kelebekler

Edward Norton Lorenz, 1963′ te hava durumuyla ilgili bir hesaplama yaparken bir teori Ortaya sunmuştur. Teorisinde “Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat Çırpması, dünyanın yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir” demiştir.

Kelebek etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen addır. En kısa tanımla, küçük bir durumun beklenmeyen (hesaplanmayan, önceden bilinmeyen, ön görülmeyen) ve kaos boyutlarına ulaşabilen, hatta etkinin sürekli artması durumuna verilen addır.

Kelebek etkisi teorisiyle anlatılmak istenen veya verilmek istenen mesaj, yaptığınız küçük bir iyilik birçok başka hayatı etkiler ve son olarak size tekrar iyilik olarak döner. Bunu bazen fark edersiniz bazen edemezsiniz. Ama yaptığınız küçük bir hareket geleceğin oluşumunu etkilemiştir.

Kelebek etkisini daha iyi anlaşılsın diye birkaç örnek verelim.

” Bir çivi (mıh)bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir süvariyi, bir süvari bir bölüğü, bir bölük de bir ülkeyi kurtarır.” Yani hayatta gerçekleşen her durum, yapılan her eylem değerlidir. Küçük gibi görünen durumlar, etki ettikleri olayları bambaşka bir hale büründürebilirler.

Otobanda hızla seyreden bir araç, yoldaki ceviz büyüklüğündeki bir taş parçasına çarpsa, şoför direksiyon hâkimiyetini kaybedebilir. Araç karşı şeride geçip, gelen otobüse çarpabilir, Otobüs yola devrilebilir, arkadan gelen araçlar zincirleme bir kazaya neden olabilir. Ceviz kadar bir taş büyük felaketlere sebep olabilir.

Uçaktaki bir göstergenin arızalanması, uçağın yerleşim birimine düşmesine, uçaktaki ve yerleşim yerindeki yüzlerce kişinin ölümüne sebep olabilir.

Örnekler hep olumsuz örneklerden ibaret değildir. İlerde açıklayacağımız gibi olumlu örnekler ‘de vardır. Anlatmak istediğimiz yapılan olumsuz bir hareket tahmin edemeyeceğimiz felaketlere sebep olabilir, yapılan güzel bir hareket, de çok hayırlı olaylara vesile olabilir. İslam için hayırlı yollar açabilir.

Bir kaç da olumlu örnek verelim:

Hz. Ömer denince akla adalet gelir, adalet deyince de akla Hz. Ömer gelir. Adalet ve Hz. Ömer birbiriyle özdeşleşmiştir. Peki, Ömer dururken mi Ömer olmuştur. İsmi adaletle özdeşleşmiştir. Sebebi nedir? Ömer’in geçmişinde bunun alt yapısını oluşturan, karakterini oturtan neler olmuştur. Elbette birçok şey Ömer’in karakterinde etkili olmuştur. Benim bulabildiğim bir olayı sizlerle paylaşayım.

Hazreti Ömer ve Sa’d ibni Vakkas Hazretleri, İran’a at satmaya gitmişlerdi. İran’a vardıkları zaman şehrin girişinde cirit oynayan bir kısım genç görüp seyre daldılar. Bir ara yabancıların kendilerini seyretmekte olduğunun farkına varan gençlerden birisi yanlarına gelip “Bedeviler” gibi sözlerle hakaret ettikten sonra, satmak için getirdikleri ve üzerine bindikleri Arap atlarını ellerinden zorla aldılar.

Hazreti Ömer ve Sa’d İbni Ebi Vakkas Hazretleri ticaret maksadıyla geldikleri bu şehirde yiyecek bir şeyleri olmadığı gibi paraları da kalmamıştı. Aç susuz akşam olmasını beklediler. Akşam olunca da bir hana vardılar. Kapıdan girer girmez hancı, misafirlerin yabancı olduğunu ve üzüntülü olduklarını anladı. Neden üzüntülü olduklarını sordu. Hazreti Ömer daha üzüntülü görünüyordu. O hiç konuşmadı. İbni Vakkas Hazretleri ise başından geçenleri hancıya dert yanarak anlattı. Hancı misafirlerini dinledikten sonra:

Siz kederlenmeyin, bizim hükümdarımız son derece âdildir. Ya atlarınızı buldurur yahut bedelini tazmin eder. Sizin anlattığınıza göre elinizden atları alan hükümdarın kendi oğludur. Ama o mutlaka bu meseleyi halleder, diyerek teselli verdikten sonra: Her sabah Hükümdarımız pazar yerinde halkın önünden geçer ve halk ona dert ve dileklerini bildirirler. O da ne icap ediyorsa hemen yapar. Siz sabahleyin hemen pazar yerine gidin vaziyetinizi anlatın dedi.

Sabah, Hazreti Ömer ve arkadaşı pazar yerine çıkıp hükümdarı beklemeye başladılar. Biraz sonra hükümdar yanında tercümanları olduğu halde geldi. Herkes nesi varsa açık açık söylüyor o da gerekeni hemen orada yapıyor veya yapılmasını emrediyordu. Sıra Hz. Ömer ve İbni Vakkas’a geldi. Onlarda başlarından geçenleri anlattılar, atlarının bulunup geri verilmesini dilediler.

