İnsan Denince Hatırlanıyor muyuz?

Büyüdükçe insani özelliklerimiz mi azalıyor? Yoksa azaltıyor muyuz? Çocukken, hayal dünyamız yeni yeni otururken, insani özelliklerimiz yavaş yavaş başlar yerleşmeye ya da hazırlar kendini yeni özelliklere. Çünkü bazı özellikler doğuştan değil, sonradan kazanılır. Çocukken bu yerleşimi koruyabilirsek, büyüdüğümüzde insani özelliklerimizi kaybetmememiz muhtemeldir. Bu yerleşimi muhafaza etmek, örnek aldığımız, rol model olarak belirlediğimiz şahsiyetlere bağlıdır. Bu olay, zincirleme misali, akıp gider. Örnek aldığımız kadar da iyi örnek olmamız gerekir bu hayatta…

“İnsani özellik” diyorum… İyi insan olmak, kanaatkâr, cana yakın, yardımsever, hoşgörülü, yüreği geniş olmak ve dahası… “Tanışacağımız yeni insanlarda bu özellikler var mı?” diye kontrol eder, baştan aşağı süzeriz belki de… Oysa etrafımızda iyi insanları görmek istiyorsak, istediğimiz kadar da iyi insan kendimiz olmalıyız. Kimimiz için ne kadar da zor değil mi; kanaatkâr, yüreği geniş olmak… Emek gerektiren özelliklerdir bunlar; herkes beceremez. Çünkü insanın önünde var olan bazı etkenler, bu özelliklerin kendisinde bulunmasına mani olabilir. Bu özelliklerden en önemlisi de açgözlü, tamahkâr olmaktır. İnsan, bir türlü doymak bilmeyen bir mahlûktur. Önüne dünyanın bütün nimetleri sıralansa, istemeyerek de olsa gözü önündekilerden derece bakımından daha da yüksekte olan nimetlere kayıverir.

Günümüz dünyasına baktığımızda hatta şöyle bir göz gezdirdiğimizde; para, mal, mülk, çokluk hırsından savaşlar çıkartan, bir arazi yüzünden bin kalbi kıran kimseleri görmekteyiz. Nitekim Tekasür sûresinin ilk ayetinde Yüce Rabbimiz, şöyle buyurmaktadır:

“Çoklukla böbürlenmek sizi kabirleri ziyarete kadar oyaladı.”

Araplar, cahiliye devrinde gerek mal, gerek kabile ve gerekse aşiretlerinin çokluğuyla övünürler hatta bazen, gider ölülerini de sayarlardı. Gruplar, mezarlıkta birbirlerine, “Falanca gibisi var mı?” diyerek büyüttükleri kimselerin başında, onlarla övünerek yaldızlı nutuklar çekerler, onlara tazimde bulunurlar hatta secde bile yaparlardı. İşte bundan dolayı Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ilk zamanlarda Müslümanlara, kabir ziyaretlerini yasaklamıştı.

Çokluk kuruntusu, açgözlülük, insanları, zamanında mezarlara kadar da sürükleyen bir illettir adeta. Önümüzde altınlar dolusu bir sandık da olsa, bir müddet sonra gözümüz ve gönlümüz bir sandık dolusu elmasa, yakuta vb. değerli eşyalara daha kayıverir. Günümüzden bir örnek verecek olursak; çoğu millet, dünyada ekonomik ve çağdaş, gelişmiş bir ülke olmak için can atmakta, binlerce can yakmaktadır. Ülkeler, beldeler sınırlarıyla yetinmeyip başka ülkelerin hudutlarına göz dikmektedir. Burada yazık ettikleri, kendi nefisleri ve binlerce günahsız insanlardır.

