Nuri ne kadar ayak diretse de amcası meyankökü şerbetini ona içirmeye kararlıydı. Nuri’nin onca zamandır İslahiye’de kalıp amcasının meşhur ev yapımı meyanını içmeden köye dönmesine amcası razı olamazdı, çünkü abisinin bunu cimriliğine yoracağından korkuyordu. Meyankökü şerbetinin metal bardak içinde köpüklü ve kristalize görünüşü ne kadar lezzetli görünse de, ağzına yaklaştırdığında keskin aroması Nuri’nin hassas genzinde tepkiye yol açıyordu. Ayrıca Nuri yolculuğa çıkmadan önce sevmediği bir şeyler yiyip içmemesi gerektiğinin acı tecrübeler sonucu farkındaydı. Amcası, bardağı yudumlayarak değil tek seferde içip bitirmesini, böylece kendisini rahatsız eden keskin kokuya maruz kalmayacağını sağlık veriyordu. Ayrıca meyanın tadının içerken değil, içtikten sonra hazmederken alınacağını ekliyordu. Tüm ısrarlara rağmen meyankökü şerbetini içmeyen Nuri ve amcası, köy minibüsünün Nuri’yi alacağı yol çatı diye isimlendirdikleri ana yol ve tali yolun kesiştiği yıkık dökük duraktaydılar. Nuri ortaokulu İslahiye’de okuyor, bu süre zarfında amcasının evinde ikamet ediyordu. Derslerinde başarılı olan, okulda ve dışarıdaki hayatında gayet makul bir çocuk olan Nuri’nin okumasında katkısı olduğu için amcası minibüsü gözleyen yeğenine uzun uzun gururla bakıyordu. Nuri gibi çocukların yediğini içtiğini seçmesi, midelerinin diğer çocuklara göre hassas olmasını gayet doğal ve olması gereken bir durum olarak değerlendiren amcası, “bu çocuklar ev kedisi gibi her önüne gelen çöpleri karıştırıp yemek aramazlar belli başlı şeyleri yerler ve aksi durumda vücutları tepki verir” diye düşünüyordu. Sokak kedilerinin daha hırçın ve girişken ev kedilerini de daha naif ve içe kapanık ama daha zeki olmalarını, Nuri ve diğer çocuklar arasındaki farklılıkları paralize ediyordu. Köy minibüsü uzaktan göründüğü, Nuri işte geliyor diye istemsiz ciyaklamalı bir sesle atıldığı, Nuri’nin bu sesini duyan amcası bir anlamda uyarılmışçasına irkilerek ceketinin cebinden bir şişe çıkardı. Yeğenine uzattığı meyankökü şerbetini içmesi için yalvaran bir sesle istekte bulundu. Evinde misafir olup da bu şerbeti içmeyenin mevcut olmadığını, bunun adeta kendisi için gurur meselesi olduğunu söylüyordu. Nuri ise yaklaşmakta olan minibüse binmesinin dolayısıyla eve gidebilmesinin bu şarta bağlı olduğu hissine kapıldı. Sanki içinde yanan sıla özlemini dindirecekmiş gibi şişeyi alıp bir dikişte bitirdi. Amcası sevincini gizleme gereği duymamıştı, yeğenini anlından öptü ve minibüse binip koltuğuna oturmasına refakat etti. Daha sonra dışarı çıkıp şoförün yanına gitti ve açık penceresinden bir banknot uzattı, yeğeninin ineceği köyü söyleyip, para üstünü çocuğa vermesini babacan bir tavırla ekledi.