Hükümdar bunları dinleyince yüzü çok asıldı ve üzüntülü olduğu her halinden belli idi. Bir kese altın verdi ve atlarının da bulunacağını söyledi. Hükümdar tercüman vasıtası ile konuşuyordu, tercüman ise atı alanların hükümdarın oğlu olduğunu söylememişti.

Hazreti Ömer ve Ebû Vakkas Hazretleri yine akşam kaldıkları hana geldiler. Bu sefer yanlarında paraları da vardı, karınları da toktu. Hancının parasını verdiler, o gece de orada kalıp sabahleyin yola çıkmayı düşünüyorlardı. Hancı ne olduğunu sordu. Onlar hükümdarla görüştüklerini ve atları bulacağını söyledi, dediler.

Hancı birden öfkelendi ve: Demek kendi oğlu olduğu zaman iş değişiyor, dedi. Sabah oldu bu sefer hükümdarın karşısına hancı çıkıp:

Hükümdarım, suçu işleyen başkası olur ceza verirler de, sizin oğlunuz olursa cezasız kalır öyle mi? dedi.

Adil hükümdar Nuşirevan bunu duyunca rengi değişti ve çok sinirli olduğu besbelli idi:

At sahipleri yarın şehri terk etsinler. Fakat biri şehrin kuzey kapısından, diğeri güney kapısından çıksın dedi.

Sabah oldu ve atların değerinden fazla para vermişlerdi. Hazreti Ömer ve Ebû Vakkas Hazretleri şehri terk ediyorlardı. Bir de ne görsünler, şehrin bir kapısına atı alan hükümdarın oğlu genç, diğer kapısında ise hükümdara eksik bilgi veren tercüman asılmışlar ve ölmüşlerdi bile.

Fakat ne yazıktır ki, adaletiyle meşhur bu hükümdara iman nasip olmamış ve Efendimiz (s.a.v.) imansız gittiklerine teessüf ettiği isimler arasında bunu da saymıştır.

Nuşirevan, Ömer olsun diye, adalet timsali olsun diye bu davranışı yapmadı. Adil idarecide olması gerekenleri yaptı. Netice olarak da 15 asır sonra bile Ömer adaletle özdeşleşmiştir.

Bir başka olumlu örneği, Hac veya umreye giden kardeşlerimiz ve akrabalarımızdan duymuşuzdur; “Ufak tefekler, çok terbiyeli çok efendiler, çok iyi Müslümanlar”. Gıpta ile bahsedilen övgü ile anlatılan kimseler Endonezya Müslümanları. Peki, ne olmuştu da Endonezya’da İslamiyet bu kadar güzel yaşanır, uygulanır olmuştur ve diğer Milletler nezdinde de takdir almıştır.

Endonezya Nasıl Müslüman Oldu?

Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya’ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi. Bir gün işe geç geldi. Eleman iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan.

Merak etti, sordu: Hangi kumaştan sattın?

Şu kumaştan efendim.

Metresini kaça verdin?

On akçeye.

Nasıl olur?” diye hayret etti, Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu? Eleman gitti, müşteriyi buldu, getirdi.

Dükkân sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.

Ne demekti hakkını helâl et?

Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı.

Kral sordu: Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?

Ben, dedi tüccar, bir Müslüman’ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.

Kral, “İslâm nedir, Müslümanlık nedir?” gibi peş peşe sorular sordu. Birer birer sorularını cevapladı.

Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm’ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.

250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya’nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: “Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir.” Yani, asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi. (Kaynak: Mehmet Paksu, İman Hayata Geçince.)

Endonezya’daki Müslüman tüccar Endonezya Müslüman olsun amacı ile bu hareketi yapmadı. Müslüman’ın yapması gerekeni yaptı. Netice hayırlı oldu.

Müslüman’a yakışan dürüst, adil, sözüne güvenilir, emin bir Müslüman olursak hayırlı neticeleri Mevla’m bizlere nasip edecektir.

Bizlerde kendi çapımızda bir kelebek etkisi oluşturabiliriz.

Belki Amerika’yı Müslüman yapamayız veya Obama’yı, Hz. Ömer yapamayız. Bizler Müslüman’a yakışır tavır sergilediğimizde adil Ömerler çıkacaktır. Endonezya gibi ülkeler yâda topluluklar Müslüman olacaktır.

Olmuyorsa da bizler gücümüzün yetmediğinden sorumlu tutulmayacağız. Gücümüzün yettiğinden sorumlu tutulacağız. Yani işyerimizde, bulunduğumuz ortamlarda İslami bir tavır sergiliyor muyuz? İşverensek İslami bir tavır sergiliyor muyuz, çalışanımızın hakkını veriyor muyuz? Çalışan isek işverenin malını koruyup, hakkıyla işverenin malını koruyor muyuz?

Bizler Bu tür davranışlar sergilediğimizde kendi çapımızda iş arkadaşımızın, komşumuzun, akrabamızın hidayetine vesile olabiliriz.

Peygamber efendimiz (sav) Hz. Ali’yi Hayber Gazvesine gönderirken şu hadisi zikretmiştir:

“Ya Ali senin vesilenle bir kişinin hidayete ermesi üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha hayırlıdır.” ( Buhari sahih, cihad 4.58 _Müslim sahih fedailül ashab 2406.)

İnsanların hidayetine, Müslümanların hayrına vesile olmamız dileğiyle Allahın (cc) Rahmeti Bereketi üzerinize olsun.