• Zehra imamoglu

    Musibetler Karşısında Mü’minin Tavrı: Sabır

    - 29 Nisan 2021

Sabır, sözlükte “sa-be-ra” kökünden türemiş “es-sabur”; “tahammül etmek, kendini tutmak, sızlanmamak” anlamlarına gelir. Terim anlamı: “Aklın ve dinin gerektirdiği durumlarda nefsi hapsetme, kendine hâkim olmaktır.”

Sabır kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de 5 ayette geçer, ayrıca 100’e yakın ayette de aynı kökten çeşitli isim ve fiiller de yer alır. Bu ayetlerde, genellikle sabrın önemi üzerinde durulmakta, sabırlı davrananlar övülmekte ve onlara verilecek mükâfatlar anlatılmaktadır.

“And olsun sizi, biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan canlardan ve mahsullerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele” (Bakara, 155).

İman eden kişi, iman ettiği andan itibaren malını, canını, çoluk çocuk vb sahip olduğu her şeyini Allah yolunda feda etmeye hazır olduğunu ikrar etmiş kişidir. Allah (c.c.), bütün bunları, cennet karşılığında müminlerden satın almıştır. Müminler, çeşitli imtihanlardan geçerler; çünkü bir inanç, o uğurda katlanılan fedakârlık ölçüsünde değer kazanır. Uğrunda hiçbir fedakârlıkta bulundurmayan bir inanç, ilk sıkıntı anında yok olup gider. Çünkü sıkıntılar, gizli kabiliyetleri ortaya çıkarır. Potansiyel halindeki enerjiyi açığa vurur. Kalp ve ruhlarda, kişinin ancak musibetlerde varlıklarından haberdar olabildiği menfezler açar. Bütün bunlardan daha önemlisi, insanın dayandığı tüm temellerin sarsıldığı, içini değişik düşüncelerin kapladığı musibet zamanında Allah’tan başka sığınacak kimsenin bulunmadığını anlamasıdır. O anda kalp, Allah ile baş başa kalır, O’ndan başka dayanak bulamaz.

“Ey iman edenler! Sabredin, düşman karşısında sebat gösterin; cihad için hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz” (Ali İmran, 200). İslam davasında sabır, yol azığıdır; çünkü yol, uzun ve yorucudur. Engellerle ve dikenlerle sarılmıştır.

Birçok şeye sabretmek:

– Nefsin istek ve arzularına sabretmek,

– İnsanların isteklerine, bilgisizliklerine, kötü düşüncelerine, bencilliklerine, aceleci oluşlarına sabır,

– Batılın saldırganlığına, kötülüğün yaygınlığına, şehvetin ağır basmasına, kibir ve şımarıklığın baskısına sabır,

– Yardım edenlerin azlığına ve zayıflığına, sıkıntı anlarında şeytanın vesvesesine sabır,

– Şeytan ve dostlarının engellemelerine karşı sabır yarışına girmektir.

Sabır; dinimizden, imanımızdan, takva ve teslimiyetimizden asla taviz vermemektir.

“Kim, eziyetlere sabreder, yapılan kötülüklere de intikam almayıp affetme yolunu tutarsa şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir” (Şura, 43).

Kötülük yapanlara karşı iyilik yapmak, her kişinin kârı değildir. Ancak bu, sabredenlere has bir özelliktir. Kötülük yapanlara karşı iyilik yapmak, İslam’a kazanmak adına onları affetmek, gerçekten zordur. Kötülüğe karşı iyilikte bulunmamız, gönüllere nüfuz edecektir.

“Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah, muhakkak sabredenlerle beraberdir” (Bakara, 153).

Ayette, “sabır” ve “namaz” birlikte zikredilmiştir. Çünkü namaz, sabır için yorulmaz bir yardımcı ve tükenmez bir azıktır. İrade ve kararlılığı artırıp sabrı güçlendirir. Kalbi besler, sabrın ipini uzatır, kopmasını önler. Sabır; kadere rıza, elden geleni yaptıktan sonra olanları güler yüzle karşılama, gönül huzuru ve zafere kesin iman ile takviye eder.

