Din; hayat tarzı, yaşam biçimi, yoldur. Yani kişinin izlediği ve peşi sıra gittiği düşünce, fikir ve yasadır. Din, en ince noktaya kadar hayatın her alanına dokunur. Hayatımızın her hücresini, her zerresini şekillendiren, ona yön veren dinimiz İslam’dır, elhamdulillah. İslam, kökü “selime”den gelir. Sıhhat, afiyet, emin ve sağlam olmak, barış, güven, teslim gibi anlamları içerir. İslam, dünyada barış, ahirette ebedi saadeti ve kurtuluşu sağlamak için Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmaktır. Teslimiyet, tercihli, gönüllü ve iradeli bir kabul ediş yani gönüllü itaat etmek…

Allah katında tek din İslam’dır. İslam, dinlerden bir din değil, tüm peygamberlerin tebliğ ettiği hak dindir. Allah’ın, bütün hayatımızı dizayn etmek için getirdiği nizamdır. Kişinin, iç ve dış bünyesini düzenlemek, şekillendirmek için gelmiştir. Vicdanlara hapsedilemez. Allah’u Teâlâ, Maide Süresinin 3. ayetinde şöyle buyuruyor: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslamiyet’i seçtim.” Bu ayet, çok önemli bir ayettir. Kur’an-ı Kerim’in son nazil olan ayeti olduğu da söylenir. Peki, bu ayet, ne diyor? Rabbimiz, “Bugün size dininizi ikmale erdirdim” buyurarak İslamiyet’in insanlığa gönderilen son din ve ebedi bir mesaj olduğuna işaret eder. Din, ikmale erdirilmiş, hiçbir noksanlık olmadan mükemmel bir şekilde tamamlanmış. Öyle ise bir Müslüman için ilave ve değişiklik söz konusu edilemez. İslam eskimez ki yenilensin. Biz Müslümanlara düşen, dini, hayatımıza hâkim kılmak; çünkü senin yaşadığın, dinindir.

İslam, bu özelliklerin kaynağı, bu kaynaktan içip de hazmeden kişi ise Müslüman’dır. Müslüman, insanlara hayat veren, gelecekte ona rehberlik edecek bir düşünce yapısını insanların aklına ve vicdanına ulaştıracak insan modelidir. Hiç şüphesiz ki Allah Teâlâ’nın Kitabı ve Rasûlü’nün Sünneti, İslâm Dîni’nin değişmez iki temel kaynağıdır. Bu iki kaynağa sımsıkı sarılanlar, Allah Teâlâ’nın izniyle sapmaktan korunan kişilerdir. Zira Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve selem) şöyle buyurmuştur: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız sürece, asla doğru yoldan sapmayacaksınız. Bunlar, Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlü’nün Sünneti’dir.” Öyleyse Müslüman olmak ve Müslümanlık üzere yaşamak, Kur’ân ve Sünnet ile mümkündür. Bizler, bu ikisinin arasını birbirinden ayıramayız. Kur’ân ve Sünnet’i birbirinden ayırmak, vahiy ile hayatı birbirinden ayırmaktır ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Sünnet, vahyin hayata yansımasıdır. Sünneti göz ardı etmek demek, vahyin hayata yansımasını göz ardı etmek demektir. Bakınız, yol gösterici Kitâbımızda, Rabbimiz bizlere şöyle buyurur: “De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun; Allâh da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Allâh, Gafurdur (bağışlayandır), Rahîm’dir (esirgeyendir).” Rabbimiz, bu âyet-i kerimeyle, Allah’ı sevenlerin ve sevdiklerini iddia edenlerin Rasûlüne uymaları gerektiğini bildirmektedir. Bu ‘uyma emri’, Rasûlullâh’a (sallallâhu aleyhi vesellem) ittiba etmeleri yani hayatlarını, hedeflerini, inançlarını ve amellerini tam olarak O’na uyumlu hale getirmeleri gerekir. Sevgi, teslimiyeti; teslimiyet itaati getirir.

En hayırlı nesillere baktığımızda, Kur’ân’a ve Sünnete yapışmışlar ve “Kur’ân bize yeter diyerek” Sünneti bırakmamışlardır. Yapılması gereken, hayırlı nesillerin yolunda, Rasûlullâh’ın (sallallâhu aleyhi ve selem) Sünnetine itaat ederek, dosdoğru yol üzere yaşamaktır. Hem dünya hem de ahiret hayatlarını bu şekilde kurtarmışlardır. İman eden kişinin hayatında, yaşamında Allah’ın razı olduğu yönde değişme varsa burada imandan söz edilebilir. Yok, iman ettiği halde her türlü günahı, hayâsızlığı, Allah’ın yasaklarını devam ettiriyorsa gerçek manada iman etmemiştir. Sahabe, iman eder etmez büyük bir değişim yaşardı ve Allah’ın rızasını kazanma, onların hayatında her şeyden önce idi. Onları değiştirdi ve dönüştürdü.

