinin bilincinde olanların belli bir süre davetle meşgul olduktan sonra “Ben yoruldum” diyerek, birilerine küserek, “Ben yapacağımı yaptım, biraz da başkaları yapsın; böyle yapılan davetten bir fayda gelmez” deyip veya daha başka bahanelerin arkasına gizlenerek daveti terk edenlerin, Peygamberimizden (s.a.v) gelen şu tehdide kulak vermeleri gerekir: Ebu Musa el-Eşari’den (r.a) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Ruhumu elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; iyiliği emredeceksiniz, kötülükten de men edeceksiniz, kötünün elinden tutup onu hakka getireceksiniz ya da Allah kalplerinizi birbirine karıştırır ya da onlara lanet ettiği gibi size de lanet eder” (Ebu Davud). Bu tehdit; sadece âlimleri, din adamlarını değil; camideki imamdan okuldaki öğretmene, tüccara, esnafa, işçiye, anne-babaya, her bir Müslüman ferdedir. Bunca tehdit ve uyarılara rağmen bir Müslümana, bir köşeye çekilip içinde bulunduğu hale razı olması, yakışık almaz.
Her daim, “Ben, Allah için ne yapabilirim?”in derdinde olması ve imkânlar çerçevesinde harekete geçmesi gerekir. Nitekim Müslümanların dertleri ile dertlenip hayatını, insanları İslam’a davet etmeye adayan İmam Hasan el-Benna şöyle diyor: “Allah bilir, nice geceleri ümmetin dertlerine çare aramakla geçirdik ve ümmetin hallerini tahlil etmek, dertlerini ortadan kaldırmak için ne kadar düşündük; bundan dolayı bazen ağlanacak hale gelirdik.” Hasan el-Benna ve arkadaşları, bu işi dert edindiler ve bunun için gecelerini gündüzlerine katıp insanları; küfürden, haramlardan, masiyetten alıkoyup İslam’ın güzellikleriyle tanıştırdılar. Allah azze ve celle de bu davet bahçesine samimiyetle saçılan tohumları filizlendirdi de bu bahçeden; Seyyid Kutub, Abdulkadir Udeh, Zeynep Gazali, Mustafa Sibai, Muhammed Kutub, Said Havva ve daha nice âlimler, yazarlar, fikir adamları yetişti.
Bugün, bizim görevimiz, bizden önceki hocalarımızın, abilerimizin nice fedakârlıklarla, zorluklara katlanarak uzun mesailer harcayıp ömürlerini tüketerek oluşturdukları bu değerli hazinenin kıymetini bilip; yapılan güzel işleri küçümsemeden, hafife almadan bu güzelliklere sıkı sıkı sarılıp bir taşın üzerine bir taş daha koyma ümidi ve gayretiyle çalışmaktır. Rabbimden niyazım, bizi bu yolda muvaffak kılmasıdır. Selam ve dua ile…
Huzeyfe ZENGİN