• Mustafa Güldağı

    Modern Firavunların Modern Büyücüleri: Medya, Müzik ve Filmler

    - 02 Nisan 2016

medyaKafa
Walter Berneis diyor ki: “Toplumun görünmeyen mekanizmasını işleten kişiler, görünmeyen hükümeti oluşturuyorlar. Adını hiç duymadığımız kişiler tarafından zihinlerimize şekil verildi, zevklerimiz biçimlendirildi.”(1)

Algıları, zihinleri ve hayalleri yöneten aynı zamanda  dünyayı yönetiyordu. Bunu bazen bir diziyle bazen bir sinema filmiyle bazen de müzikle yapıyorlardı. Amerika ve Yahudiler dünya medyasının doğrudan ve dolaylı olarak neredeyse %80’ine hakimdi. Medyatik araçlar onların elinde bir kitle imha silahına dönüşmüştü.

ABD New York Times Gazetesinin  16 Temmuz 1977 sayısında  şu haberler yayınlanıyordu: “ABD, insanların esir edilebileceği görünmez silahlar geliştiriyor”(2) Bu planlardan biri de medya ile ülkeleri ve  dünyada yaşayan insanların zihinlerini işgal etmek ve böylece zihinleri diledikleri gibi yönetmekti.

Yazar Yusuf Kaplan diyor ki: “ABD dünya üzerindeki hegemonyasını silah gücüne değil medya gücüne borçludur”(3) Fransız stratejist  Paul Virillo: “Film çekmek silah çekmekle aynı şeydir” diyerek sinemanın hayat tarzı dayatmadaki gücünü ifade eder.(4) Özellikle medya tam bir kansız katliam aracıydı.

Yahudiler, 19. Asrın ve 20. Asrın başlarında kurdukları çeşitli komitelerle dikkatleri çekmeye başladılar. Hahamlar merkez komitesinin hazırladığı Siyonistlere ait protokolde şöyle denilmektedir:

“1)Radyo ve televizyon, gazeteler, sinema, mecmualar ve kitaplar üzerindeki kontrolünüzü artırınız.

  2)Hukuk, tıp, kimya ve buna benzer bütün tahsillerden Yahudi olmayanları uzaklaştırınız ve Yahudileri bilhassa bu şubelerde tahsile ve okumaya teşvik ediniz.”(5)  Evet birinci maddede belirtildiği gibi önce medyatik organları ele geçirip daha iyilerine sahip oldular. Bununla beraber fenni ilimlerde geliştiler ve dünya hakimiyetlerini artırdılar. O sırada biz ne mi yapıyorduk? Hemen söyleyim: Kafalardan sarığı çıkartıp İngiliz şapkasını giydirmekle uğraşıyorduk, ezanı “Tanrı Uludur” diye okutmaya çalışıyorduk, başörtülü kızları okula sokmuyorduk. Doğru ya şapkayı zorla giydirince, ezanı zorla “Tanrı Uludur” diye okutunca dünyanın en gelişmiş devleti olacaktık(!) Hemen şunu da belirtmeli ki sadece sarık takıp, cübbe giyip, sakal uzatıp “Tek yol İslam adaleti!” diye sloganlar atarak da bu işler olmuyordu iki gözüm.

Son 70 senedir “kameralar” çok tehlikeli olmuştu. Orduların işgalle, füzeyle, bombayla yapamadığını kameralar yapıyordu. Alman düşünür Martin Haidegger: “Kamera izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır” der.(6) O silah ile her gün vuruluyorduk. Gün içinde dünya halklarına kamera ile yapılmış olan sinema, dizi, yarışma programları, ahlaksızlık içeren videolar ve bilinçaltı operasyonu yapan yabancı haberler kanallarının yaptığı haberler ile ateş ediliyordu. Dünyayı egemenlikleri altına almak için zamanla yeni medyatik araçlar üretmişlerdir. Silah ile yapamadıklarını medya ve müziği kullanarak yapmışlardır. Dünyadaki en büyük ve tanınmış filim şirketleri Yahudilerindir. Dünya çapında tanınmış en büyük haber kanalları yine Yahudi sermayesine dayanır. Bu yüzden  herkesin evinde bulunan televizyon en büyük “kitle imha silahı” haline dönüşmüştü. Kitleler televizyonla kontrol edilmekteydi.

