Yazı dizimizin ilk bölümünde Zikir kavramının sözlük ve ıstılah anlamları üzerinde durmuş, Kur’an-ı Kerim’deki kullanımlarını özetleyerek nakletmiştik. Bu bölümde de Zikir kavramının hadis-i şeriflerde kullanımı ve zikir kavramıyla ilişkili kavramlar üzerinde duracağız. Tevfik Allah’tandır.

 b) Zikir Kavramının Hadis-i Şeriflerde Kullanımı: Kur’ân’da oldukça geniş bir anlam zenginliğine sahip olan zikir kavramı, hadis kaynaklarında da aynı zenginliğe sahiptir. Kur’an’da Allah’ı zikir teşvik edildiği, Allah’ı zikredenler övüldüğü, zikretmeyenler yerildiği gibi Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in hadislerinde de Allah’ı zikir teşvik edilmiş, Allah’ı zikredenler övülmüş, etmeyenler yerilmiştir.

Hadis külliyâtında, zikrin Kur’ân’daki anlamını destekleyen ve ölümden sonraki hayatla ilgili yararlarını vurgulayan pek çok rivâyet yer almaktadır. Zikir ile birlikte duâ, tesbîh, hamd kavramları ile ilgili bablar da bulunmakta aynı zamanda hadislerde daha çok dil ile zikir esnasında kullanılması gereken cümleler yer almaktadır. Bunun yanında hadis kaynaklarında pek çok örnek duâ metni de bulunmaktadır. Konuyla ilgili hadislerde zikir teşvik edilmiş, bu eylem yerine getirildiği takdirde karşılığında pek çok mükâfat vaad edilmiştir.

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah’ı zikreden ile zikretmeyeni ölü ile diri kimseye benzetmiştir: “Rabbini zikreden ve zikretmeyen kimselerin durumu ölü ve diri kimse gibidir.”[1],  “İçinde Allah’ın zikredildiği ev ile zikredilmeyen ev, ölü ve diri kimselerin durumu gibidir.”[2]

Ebu Saîd el-Hudrî’den gelen rivâyete göre, Rasûlullâh’a: “Kıyâmet gününde Allah katında derece bakımından en faziletli insanlar hangileridir?” diye soruldu. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: “Allah’ı çok zikreden erkek ve Allah’ı çok zikreden kadınlardır” cevabını vermiştir.[3]

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem bir sohbetinde, “Müferridler öne geçtiler” buyurmuş”, muferridler kimlerdir? diye sorulması üzerine, “Allah’ı çok zikreden erkekler ve Allah’ı çok zikreden kadınlardır” cevabını vermiştir.[4]

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, bir gün Muâz b. Cebel[5]’in elinden tutmuş ve ona;  “Ey Muâz! Vallahi seni seviyorum” demiştir. Muâz b. Cebel’de Rasûlullâh’a:  “Anam-babam sana feda olsun Ey

Allah’ın Elçisi! Vallahi ben de seni seviyorum” karşılığını verir. Rasûlullâh, bunun uzerine; “Ey Muâz! Sana bir tavsiyede bulunacağım. Bunu her namazın arkasından söylemeyi bırakma” demiş ve söylemesini istediği duâyı şöyle bildirmiştir:  “(Rabb’im! Seni zikretmeye, sana şükretmeye ve Sana güzel bir şekilde ibadet etmeye beni muvaffak kıl)”[6] Rasûlullâh’ın kendisi de aynı şekilde duâ etmiştir.

Yine Muâz b. Cebel’in “İman’ın en faziletlisinin ne olduğunu” sorması üzerine Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem; “Allah için sevmen, Allah için kızman ve dilinle Allah’ı çok zikretmendir.”[7] cevabını vermiştir.