Müslüman olarak Allah sevgisi nasıl olmalı, bir kul olarak Rabbimizi nasıl tanımamız gerekiyorsa o şekilde tanıyıp, o şekilde kul olursak Rabbim razı olur. Hz. Yusuf’u kervandakiler tanımadılar, tanımadıkları için onu düşük bir fiyata, birkaç dirheme sattılar. Satanlar da satın alanlar da onun değerini bilmiyorlardı. Allah bilgisi, sevgisi arttıkça imanın tadına varır. Gerçek kulluk, Allah’a imanın kalbe ve şuuruna galip gelmesini ister. Böylelikle Allah’a olan sevgisi, bütün sevgilerin üstünde olmuş olur. Bununla birlikte her şeyden fazla Allah’tan korkar ve Allah’ta huzur bulur. Gerçek Müslümanlık, Allah hakkıyla bilinmeden ve inanılmadan olmaz ve hakiki imana ulaşılamaz. Şüphe yok ki Allah’a iman, O’ndan gelen her hakkı tanıyıp kabul ve tasdik etmekle olur.

Müslüman olarak “tevhid ve şirk” konusunu çok iyi bilmeliyiz. “La ilahe illallah” sadece dil ile söylenen bir söz değil, hayatımızın tamamını kapsayan bir yaşam biçimidir. İslam, Tevhid dinidir ve Tevhid denilince akla gelen ilk şart, kişinin ibadetlerinde Rabbini birlemesi, ibadetlerini ve tüm hayatını, yaşantısını sadece ve sadece Rabbi için yapmasıdır. Allahu Teâlâ, Enam süresinin 162 ve 163. ayetlerinde şöyle buyuruyor: “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana, sadece bu emrolundu ve ben Müslümanların ilkiyim.” Mümin bir kulun hayata bakışını, davranışlarını, insanlarla ve Rabbi ile olan ilişkisini düzenleyen, belirleyen etkenlerden biri tevhid ise diğeri de hiç şüphesiz ihlâstır.

Eslem kabilesinden Ebu Firas şöyle demiştir: “Bir adam ‘iman nedir’ diyerek Rasulullah’a seslendi. Bunun üzerine Rasulullah, ‘iman, ihlâstır’ diye buyurdu. Fudayl b. Iyad: “İhlâs, insanların hatırı için ameli terk etmek riya, onları memnun etmek için amel etmek şirk, bu durumdan kurtulmak ihlâstır”, demiştir. İhlâs; bir şeyi, içine karışmış ve böylece değerini düşürmüş başka şeylerden temizleyip arındırmak demektir. Terim olarak; ibadet ve iyilikleri riya ve çıkar kaygılarından arındırıp sadece Allah için yapmaya denir ve Tevhid ile olan bağı net olarak algılanmaktadır. Müslümanın, niyetinde, ibadetlerinde, hedeflerinde ve amellerinde sadece ve sadece Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu gözetmesi, buna zarar verebilecek tüm dış etkenlerden arınması ve saflaştırması demektir. İhlâs sahibi muhlis bir kul; her türlü şirk, riya ve gösterişten arınmış, saf ve tertemiz kul demektir. Kur’an’da ihlâs kavramına baktığımızda, bu kavramın neticesi olan yani sahibini muhlis kılan bu manadaki ayetleri dikkate aldığımızda; muhlis kullar için Allahu Teâlâ, dini Allah’a has kılınarak sadece gönülden yapılan ibadetleri kabul edeceğini beyan eder (Bakara, 139; Zümer, 3-11-14; Beyyine, 5). Kur’an, şeytanın tüm insanları saptıracağı ancak ihlâslı kullarına fazlaca tesir edemeyeceğini beyan eder (Hicr 40). Allah’ın şiddetli azabının insanların çoğunu kuşatacağını bundan sadece ihlâslı kullarının istisna tutulacağını beyan eder (Saffat, 40-74-128).