Sahi, ne ara böyle katılaşıp eski günleri arar hale geldik? Ne ara tek odalı evlere sığmayıp dublekslere göz diker olduk. Oysa insana, rahat etmesi için bir koltuk yetmiyor muydu? Sofralarımızda neredeyse kuş sütü eksik… Oysa insan, bir parça ekmek ve bir kase çorbayla doymuyor muydu? Evlerimizde neredeyse her eşyadan bir tane daha var; nevresimler, yemek takımları boy boy sıralanmakta. Midemizi doyuracağız diye, gönlümüzü aç bıraktık adeta. Çoğumuz; midesi tok, gönlü boş olarak çoğaldık dünyada.

“Burası dünya

 Ne çok kıymetlendirdik!

 Oysa bir tarla idi;

 Ekip biçip gidecektik…”

 

diyor şair. Kıymetlendirecek daha önemli şeylerimiz yok muydu bizim? Sevgi gibi, aile gibi ve daha da önemlisi, insanlık gibi… Unuttuk şükretmeyi, elimizdekilerin kıymetini bilmeyi! Oysa Rabbimiz, şükrümüzü ziyadeleştirdiğimizde -haşa- artırmayacak mıydı elimizdekilerin bereketini? Önümüzde bir kase çorbamız varken, diktik gözümüzü daha lüksüne. Biz, yiyecek bir şey bulamayıp oruç tutan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmeti değil miydik? Koymadık biraz daha su, doyurmak için karnı aç olanları. Ne ara unuttuk, “Çorbaya biraz daha su koy, komşularını da gözet” diyen Efendimizi. “Dağlara yem serpin de kuşlar aç kalmasın” diyen sahabimizi.

Ne ara insan denince hatırlanmaz, zihinlerde canlanmaz olduk? Hangi ara paylaşmayı yitirdik? Biri gelince saklar olduk malımızı, hor görür olduk bir parça ekmeği. Oysa paylaştıkça çoğalmıyor muydu her şey? Aş gibi, eşya gibi ve hatta sevgi gibi… Kaçınmadık israftan. Yemek israfı, su israfı ve hatta sevgi israfı… İndirdik yemekleri midelerimize hesapsızca. Yararsız işlerin hayranı olup gidiverdik peşlerinden. Ettik israfın en âlâsını, sevgi israfı… Oysa sevgimizi gösterecek hayli faydalı şeyler, insanlar yok muydu? İnsan bu, israf edecek yer arar.

Unuttuk mu, “Komşusu açken tok yatan, bizden değildir” hadisini. Yemeklerimizi komşumuzla değil, kadrajlarımızla paylaştık. Komşumuzla paylaşarak Rabbimizin rızasını kazanmayı istemek yerine, sosyal medyada “like”ları kazanmayı diledik… Midemizi büyütüp şuursuzca ekran karşısına kilitledik kendimizi. Midemizin büyüklüğü, yüreğimizin küçülmesine neden oldu. Hissedemedik tüm dünyadaki midesi küçük ama yüreği büyük insanları. Hissetseydik, belki de onlardan örnek alacağımız çok şey olurdu.

Yürek büyütmek… Zor, bir o kadar da kıymetli bir iş… Fedakârlıktan geçen upuzun bir yol… Kanaatkâr, iyimser, düşünceli, yardımsever insanların en iyi özelliği, yürek büyüklüğü… İçinde kin, nefret, çekemezlik barındırmayan, insanların sevincine sevinen, üzüntüsünde yol gösteren, açgözlülük nedir bilmeyen, enaniyet değil, sevgi yüklü bir kalp…

Bu hayatta, mide büyütmek kolaydır; mühim olan o güzelim kalbi, kalp yapabilmektir. Etrafımızda, gönlü büyük insanlar olsun, isteriz. Lakin biz, istediğimiz kişilikler gibi miyiz; ona bakmalıyız. Kalp, ayna gibidir; neyse karşısına o çıkar. Kalp, mıknatıs gibidir; iyiyse iyi, kötüyse kötü kalbi kendisine çeker. Kısacası biz, insanlarda aradığımız kriterleri kendimizde yer etmeliyiz ki, dünya güzelleşsin, mideler yerine gönüller doysun…

Bir Kalbiniz Vardı, Onu Hatırlayınız… (ACZ)

 

 

 Nisa Rümeysa DOĞRU