“Asra and olsun ki insan, ziyan içindedir. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır” (Asr Suresi). Bu sure, yolun belirlenmesinde kesin tavrı ortaya koyuyor. Rabbimiz, hüsrandan kurtulabilmenin yolunun tek olduğunu belirtiyor; önce iman, sonra salih amel ve müminler topluluğunun birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmeleri ve dayanışma içinde olmalarını istiyor. Çünkü Müslüman topluluk, bir vücut gibidir; duyguları paylaşan organlardan oluşur. Yeryüzünde imanın hâkim olması ve bunun gereklerinin yerine getirilmesi uğrunda cihadın sıkıntısını hepsi de tek bir vücut halinde yaşarlar. Çünkü vücudun bir yeri ağrıdığında, diğer yerler ona eşlik eder. Ortak sıkıntıya karşı Müminler, birbirlerine sabrı tavsiye eder ve karşılıklı destek olurlar. Bundan dolayı Resulullah’ın ashabından iki kişi, karşılaştıklarında birbirlerine Asr suresini okumadan ayrılmazlardı. Birbirleriyle bu ayetler üzerinde sözleşirlerdi. Böyle bir toplumdan olmak üzere birbirlerine hatırlatırlardı.

Enes İbni Mâlik’ten (r.a.) rivayet edildiğine göre Nebi (s.a.v.), çocuğunun mezarı başında bağıra çağıra ağlayan bir kadının yanından geçti. Ona:

– Allah’tan kork ve sabret, buyurdu. Kadın:

– Çek git başımdan; zira benim başıma gelen felaket, senin başına gelmemiştir, dedi. Kadın, Hz. Peygamber’i (s.a.v.) tanıyamamıştı. Kendisine, onun Peygamber (s.a.v.) olduğunu söylediler. Bunu, duyar duymaz Peygamber’in (s.a.v.) kapısına koştu; orada, kapıcılar yoktu. Peygamber’e (s.a.v.):

– Sizi tanıyamadım, dedi. Peygamber (s.a.v.) de:

– Sabır dediğin, felaketle karşılaştığın ilk anda dayanmaktır, buyurdu (Buhârî, Cenaiz, 32, 43; Ahkâm, 11).

İnsan, zamanla her şeye alışır ve dayanır. Önemli olan, bela ve musibetle ilk karşılaşıldığı anda ona dayanabilmektir. İlk musibet anını geçirdikten sonra felaketin etkisi, yavaş yavaş azalır. Fakat o anda boş bulunmak, -Allah korusun- aklını kaçırmaktan intihara kadar uzanan çok acı sonuçlara vesile olabilir. Sabır, en çok ölüm olayı karşısında gereklidir. Müslümanın imanındaki olgunluğu, biraz da ölüm olaylarında gösterdiği sabırla ölçülür. Halkın, özellikle de kadınların ölene ağıtlar yakarak ağlamaları, bir hüner ve marifet değildir. Asıl marifet, o acılı anı, kadere rıza göstererek atlatmaktır. Böyle anlarda insanı bekleyen en büyük tehlike, -Allah korusun- Peygamberi ve hatta Allahu Teâlâ’yı red anlamına gelecek sözler sarf etmektir. Zira üzüntü anında insanın direnci kırık olduğu için, ağzından çıkan sözleri kontrol etmesi çok zordur. Böylesi hallerde olgun Müminler, “inna lillah ve inna ileyhi raciun/Biz Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz” diyerek teslimiyet gösterir ve sabrederler.

Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resulullah, “Allah Teâlâ, şöyle buyurdu,” demiştir: “Dünyada, sevdiği bir dostunu aldığım zaman, sabredip ecrini Allah’tan bekleyen Mümin kulumun, katımdaki karşılığı, cennettir” (Buhârî, Rikak 6). Bu hadiste, iki nokta dikkatimizi çekmektedir:

Birincisi, ölümün Allah’ın iradesi ile gerçekleştiğidir. “Dünyada, sevdiği bir dostunu aldığım zaman” ifadesi, bunu göstermektedir. O halde alanın da verenin de Allah olduğu hatırlanacak, başka hiç kimse suçlanmayacaktır. İkincisi, böyle bir kayıp halinde karşılığını Allah’tan bekleme sabır ve olgunluğunu gösteren Müminin karşılığı, cennet olacaktır.

Aişe’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, kendisi, Resulullah’a taun hastalığından sormuş, O da şöyle buyurmuştur: “Taun hastalığı, Allahu Teâlâ’nın, dilediği kimseleri, kendisi ile cezalandırdığı bir çeşit azaptı. Allah, onu, müminler için rahmet kıldı. Bu sebeple tauna yakalanmış bir kul, başına gelene sabrederek ve ecrini Allah’tan bekleyerek bulunduğu yerde ikamete devam eder ve başına, Allah ne takdir etmişse ancak onun geleceğini bilirse, kendisine şehid sevabı verilir” (Buhârî, Tıp 31; Müslim, Selam 92-95). Taun (veba), kitle halinde ölümlere sebep olan bulaşıcı bir hastalıktır. Müminler için bu hastalık, rahmet kaynağıdır. Şartlarına uyduğu takdirde şehid sevabı alacağı belirtilmektedir. Peygamber Efendimiz, “Taundan ölen, şehittir” buyurmuştur (Müslim, İmare 166).

Ebu Said el-Hudri’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Ensar’dan bir kısım insan, Rasulullah’tan (s.a.v.) bir şeyler istediler. O da verdi. Sonra yine istediler; Rasulullah, elindekiler bitinceye kadar verdi. Verebileceği şeyler tükenince onlara şöyle hitap etti: “Yanımda bir şeyler olsaydı onları, sizden esirgemez, verirdim. Kim, istemekten çekinir, iffetli davranırsa Allah, onun iffetini artırır. Kim, tok gözlü olmak isterse Allah, onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır. Kim de sabretmeye gayret ederse Allah, ona sabır verir. Hiçbir kimseye sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lütufta bulunulmamıştır” (Buhârî, Zekât 50; Müslim, Zekât 124).

Bu hadis, bir Müslüman için isteyerek ihtiyaç gidermek bir yol olsa bile, asıl tavrın, kimseye ihtiyaç arz etmemek olduğunu, böyle davrananları, Allah, başkalarına muhtaç etmeyeceğini hatırlatır. Herkesin ihtiyacını kendi içinde frenlemesi gerektiğini anlatır. Sabretmenin, yokluğa göğüs germenin insanı daha güçlü kılacağını açıklar. Sabrın adeta kendi kendini yenileyen bir özellik olduğunu öğretir. “Kim, sabretmek için gayret sarf ederse Allah, ona sabır verir” beyanı, sabrı temin eden gücün yine bizzat sabır olduğunu anlatır.

Sabır, aynı zamanda aktif bir direniştir; zorluğa, imkânsızlıklara, darlıklara, felaketlere, Allah yolunda çekilen çile ve sıkıntılara, amellerin getirdiği yüklere, nefsin arzularına karşı bir direniştir.

Sabır; pasif bir direniş, pasif bir şekilde beklemek, hele hele her şeye katlanma zilletine boyun eğip razı olma hiç değildir.

Sabır, yaşadığımız bir sorunu önce kabullenip sonra çözümü yönünde çaba sarf etmek ve uyguladığımız faaliyetlerin sonucunu beklemektir. Yani sabır, -az önce belirttiğimiz üzere- aktif bir direniştir. Örneğin; insanın, kendisine zor gelse bile faydalı olanı seçmesi, sabırla onu yerine getirmeye çalışması çok güzel bir davranıştır.