Bu sözü ile Allah’ı zikretmeyi iman’ın gereği yapılması icap eden görevler cümlesinden sayan Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah, yedi sınıf insanı hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde (arşının) gölgesinde gölgelendirecektir. (Bunlar şu özelliğe sahip mü’minlerdir): Âdil yöneticiler; Rabbine ibâdet ile yetişen gençler; kalbi mescitlere bağlı olanlar; Allah için birbirlerini seven, Allah için bir araya gelen ve Allah için ayrılan kimseler; asil ve güzel bir kadın, kendisini arzu ettiği halde, ‘ben Allah’tan korkarım’ diyerek reddeden kimseler; sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek kadar gizli sadaka verenler; tenha yerlerde Allah’ı zikredip gözyaşı dökebilenler.”[8]

Yüce Allah’ın, “Beni zikrettiği ve beni anmak için dudaklarını hareket ettirdiği zaman ben kulumla beraberim”[9] buyurduğunu haber veren Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah’ı zikretmeyen toplumun ziyan içinde olduğunu[10] bildirmiş ve mü’minleri Allah’ı zikretmeye teşvik etmiştir:

Ebu Saîd (r.a.)’den gelen bir kudsî rivâyette Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir:  “Kur’an (ı okumak, oğrenmek) ve beni zikretmek, benden bir şey istemekten alıkoyarsa, bu kimseye duâ edip isteyenlere verdiğimden daha fazlasını veririm.”[11]

Ebû Hureyre radıyallâhu anh’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:  “Allah’ın meclislerini araştıran gezici bilgin melekleri vardır. Bu melekler, zikir yapılan bir meclis bulduklarında onlarla birlikte otururlar, birbirlerini zikir meclisine katılıp dinlemeyi teşvik ederler. Meleklerden zikir meclisine o kadar çok katılan olur ki dünya semâsı ile zikir meclisi arasını doldururlar.

Zikir meclisi dağılınca semâya çıkarlar. Allah Teâlâ daha iyi bildiği halde onlara: – “Nereden geldiniz?” diye sorar. Melekler de: – Yeryüzündeki bazı kullarının yanından geldik. Onlar Sübhânallah diyerek ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan seni tenzih ediyorlar, Allâhu Ekber diye tekbir getiriyorlar, Lâ ilâhe illallah diyerek seni tehlîl ediyorlar, elhamdülillâh diyerek sana hamdediyorlar ve senden istiyorlar, derler. (Konuşma şöyle devam eder): – “Benden ne istiyorlar?” – Cennetini istiyorlar. – “Cennetimi gördüler mi?” – Hayır, yâ Rabbi, görmediler. – “Ya cenneti görseler ne yaparlardı?” – Senden güvence isterlerdi. – Benden neden dolayı güvence isterlerdi?” – Cehenneminden yâ Rabbi. – “Peki benim cehennemimi gördüler mi?” – Hayır, görmediler. – “Ya görseler ne yaparlardı?”– Senden kendilerini bağışlamanı dilerlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurur:– “Ben onları affettim. İstediklerini onlara bağışladım. Güvence istedikleri konuda onlara güvence verdim. Bunun üzerine melekler: – Yâ Rabbi, çok günahkâr olan falan kul onların arasında bulunuyor. Oradan geçerken aralarına girip oturdu, derler. O zaman Allah Teâlâ şöyle buyurur: – “Onu da bağışladım. Onlar öyle bir topluluktur ki, onların arasında bulunan kötü olmaz.” [12]

Ebû Hureyre ile Ebû Saîd el–Hudrî’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere Allah’ın evlerinden bir evde bir araya gelirse melekler onların etrafını sarar; Allah’ın rahmeti onları kaplar; üzerlerine sekînet iner ve Allah Teâlâ onları yanında bulunanlara över.”[13]

Hadislerde zikir ile anlam yakınlığı içinde kullanılan kelimeler vardır. Tesbîh, hamd, tekbîr, tehlîl, Kur’ân okumak ve duâ etmek lafızlarıdır. Hadis kaynaklarında bu konuda pek çok hadis bulunmaktadır. Bazı kaynaklarda bu konular ayrı birer bölüm olarak işlenmiştir. Kur’ân’da değinilmiş, ancak detayına inilmemiş olan bu konularda hadis kaynaklarında bu görevlerin nasıl ve hangi lafızlarla, ne kadar ve ne zaman yapılacağına dair çok detaylı bilgilere rastlanmaktadır. Söz konusu kaynaklarda bunların faziletleri ve insana kazandırdıklarından da söz edilmektedir.[14]