“Kitle kontrolünün bir diğer aşaması da haber kanallarıdır. Çoğu yalan haber sunar. Bu düzen size verdikleri şeylerle sizi avutur. Eğer eleştiren bir insan değilseniz size verilenlerle avunursunuz. Ve daha iyisini istersiniz. Düşünün bir akşam TV’yi açtığınızda haberlerde çok kötü olaylar görüyor ve kendinizi onların yerine koyuyorsunuz. Empati güzel bir şeydir ama düşünün neden sürekli olaylar bu şekilde abartılarak veriliyor. Amaç şu; onların kötü halini gördükten sonra kendi durumunuzdan tatmin oluyorsunuz ve haliyle daha iyi bir hayat isteme durumunuz olmuyor. Bu psikolojiktir.”(7)

Memleketimizde çok meşhur bir gazetecinin: “İhtilali ordu yapar ama bizi okuyarak yapar” sözü de medyanın değil çocuklar üzerinde büyükler üzerinde bile ne kadar etkili olduğunu çok güzel dile getiren bir itiraftır. Nitekim Sultan 2.Abdulhamid tıbbiyeli talebeleri çuvallara koydurup denize attırdı, Adnan Menderes askeri okul talebelerini kıyma makinelerinde kıydırıp yok etti gibi yalan yayınlarla ihtilaller, darbeler hazırlanıp, ordu ve millet yönlendirilmiştir.(8)

12 uydudan yayın yapan CNN bütün dünyaya küresel köy haberlerini yaymada başarılı olmaktadır. Atlanta’da bir yerel medya şirketi olarak başladığı halde,20 yıllık süre içinde bir medya devi haline gelerek CNN-USA hem de CNN olarak 10’dan fazla ülkeye yayın yapabilmektedir. Örneğin; CNN Türk, CNN İtaly, CNN Espanyol gibi uluslararası diller kullanarak yerleşme eğilimi göstermektedir. Küresel bir hakimiyet olarak değerlendirilen bu durum Sky News, BBC, Rauter, Star TV, MTV bunun tipik örnekleridir.”(9) Bu küresel medya kuruluşları ile dünyada yaşayan insanların zihinlerine istediklerini sokabilmektedirler. Ve Batılı güçlerin insanları yönlendirmesi son derece kolay olmaktadır. Bunu küresel birkaç haber, dizi ve sinema kanalıyla yapmaktadırlar.

Dünya ülkelerinin ekonomi ve medyasına hakim olan kodaman Yahudi’ler kendileri aleyhine haber yapan ve İsrail’e hakaret eden haber kanalı ve spikerini cezalandırmaktan geri durmuyordu. Vincent Browne isimli ünlü İrlandalı gazeteci ve TV sunucusu da; TV3 kanalında yaptığı haber programında İsrail’in dış politikasını “kanser”olarak nitelendirdiği için yasal takibata uğradı… Bunun üzerine derhal harekete geçen İsrailli diplomatlar, İrlanda Yüksek Yayın Kurulu’na başvurarak, Browne’ın sözlerinin nefret söylemi içerdiğini iddia ettiler. Nihai kararını açıklayan İrlanda yayın otoritesi, TV3 kanalına gönderdiği tezkerede, Browne’ın yapımcısı olduğu programa yayın yasağı getirmekle kalmadı, kanalın derhal bir özür metni yayınlamasını şart koştu.(10)

“Terör Devleti İsrail”in uyguladığı politikaları eleştiren “Beyaz Saray’ın en kıdemli muhabiri 89 yaşındaki Helen Thomas” sırf “Yahudiler Filistin’i bir an önce terk etsin” dediği ve “Yahudiler, Filistin’den defolup Cehennem’e gitsin” sözünü yüksek sesle dile getirdiği için “Beyaz Saray’dan kovulmuştu!”(11)

Kitle iletişim araçları insanların nasıl düşünmeleri ve algılamaları gerektiğini belirliyordu. Ve insanlar da belirlenen bu durumu kabul ediyorlardı. Herhangi bir olay hakkında insanların nasıl inanması ve algılaması gerektiğini belirleyen kitle iletişim araçlarının sahipleriydi. Onlar kim mi? Onlar dünyanın zalim efendileri ve onların kuklalarıydı. Toffler şöyle diyor: “Nasıl fabrikalar milyonlarca evde kullanılmak üzere aynı maldan üretirlerse kitle haberleşme araçları da milyonlarca kafaya sokulmak üzere aynı mesajı üretmektedirler.”(12) Zaten televizyonlar bilinçaltına hükmetme aracına dönüşmüştü. Televizyon kullanılarak bilinçaltlarına istenilen yerleştirilebiliyordu.