Yine Kur’an; kâfirler, inkârcılar kerih de görseler, hoşlanmasalar bile ihlâslı kulların gönülden Allah’a kulluk edeceklerini beyan eder (Mumin, 14). Kâfirler, inkârcılar kerih de görse dini Allah’a has kılmak, ihlâs üzere yaşamak nedir? Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamak ne kazanacağına takılmak, ne kaybedeceğine üzülmek sadece ve sadece Allah demek, sadece ve sadece Allah demek; çünkü Allah, Muhsinleri, kulluğu en güzel şekilde yapmaya çalışanları sever. Muhlis kul, hiçbir kınayıcıya takılmadan “el-hak” diyecek, hakikatin gereği ne ise onu yerine getirecek… Hz. Meryem’i düşünelim. Evlenmemiş, bekâr ama kucağında bir bebek var ve o bebekle Kudüs’e yürümeyi, Allah, ona emrediyor. Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan, hiçbir kelime etmeden kucağındaki –aslında- Hz. İsa hakikat, hakikati işaret ederek muhlis bir kul olarak Allah’ın ondan istediğini yerine getiriyor.

“Salih amel” demek, sırf Allah rızası için yapılan faydalı işler demektir. Kur’an’da: “Asra yemin olsun ki şüphesiz insan hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç” (Asr Suresi) buyrulur. Kur’an’ın birçok yerinde de: “İman edip salih ameller işleyenler” ifadesi geçer. Yani insanın kurtuluşu, salih amelleri sayesinde olacaktır. Cenab-ı Allah: “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden sadece ‘iman ettik’ demeleri ile bırakılıvereceklerini mi zannettiler?” uyarısında bulunur (Ankebut, 2). İnancımızda insanları birbirinden farklı ve üstün kılan, salih amelleridir. İbadetlerin de insanın iman ve takvası üzerinde büyük bir tesiri vardır. Bundan dolayıdır ki, ibadetsiz insanların imanı, cılız; takvası da sönük kalır. Son dönem Osmanlı âlimlerinden Ali İrfan, amelsiz imanı, ışıksız fenere benzetir. Işık vermeyen bir fener, faydasız olduğundan makbul değildir. Ona göre, dinî emirlere uymayan müminin de bir değeri yoktur. Müminin değeri ve olgunluğu, onun İslam’ı samimiyetle, yaşayışı ve amelleriyle orantılıdır. Yaptığımız amelleri, gerçekten ihsan şuuru ile yaptığımızda salih amel oluyor; zaten ihlâsın olabilmesi için ihsanın olması şart, ihsan şuuru istenilen düzeyde olursa ihlâs zaten gelecek.

Tabiin nesli, sahabe için şöyle der: “Onlardan birisine, ‘yarın öleceksiniz’ deseydiniz vallahi hayatlarında hiçbir şey değişmezdi. Niye? Çünkü zaten yarın ölecekmiş gibi yaşıyorlar, her namazı son namazlarıymış gibi kılıyorlar.” Niyet temiz olmadıktan sonra amelin hiçbir kıymeti yok Allah katında. Bu yüzden öncelikle kalplerimizdeki niyeti yani kalbin en önemli ameli olan niyetimizin halis, temiz olmasına dikkat edeceğiz. Peygamber Efendimiz: “Allah, halisane olarak sadece kendi rızası için yapılmamış hiçbir ameli kabul etmez” diye buyuruyor ve Zümer süresi 2. ayeti okuyor: “Resulüm şüphesiz ki Kitab’ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini Allah’a has kılarak ihlâs ile kulluk et.” İmam Ebu Davud ise “Dini hususlarda yani bir Müslümanın dini yaşamasında ona dört hadis kâfidir” demiştir:

  1. Ameller, niyetlere göredir.
  2. Kişinin kendisini ilgilendirmediği şeylerden vazgeçmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.
  3. Kendi nefsin için istediğini kardeşin için istemedikçe kâmil manada mümin olamazsın.
  4. Haramlar belli, helaller bellidir; ortada kalanlar, şüphelidirler. Onları terk etmek de kişinin dininin güzelliğindendir.

Bu dört hadis, din dediğimiz binayı tesis ediyor. Allah Rasulü, bize böyle beyan etmiş ve “ameller, niyetlere göredir” hadisini ilk sıraya almış. İşte biz Müslümanlar, bu hadisleri bile hayatımızın merkezine koymuş olursak epey yol kat etmiş oluruz.