B) ZİKİR KELİMESİNE YAKIN ANLAMLI KAVRAMLAR

Kur’ân-ı Kerimde çeşitli manalarda kullanılan müşterek lafızlar vardır. Bir kelimenin bir âyette ifade ettiği mana ile yine aynı kelimenin diğer âyetlerde ifade ettiği anlamlar aynı olmayabilmektedir. Tefsir ilminde bu tür kelimelere “Vucûh” denilmektedir. Bunun aksine de, yani çeşitli birçok kelimenin aynı manayı ifade etmesine “Nezâir” denmektedir. Şüphesiz bu durum Kur’ân’ın mucize oluşunun bir delilidir.

Kur’ân’da ve hadis-i şeriflerde zikir kavramıyla eş anlamlı olan veya anlam yakınlığı içinde bulunan kelimeler vardır. Bunların belli başlıları şunlardır: Tesbih, duâ, şükür, takdîs, tekbir, tahmîd ve tehlîl. Buna göre biz bu kısımda  ‘Zikir’ kelimesine yakın anlamlı kelimeler üzerinde kısaca durmaya çalışacağız:

1) TESBİH:  “s-b-h” kökünden masdar olup sözlükte; havada hızlı hareket etmek, suda yüzmek, bos vakit, geçimde tasarrufa gitme, işe gitmede acele etme, hemen işe koyulma, atların koşması, yıldızların yörüngelerinde hareket etmesi anlamlarına gelmektedir. Bir terim olarak “tesbih” ise; Yüce Allah’ı tenzih etmektir. Söz, fiil ve niyet olarak ibâdetlerin geneli için kullanılır. Kelimenin kök anlamı göz önüne alındığında, Allah’ı iman ve amelle tenzih edişte sürekliliği, sağa sola sapmamayı ve tezliği ifade ettiği

söylenebilir. Yüce Allah’ı, O’na layık olmayan sâibelerden, gerek kavlen ve gerek kalben tenzih etmek ve uzak tutmaktır.

Bu kelime Kur’ân-ı Kerim’de; Allah’ı tenzih etmek, O’nu güzel isimlerle anmak, ibâdete ve hayra koşmak, namaz kılmak ve duâ etmek, gezegenlerin tesbihi, boş vakit, meşguliyet, melekler, ruhlar, gâziler, atlar ve gemilerin hızlı hareket etmeleri gibi anlamlarda kullanılmıştır. Kur’ân’da tesbih kelimesinin geçtiği âyetlerde, melek, cin, hayvan ve insandan ziyade, bu varlıkların dışındaki diğer mevcudatın da Allah’ı tesbih ettiği vurgulanmaktadır.[15]

Tesbih tevhid inancını pekiştiren bir kavramdır, tenzih ve takdis de aynı mahiyettedir. Kur’an âyetleriyle hadis rivayetlerinde tesbihe yapılan atıflar bu kavrama daha geniş bir içerik kazandırmıştır. Buna göre tesbihin tam anlamıyla gerçekleşebilmesi için duygu ve düşüncenin yanı sıra davranışların ve dilin de buna göre bir işlev üstlenmesi gerekir. Evreni yaratan ve yöneten varlığın yüce ve münezzeh oluşu bilgisine öncelikle düşüncenin ulaşması, gönlün de buna katılması tesbih eyleminin birinci aşamasını oluşturur. Ardından kişinin bütün kötülüklerden süratle kaçıp Allah’a sığınması aşaması gelir. Üçüncü aşamada hem iç etkilenmeyi sağlamak hem bu psikolojiyi sürdürmek için tesbih lafızlarının dille tekrarlanması söz konusudur. Bu kademelerin aşılması sonunda, “Biz, her birimizin sahip bulunduğu makamda saf saf durur ve Allah’ı tesbih ederiz” diyen meleklerin (Sâffât, 164-166) itaat ve tesbih makamına yaklaşmak mümkün olur.