“İyi de televizyonla bilinçaltına nasıl hükmedilecek diyecek olursanız. Bu iş için subniminal mesajlar kullanılıyor. Her yere subniminal mesajlar yerleştirilerek bilinçaltımızı işgal ederler. Subniminal tekniğini ilk defa Amerika’da 1957’de James Vicary ‘Picnik’ adlı filimde bunu denemeye karar veriyor. Filimde her 5.saniyede bir, saniyenin 1/3000 bine denk gelecek şekilde  ‘Patlamış Mısır ye!’ ve ‘Coca Cola’ yazan kareler yerleştiriyor. İddialara göre de sinema salonunda filim arasında ve sonrasında kola ve mısır satışları artıyor. Ancak bu teknik etik olmadığı gerekçesiyle başta ABD olmak üzere pek çok ülkede yasak. Aynı zamanda ağır hapis cezası var. Ancak Türkiye’de bir cezası yok.”(13)

KARE TEKNİĞİ: Dizi, filim,reklam sektöründe insanların bilinçaltlarına saldıran subniminal mesaj gönderme tekniğidir.Gördüğünüz bir anlık görüntü  satır farme/çerçeve denilen  küçük kareden oluşur. Sinema bandında,saat,dakika,saniye olarak bir diziliş vardır. Saniyeden sonra kare gelir ve  saniye karedir. Her kare ise bir ekran büyüklüğündeki kareyi oluşturur. Her 327.5 satırda bir de “control-track” denilen aralık vardır. Bu aralıktaki görüntüler kesilip aralarına başka görüntüler atılarak 25. kare oluşturulur. Ve bu son kare olan 25.kare  aralıktır. Görüntü saniyede 1/24 olacakken bu 1/25’e çıkar. Kareler 25 olunca bir anda görüntü gelir. Ve anında kaybolur. Görünmez. Göz alır algılayamaz ve beyin bilinçaltına atar ve kalır. 25. kare tekniğinin kullanılmasının amacı bilinçaltına istenilen mesajları gönderip  zihinleri kontrol altına alıp  insanları birer canlı robot yapmak olduğu için  bu sektörlerde çok kullanılmaktadır. Ancak beyin dalgaları ölçen teknolojilerin gelişmesiyle yapılan araştırmalarda gizli mesaj içeren reklamlara beynimizin daha farklı ve daha fazla tepki verdiği görülmüştür.(14) Televizyonda yayınlanan sinema, dizi, çizgi film, yarışma programları ve reklamlarda bu tekniği kullanıyorlardı. İstenilen şeyler insanın bilinçaltına atılıyor ve hem zihni hem de yaşantısının değişmesi sağlanıyordu. Genelde bu bilinçaltına atılan mesajlar insanların tek tip olmasını sağlıyordu.

Bir düşünürün de dediği gibi: “Düşünmek kişisel yargı gerektirir. Halbuki televizyon seyircisini birbirine benzeyen, eşit düzeyde betonlaşmış bireyler haline getiriyor”(15) Bazıları ise daha ileri giderek televizyonu ‘terörist ve zihinlerin yeni efendisi’ olarak tanımlayarak televizyonun iyi kullanılmadığı zaman bir teröristten bile zararlı olabileceği vurgulanmıştır.”(16) Bu görüş yaşadığımız yüzyıl için çok doğruydu. Çocuklarımızın ve bizlerin ahlakını bozan teröristler her gün televizyonun penceresinden bizlere sırıtıyorlardı. Yayınlanan ahlaksız bir dizi dağdaki ve silahlı teröristten daha tehlikeliydi.

“Türk insanının televizyon izleme süresi ortalama 5,5 saat iken çocukların ortalama süresi ise 7 saate ulaşmıştır. İlkokul çağına gelmiş bir çocuğun haftada ortalama 20-25 saat televizyon izlediği tahmin edilmektedir. Çocuk liseyi bitirdiğinde 15.000 saat televizyon izlediği hesaplanmıştır.”(17) Bu derece televizyon izleyen çocuklarımız her gün her dakika zehirlenerek büyümüşlerdi. Düzenin istediği genç modeli böylece yetişmiş oluyordu. Belki de bu yüzden tekrardan Fatih Sultan Mehmetler, Ömer Muhtarlar, Şeyh Şamiller çıkaramıyorduk. Bu yüzden müslümanları uyandırıp onlara önder olacak şahsiyetler çıkaramıyorduk. Çünkü çocuklar, Rambo, Terminatör, Süpermen, Betmen, Ben Ten filmleriyle büyüyor ve bunların etkisinde kalıyordu. Çocuklarımız bu sebeble Terminatör ve Süpermen’i üreten her şeyi ile kokuşmuş Batı medeniyetine kafa tutamıyordu. Ve o medeniyetin dayattıklarına teslim oluyorlardı.