Sabrın Psikolojik Boyutta Değerlendirilmesi:

Ebu Malik Haris İbn Asım el-Eş‘ari’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Temizlik, imanın yarısıdır. ‘Elhamdülillah’ duası mizanı, ‘Sübhanallah’ ve ‘Elhamdülillah’ sözleri ise yer ile gök arasını sevap ile doldurur. Namaz, nurdur; sadaka, burhandır; sabır, ziya/aydınlıktır. Kur’an, senin ya lehinde ya da aleyhinde delildir. Herkes, sabahtan pazara çıkar nefsini satar; kimi, onu azad eder, kimi de helak eder” (Müslim, Taharet 1; Tirmizi, Davut 86).

Sabır, ziyadır. Peygamber Efendimiz sabrı, “ziya” olarak ifade eder. Ziya, ışığı ve ısısı kendisinden olan cisimler için; “nur” ise, ışığını bir başkasından alıp yansıtan cisimler için kullanılır. “Güneşi ziyalı, ayı nurlu kılan Allah’tır” (Yunus, 10) ayeti, bunun kesin delilidir. Bu demektir ki sabır, müminin hem dünya hem ahiret saadetini temin yolunda, kendisinde doğal olarak bulunan bir ışıktır. Mümin, bir yandan sabır sayesinde yasakların arkasındaki asıl sıkıntı unsurlarını görüp onlardan sakınırken, bir yandan da emirlerin yerine getirilmesinden dolayı ortaya çıkan güçlüklerin gerisindeki huzuru sezip, güçlükleri sabır ile göğüsleyerek sonuçtaki mutluluğa kavuşma imkânı bulur.

Sabır, Müslümanın öz sermayesidir. Buna, potansiyel güç de denebilir. Kendilerinden yardım beklenen kimseler, her zaman yardımcı olmayabilir. Atalarımız, ne güzel söylemişlerdir; “Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz.” Bu sebeple sabrın ziya olduğunu asla unutmamak, daima sabır ışığını önünde tutmak gerekmektedir.

Aslında doğamızın temelinde edilginlik değil, etkinlik vardır. Yani bir şeye karşı tepki göstermeyen, başkasının etkisine katlanan değil, bir işin oluşmasına yol açan, etkileyen bir durumdur. Bu, hem belirli koşullara göstereceğimiz tepkiyi seçmemizi sağlar hem de yepyeni koşulları oluşturmak için bize güç verir.

Aslında bize zarar veren, başımıza gelenler değil, onlara gösterdiğimiz tepkidir. Kuşkusuz bazı şeyler, bize fiziksel ya da ekonomik açıdan zarar verip bizi üzebilir. Ancak karakterimizin, temel kimliğimizin zarar görmesine hiç gerek yoktur. Aslında en çetin deneyimlerimiz, eğer bizi, izin verirsek karakterimizi biçimlendirir, ruhsal gücümüzü ortaya çıkararak gelecekte de zorlu koşullarla başa çıkabilme fırsatını oluşturur.

Sabır, aktif bir direniştir. Çoğunlukla sabır ile tahammülü karıştırıyoruz. “Sabrı yaşıyorum” derken, tahammülü yaşıyoruz. Tahammül, “ha-me-le” kelimesinden gelmektedir. “Yüklenmek, bir yükü üstüne almak, katlanmak” anlamlarına gelir. Psikolojik boyutuyla “içimize atmak” demektir. Çoğumuz, karşılaştığımız kötü davranışlara tepki vermiyoruz; kendimize yapılanı sineye çekip, tepki vermeye yıllar sonra başlıyoruz. Bunlar da stresi, tansiyonu yükseltiyor. Ülser, sırt ağrıları, migren vesaire olarak karşımıza çıkıyor.

Sabır ve Şükür Arasındaki İlişki:

Müminin hayatı, sabır ile şükür arasında geçer. Ebu Yahya Suheyb İbn Sinan’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Müminin durumuna gerçekten hayret edilir. Zira her durumu, onun için hayır sebebidir. Bu özellik, sadece müminlerde bulunur. Çünkü sevinecek olsa şükreder; bu, onun için hayırdır. Başına bir bela gelse sabreder; bu, onun için hayırdır” (Müslim, Zühd 64).