Ford marka beyaz minibüs fazla homurdanmadan, bitkisel yağ katkılı mazotun etkisiyle simsiyah egzoz dumanını boşaltarak yola koyuldu. Minibüsün vites topuzunda mavi taşlı bir tespih dolanıyordu. Şoför mahalli ve yolcu koltuklarını ayran kısmın üst panelinde bir baştan bir başa asılı dantelli, boncuklu süsleme asılmıştı. Ön camda ”üzerime gelme ben zaten dolmuşum” yazıyordu. Kelime esprisini anlamayanlar düşünülerek “dolmuş” kelimesi tırnak içine alınmıştı. Minibüsün kendine has koku ve atmosferi, kulakları rahatsız eden karışık düğün kaseti müziği Nuri’de çelişik duygular uyandırdı. Çünkü tüm bunlar hem gurbeti anımsatıyor hem de sılayı müjdeliyordu. Camdan bakınca ağaçların ve çalılıkların hızlıca geçtiğini fark etti, pencereden gelen esinti sıcağın bunaltıcı etkisini kırmaya yetmiyordu, sanki bir el Nuri’nin boğazından içeri girip midesine ulaşıyor ve oradan tuttuğu bez parçasını ağzından dışarı doğru çekiyordu. Ama bu bez parçasının kökü hala midesindeydi ve bu çekiş uzayıp gidiyordu. Aynı şekilde midesinden yukarı doğru bir yumru basınç uyguluyordu. Alnı saçlarının diplerinden aşağı doğru boncuk boncuk terlemişti. Oturduğu koltuk hiç rahat değildi. Minibüsteki herkes, her şey kokuyordu. Sanki koku alma duyusu bir anda gelişmiş ve her ayrıntının kokusu onu buluyordu. Mideden çıkan bez iğrenç bir renge bürünmüş ve bütün minibüsün içini kaplamıştı. Yanında oturan adam Nuri’nin kıpkırmızı olduğunu görünce kaptan poşet yetiştir buraya diye yardım istedi. Elden ele Nuri’nin koltuğuna doğru gelen poşet daha yolun yarısındayken, Nuri evden çıkmadan yediği son yemeği ve yol çatıda içtiği meyankökü şerbetini minibüsü zeminine boşaltmıştı. Öndeki koltukta oturan adam ensesini yokluyordu kusmuk var mı diye. Bütün arabanın içini ekşi bir kusmuk kokusu çabucak dolduruverdi. Nuri özür dilemeye kimden başlayacağını bilmiyormuş gibi etrafına bakındı. Neyse ki kimsenin özür beklediği yoktu, köy minibüsünde böyle durumlar çok doğal karşılanıyordu. Genelde kadınlar ve küçük çocuklar daha çok kustuğu için, bir de kusmak kişinin az yolculuk yaptığının alametifarikası olduğu için diye yolcular biraz acıyarak bakıyorlar. Nuri önce böyle bir şeyin çok normal karşılandığı bir taşıtta yolculuk yaptığı için üzüldü, sonra gereğinden az kınandığı için sevindi. Eve varıp annesi ve babası ile kucaklaşırken onlara yolculuğun ayrıntılarını anlatmayacağını karar verdi. Ayrıca diğer verdiği bir karar da bir daha meyankökü şerbetini içmemek oldu. Ve karara gerçekten de yıllarca sadık kaldı.
Aradan altı yıl geçmişti, Nuri yine bir yaz tatili için köye dönmüştü ama bu sefer İslahiye’den değil üniversiteyi okuduğu büyük bir şehirden. Tüm ailesiyle birlikte biber tarlasındaydılar. Kimileri biberleri topluyor ve kanguru kesesine benzeyen ön ceplerini dolduruyor, kimileri çuvallama işlemini yapıyordu, Nuri ise kas gücünün zirvesini yaşadığı bir dönemde olduğu için çuvalları traktöre taşıyordu. Her şey yolunda gibiydi, Ailenin bir arada olması ve yapılan işin kendilerine ait olması yorgunluğun çoğunu alıp götürmeye yetiyordu, ne var ki ramazan ayındaydılar Nuri’nin küçük yeğenleri hariç herkes niyetliydi. Kilis’in yakıcı sıcağını yayan güneş tüm maharetiyle tepelerinde seyrediyordu. Nuri’nin boğazı yutkunmayacak kadar kurumuştu. Ne biber yapraklarının hoş kokusu ne de tatlı tatlı vücudunu okşayan ikindi yeli, ne de çeşit çeşit ama ahenkli kuş cıvıltıları Nuri’nin duyumsama alanına girmiyordu. Tek düşüncesi su veya herhangi bir sıvı tüketebilmek olmuştu. Sabahtan bu yana iftar vakti girer girmez suları nasıl içeceğinin yüzlerce senaryosunu kafasında hayal edip duruyordu. Akşam serinliğinden faydalanabilmek için iftara kadar çalışıp oruçlarını tarlada açmayı planlamışlardı. Nuri ara sıra kimseye çaktırmadan yiyeceklerin olduğu traktör kasasının alt kısmına bakıp akşama dair umutlarını tazeliyordu. Özellikle yukardan aşağı doğru süzülen nem damlalarıyla soğuk olduğunu hissettiren kola şişesi, karşı konulması güç şekilde cezp ediciydi. Nuri bu şişeyi nasıl içeceğini sayısız defa hayal etti. Kolanın lıkır lıkır, boşalması, yutkunması, soğuk sıvının yemek borusunda ilerleyişi ve buna benzer tüm ayrıntılar tekrar tekrar zihninde canlanıp duruyordu. Nihayet tüm aile sofraya oturduğunda Nuri kola şişesini umarsızca kafasına dikti, herkes şaşkınlıkla Nuri’ye bakıyordu. Uzun süren susuzluğun ardından gelen ilk ferahlama anını atlatan Nuri tüm gözlerin kendine çevrildiğini fark etmişti. Babasının; amcanın meyan şerbetinden bize de bıraksaydın oğlum sözlüyle kahkaha tufanına boğulan aile fertlerine bakarken, gerçekten de asıl tadı içtikten sonra hissediliyormuş diye düşündü.

M. CİHAT BATMAZ