Diğer hadisimiz… Allah Rasulü’nden (a.s.m), Hz. Aişe rivayet ediyor: Medine’nin sıcak günleri, Allah Rasulü (sav) de evin içerisinde rahat oturuş, rahat bir elbise ile. Bu esnada kapı çalıyor. İlk gelen, Hz. Ebubekir. Efendimiz (sav) de bir değişiklik yok. İkinci gelen, Hz. Ömer. Yine bir değişiklik yok. Üçüncü kez çalınan kapı ve gelen Hz. Osman. Allah Rasulü, izin istiyor kalkıyor; oturuşunu elbisesini düzeltiyor. Hz. Osman giriyor ve görüşüyorlar. Hz. Aişe annemiz meraklıdır. Hemen soruyor: “Ya Rasulullah, babam geldi, ona herhangi farklı bir muamele yapmadın. Ömer geldi ona da bulunmadın. Ama Osman gelince, sen onunla başka konuştun. Bakarsan, ikisi, senin kayınbaban; birisi, senin damadın. Mesele rahatlıksa normalde Osman’ın yanında daha rahat etmen lazım.” Efendimiz ne diyor: “Meleklerin hayâ ettiği insandır Osman. Ben onunla nasıl öyle konuşabilirim.” Sahabe, bunu duyar duymaz Hz. Osman’a, “sen ne yapıyorsun da Allah Rasulü senin için böyle bir şey dedi” der. Hz. Osman diyor ki: “Ben ne yapabilirim ki siz ne yapıyorsanız ben de aynısını yapıyorum.” “Hayır!” diyorlar, başka bir şey var. Hz. Osman, “Bir farkım yok ama eğer bir fark varsa o da sizin içinizde nasılsam evde Rabbimle baş başa kaldığımda da aynıyım” diyor ve ihsanın tarifini veriyor bize. “Sizin içinizde nasılsam Rabbimle baş başa kaldığım zaman, kapalı kapılar ardında hiçbir göz benim üzerimde yok, bakıp taltif edecek yok, bakıp eleştirecek yok. Kendi nefsimle baş başa kaldığım zaman bile Allah’ı görüyormuşçasına bir kulluk yapıyorum.” Bu kulluğu yakalamak, kişiyi, meleklerin hayâ ettiği bir insan seviyesine getirir.

Selim bir kalp, Allah’tan başkasına bağlanmayan kalp, Allah’tan başkasıyla razı olmayan kalp, bütün dünya önüne gelse de Allah’a olan kulluğunu, itaatini terk etmeyen, Allah’ın rızasını tercih eden kalptir. “O gün insana ne mal ne de çocuk fayda verecektir” diyor Allahu Teâlâ. Peki, ne fayda verecek, Allah’a selim bir kalple gelene ki, “o selim kalp, fayda verecek” diyor Rabbimiz. Yani Allahu Teâlâ’nın cennet nimetlerine nail olabilmek için selim bir kalple O’nun huzuruna gitmemiz gerekiyor.

Bir hadis de İmam Müslim’den rivayetle: “Cennete, bazı kavimler girecekler. Onların kalpleri, kuşların kalpleri gibidir.” Peki, kuşun özelliği nedir? İmam Nevevi diyor ki: “Hayvanlar arasında en fazla korkak ve ürkek olan kuştur; en ufak bir seste korkar, ürker, içlerine kapanırlar. Bir özellikleri de mütevekkil olmalarıdır.” Birinci manayı düşünürsek; Müslümanın kalbi, yarın karşılaşacağı kıyamet günü için bir ürperti içerisinde olmalıdır. Zaten Kur’an-ı Kerim’de, müminlerin özelliklerinden bir tanesi budur. Yani kıyamet, ahiret hatırlatıldığında, müminin kalbini bir ürperti kaplar. Sebebi, biraz sevgi, biraz korku, biraz da saygıdır. Bu üçü birbirine karışınca kalpte huşu gibi bir ürperti olur.

Allah, “selam” içerisinde cennete girecek kullarını anlatırken; başka bir ayette, “Cennet, müttaki olan kullarıma uzak olmaksızın yaklaştı ve süslendirildi. İşte bu cennet, sizden Allah’a çokça yönelen yani evvab olan; yine sizden elini, dilini, gözünü muhafaza edenler için Allah’ın va’d ettiği şeydir.” Diğer ayette, “Rahman’dan korkan yani gözlerin kendisini görmediği yerde sadece onu, Allah’ın gördüğü yerde, Allah’ın korkusu kendisini münkerden, fuhşiyattan alıkoyan ve münih bir kalple Allah’a gelenler içindir.” Allahu Teâlâ Zümer süresinin 9. ayetinde şöyle buyuruyor: “Deki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Hak ile batılı ayırmanın en önemli vasıtası, ilimdir. Peygamberler; toplumlarına, ümmetlerine, ilmi miras bırakmışlardır. Bugün kim onların bıraktığı ilmin peşinde ise işte onlar, peygamberlerin varisleridir.