Bir mümin, bir sevinçle karşılaşınca şımarmamalı; bir üzüntü ile karşılaşıldığında ise ölçüsüz bir biçimde üzülmemelidir. Sabretmek suretiyle bela nimete dönüşebilir. Nimete şükür, nimetin artmasına sebep olduğu gibi belaya; sabır da onun hayra dönüşmesine vesile olur.

Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinden biri de “es-Sabur”dur ve “Çok sabreden” anlamındadır. Allah, kullarının isyanları karşısında cezalandırmakta acele etmez. Şüphesiz Allah’ın (c.c.) sabrı, insanların sabrıyla kıyas edilemeyecek derecede farklıdır.

Ebu Musa (r.a.) anlatıyor, Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “İşittiği şeyin verdiği eziyete aziz ve celil olan Allah’tan (c.c.) daha sabırlı kimse yoktur. Çünkü ona, şirk koşulur, çocuğu var, denilir ama O, yine de onlara afiyetle rızık vermeye devam eder” (Müslim, Sıfatu’l-Münafikun 149, 2804).

Peygamberler; iyiliği emretmek, kötülükten korumak yolunda sıkıntılara sabretmişler, ne olursa olsun tebliğe devam etmişlerdir. Bu konuda en güzel sabır örneği; Hz. Nuh’tur. 950 yıl süren davet mücadelesini, güzel bir sabırla sonuna kadar götürmüştür.

İnsanlara tevhidi anlatma, onları cennete davet etme konusunda, bizler de sabırlı olmalıyız. Birkaç kez anlattıktan sonra vazgeçip görevimizi yaptığımızı zannetmemeliyiz.

“Eyyub, ‘Başıma bir bela geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin’ diye Rabbine nida etmişti” (Enbiya 83). Eyyub (a.s.), önceden çok zengin, çok fazla mal-mülk sahibiyken, Rabbimizin, kendisini tuttuğu bir imtihan sonucu tüm servetini, malını-mülkünü ve sağlığını kaybetti. Allah Teâlâ, onu, hastalıkla imtihan etti. Şeytan, ona bu zayıf noktasından vesvese verince, Eyyub (a.s.), “Başıma bir bela geldi. Sen merhametlilerin en merhametlisisin” diyerek durumunu belirtmekle yetinmiştir. Çünkü Allah’ın (c.c.) kendisinin durumunu bildiğine inandığı için O’na herhangi bir şey arz etme ihtiyacı hissetmiyordu. Allah Teâlâ’nın merhametine sığınmıştı. Böylece gerçekten sabırlı bir kul olmanın örneğini vermişti.

Ramazan orucu da önemli bir sabır denemesidir. İnsanın en zayıf tarafı, midesi yani yeme-içme ihtiyacı ile şehvetidir. Mümin, oruçla bu ihtiyaçlarını erteleyebiliyor, bu konudaki zorluğa sabrediyor. Allah, orucu diğer ibadetlerden ayırıp “O, bana mahsus bir ibadet olup onun mükâfatını ben veririm” buyuruyor.

Mü’minin doğasının temelinde, sabır vardır. Sabır, müminde potansiyel bir güçtür. Nefsini sabra alıştıran kimseler, başarılı ve rahat olurlar. Mümin, başına gelen sıkıntılara, ibadetlerin getirdiği zahmetlere, Allah’ın (c.c.) emri doğrultusunda bir müddet sabreder ve nefsini buna alıştırırsa, güçlüklere katlanabilme gücü kazanır. Bir darlığa düşünce perişan olmaz; bilir ki hayatta her şey değişim halindedir; nimetler de, rahatlıklar da, zorluklar da hep değişir. Kişi, bir hal üzerinde sürekli durmaz. İman edip imanlarını her türlü güçlüklere rağmen koruyanlar, imanlarını korumada sabır gösterenler, Rabbimizin övdüğü güzel insanlardır.

Zehra İMAMOĞLU