ŞİRİNLER:1958 yılında Belçikalı Peyo Cullifors “Şirinler” isimli çizgi romanı yaptı.1981 yılında televizyonda gösterilmeye başlandı ve büyük bir ilgi gördü. Orjinal ismi “Schtrumpf” olan çizgi film 256 bölümden oluşuyor. Peyo, sosyalist bir kişiydi. “Şirinler” adlı çizgi filmi ortaya çıkardığında iki kutuplu bir dünya vardı. Bir tarafta ABD diğer tarafta SSCB. Peyo,bu çizgi film ile emperyalist mesaj vermek ve ABD’ye  karşı propaganda yapmak istemiştir. Bu nedenle bir dönem “Şirinler” ABD’de yasaklanmıştır. Şirinler adlı çizgi filmde kodamanlar vardır. Örneğin para olmadan kominal yaşam sürmeleri, şirin babanın Karl Marks’a benzemesi ve kızıl şapka giymesi. Herkes kendi işini yapıyordur ve mutludur. Herkes aynı kıyafeti giyiyor. Aile kavramı yerine kardeşlik kavramı vardır. Gargamel papaz cübbesi giymektedir. Kapitalizmi ve dini sembolize etmektedir.(18) Şirinler diye bilinen çizgi film ile çocuklarımızın zihni şekillendirilmeye çalışılıyordu. Bilinçaltlarına masummuş gibi görünen bir ideoloji yerleştiriliyordu. Şirinler çizgi filminde bir tane kız vardı. O da Şirine idi. Şirine karakteri her şirinle oturup kalkıyordu. Çünkü Kominist ideolojide zina haram değildir. Herkes herkesle ilişkiye girebilir. Acaba şirinler nasıl ürüyordu. Bu mesele hiç de şirince değildi. Fakat ideolojinin ayrıntıları şirinmiş gibi gösteriliyordu. Halbuki hiç de şirin değildi. “ŞİRİN” kelimesi bile bir bilinçaltı operasyonuydu. Şirin kelimesi her geçtiğinde “güzel ve hoş” bir şey canlanması isteniyordu zihinlerde.

“Televizyonun günlük hayatta yol açtığı tahribata bir örnek olarak ‘cinsel taciz’ sorununu ele alalım. ABC, NBC, CBS ve Fox kanallarının prime-time kuşağında yayınladıkları komedi programları içinde geçen cinsel temalar üzerinde Dayton Üniverstesi tarafından yürütülen araştırmalar programların beşte ikilik bölümünün cinsel taciz içerdiğini ortaya koymuştur… Popüler dizilerde sürekli olarak yenilenen cinsel temalar şehveni bakışlar ve jestler, taciz çağrıştıran hareketler sanki zararsız bir takım komikliklermiş gibi sunulmakta böylece kabul edilebilir alışılmış davranışlar haline gelmelerine neden olmaktadır. Dolayısıyla televizyon yayınlarının vermeye çalıştıkları ana mesaj açıkça şudur: ‘Delikanlılar delikanlı gibi olursa kızların çoğunu cezbedebilirler’(19)

Komedi dizilerinde masum bir şekilde verilen kahkaha efekti (ha ha ha!) aslında hiç de masum değildi. Dizide ahlaksız bir davranışta bulunuluyor ve ya ahlaksızca bir söz söyleniyor ardından kahkaha efekti veriliyor. Böylece izleyen izleyicinin ahlaksızlığı komik görüp daha sonra da hayatında normalleşmesi sağlanıyor. O kahkahalarla nice ahlaksızlıklar normalleşti ve yapılır hale getirildi. Artık dizi ve programlarda şirk içeren bir söze güler olduk.

“Televizyonlar insanları uyuşturmaktadır. Düşünme ve üretme melekesini dumura uğratmaktadır. Zorlanmadığı, çalıştırılmadığı için beyin hücreleri ihtiyarlamaktadır. Daima başkalarının verdiği fikri gıdalarla yetinme durumu söz konusudur. Okumak, dinlenmek, konuşmak, anlaşmak, araştırmak, her çiçekten bal alarak bal gibi tatlı fikirler üretmek dönemi geçmiştir. Beyaz cam ne verirse onu yiyip uyuşmak bir kenara sızmak modern insanın günlük ibadeti.”(20) Eric From, Hürriyetten Kaçış kitabında diyor ki: “Kararlarımızın çoğunu aslında biz vermiyoruz, bunlar bize dışarıdan telkin ediliyor. Kararı bizim verdiğimize kendi kendimizi ikna etmeyi başarıyoruz. Oysa gerçekte yalnızlık korkusu, doğrudan doğruya hayatımızı hürriyetimizi ve rahatımızı ilgilendiren tehlikeler yüzünden başkalarının bizden beklemiş oldukları şeylere göre hareket ediyoruz”(21) (Devam Edecek)