İnsanın, Rabbini hakkıyla tanıyıp O’ndan hakkıyla korkması, O’nu bilmesiyle alakalıdır. Allah’ı tanımak, ancak O’nun, bize, Peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği ilimle mümkündür. Haram ve helali, iyiyi ve kötüyü, hayrı ve şerri, rabbi’l-âlemin belirler. Bunları öğrenmenin, uygulamanın yolu, Peygamber’i (aleyhissalatu vesselam) takip etmektir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Beni sizin Allah’tan en çok korkanız ve en ileri takva sahibi olanınızım. Ve ilk inen ayet, “Oku!” emriyle başlar, yaratan Rabbinin adıyla okumak, hayatı Allah’ın adıyla programlamak, her işi, her olayı, her hareketi Allah’a sunarak, O’na danışarak yapmak… İşte danışmanın, sormanın, öğrenmenin adıdır “ilim”. Ebu Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim, ilim tahsil etmek için bir yola girerse Allah, o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır.”

Kur’an’dan bir örnek… “Allah’ın ilmi kendisine ulaşmış, Rabbini tanımış, anlamış, kavramış, anladığı ile amel etmiş Asiye annemiz, Firavun’un zulmüne rağmen dünyadaki sarayları değil, cennette bir ev isteyen örnek şahsiyet… Asiye annemiz, sarayın içinde bir kadın. Hizmetçileri peşinde, ziynetleri kollarına sığmıyor. Hiçbirisi onu aldatmadı. Bir çırpıda hepsinden vazgeçti; “Ben ne olacağım?” demedi, firavunun zulmünden korkmadı. “Allah, inanlara Firavun’un karısını misal gösterir. O vakit, o demişti ki: Ya Rab, katında benim için cennette bir ev yap” (Tahrim, 11). Rabbin katından bir ev… Rabbim, imanımızı Asiye annemizinki gibi güçlü kıl.

Allah’ı ne kadar çok tanırsak o kadar çok itaat eder ve O’nun gözünde o kadar itibarlı oluruz. İbrahim Peygamber, bir putperestin evinde doğdu; fakat Allah’ı tanıdı ve O’na itaat etti. Nuh Peygamber’in oğlu ise bir peygamber evinde doğdu; fakat Allah’ı tanımadı ve itaatsizlik gösterdi. O zaman şunu da anlamımız gerekiyor; Allah’ın gözünde iki insan arasındaki fark, tümüyle onların bilgilerine ve uygulamalarına dayanmaktadır. Allah’ın bu dünyadaki ve ahiretteki rahmeti, O’nu tanıyanlar, O’nun tarafından gösterilen doğru yolu seçenler ve O’nun emirlerine uyanlar içindir. Uymayanlarsa, isimleri ne olursa olsun Allah’ın gözünde birdirler, O’nun rahmetini hak etmezler. Müslüman bir çevrede doğmak, Müslüman isimleri almak, Müslüman gibi giyinip kendimizi Müslüman olarak adlandırmak, bizi Müslüman yapmaya yetmez; gerçek Müslümanlar, İslam’ın neyi temsil ettiğini bilir ve ona, son derece bilinçli bir şekilde inanırlar. Bunun için Müslümanlığın ne demek olduğunu, hayatına ne gibi değişiklikler ve sorumluluklar getireceğini, İslam’ın hangi sınırları içinde Müslüman kalınabileceğini ve İslam’ı zedeleyen günahları çok iyi bilmelidir.

İslam, Allah’a teslimiyet ve itaattir, kendimizi tamamen Allah’a vermektir. Kesin bir özgürlüğe kavuşmak ve Allah’ın yolunu izlemek için bütün iddialardan vazgeçmektir. Kendini, Allah’ın hâkimiyetine teslim etmektir. Eğer hayatınızı, Allah’ın söylediği biçimde yaşarsanız Müslümansınız ve eğer hayatınızı kendi kafanıza göre veya Allah’tan başkasının gösterdiği biçimde yönlendirirseniz o zaman Müslüman değilsiniz!

Hayatınızı, Allah’ın gösterdiği biçimde yaşamak demek, O’nun kitabıyla ve Peygamberiyle gösterdiği yolu kayıtsız şartsız kabul etmek demektir. Böylece rehber olarak sadece Kur’an’ı ve Peygamberin Sünnetini izlemek ortaya çıkıyor. İşte kişiyi Müslüman yapan, Allah’a bütünüyle teslim olmasıdır. Nasıl bir kör gördüğünü, bir sağır duyduğunu iddia edemezse yaşamını, Kur’an ve Sünnete göre düzenlemeyi reddeden bir insan da kendisine Müslüman diyemez.

Selma AKINCI

 

 

[1] 29.05.2021 tarihinde bayanlara yönelik verilen konferansın özetidir.