Ayrıca “Tesbih” kelimesi türkçede tespih şeklinde de kullanılır. Namazdan sonra 33 defa subhânallâh, 33 defa elhamdülillâh ve 33 defa Allâhu Ekber zikirlerini okumaya da tesbih denir. Bunların ilki subhânallâh olduğu için, hepsine birden bu isim verilmiştir.[16]

2) DUÂ:  Arapça bir kelime olan duâ, davet/da’vâ gibi kelimelerin mastarı olup, sözlüklerde

çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek; öncelik tanımak, söz vermek, özel birisini yemeğe davet etmek, isim vermek, yalvarmak; küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya vâki olan talep ve niyaz; sığınmak, ilgi kurmak; dilekte bulunmak, nidâ gibi manalara gelir.[17]

Terim olarak ise: Kulun Allah’a sığınma ve yakarışını, Allah’ın yüceliği karşısında kulun güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve tazim (yüce bilme) duyguları içerisinde lütfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder. Yine duâ, bir kulun Allah’ın yüceliği ve azameti karşısında kendi zayıflığını kavramak yoluyla Allah’ın büyüklüğünü dile getirmesi, O’na yalvarması, O’na hamd etmesi, şükretmesi, O’nu övmesi demektir.

Kur’ân-ı Kerim, yerde ve gökte bulunan bütün varlıkların hareket ve davranışlarını zikir ve duâ olarak nitelendirmekte, canlı ve cansız tüm yaratıkların Allah’ı övgü ile tesbih ettiğini belirtmektedir. Kul, içinde bulunduğu şartların tesiriyle bir şey için veya Allah için Allah’a yönelmektedir. Bu durumda duâ kavramı, dinî duygu ve yönelişin birbirine komşu olan zikir, tesbih, hamd, senâ, sükür, tövbe, istiğfar, istiâze vb. görünüşlerinin genel çerçevesini oluşturmaktadır. İnsan içinde bulunduğu zor ve sıkıntılı durumlardan kurtulmak, kötü durumlara maruz kalmamak için Allah’ı hatırlar, aczini, güçsüzlüğünü ve kusurlarını samimiyetle itiraf ederek O’ndan yardım ister. Kötü durumdan kurtulma isteği, onu işlediği günah ve kusurlar sebebiyle pişmanlık duymaya ve kalbini temizlemeye, Allah’ı övüp yüceltmeye, af dilemeye sevk eder. Bazen sıkıntıdan kurtulduğu, nimet ve rahata kavuştuğu için memnuniyetini dile getirir (şükür, hamd, senâ). Duâ bazen tabiattaki nizam ve estetiği derinden müşahede eden, mutlak kemal, güzellik ve gerçekliği sezen kişinin içinde meydana gelen hayranlık duygularının ifadesi olur. Böylece bu sebeplerden dolayı Allah’a yapılan bu duâlar aynı şekilde bir zikir/ tesbih olmaktadır.

   3) ŞÜKÜR: Arapça bir kelime olan Şükür, “şekera” kökünden gelmektedir. Şükür kelimesinin zıddı, küfür (nankörlük)dür; nimeti unutup örtmektir. Şükür, verilen herhangi bir nimetten dolayı, bu nimeti verene karşı söz, fiil veya kalb ile gösterilen saygı ve karşılık, iyiliğin kıymetini bilme ve iyilik yapana bu hissi gösterme, nimet ve iyiliği anıp sahibini övme diye tarif edilmektedir.[18]

Müminler Yüce Allah tarafından bahş edilen nimetlere karsı şükür edip O’nu yüceltmektedir. Ki Kur’ân’dan anladığımıza göre mü’minler Allah’a üç şekilde şükredebilirler. Ki onların yaptıkları bütün bu şükürlerin aynı zamanda bir zikir/tesbih faaliyeti olduğu açıkça görülecektedir. Konumuzla ilgili olan kısmını nakledelim:

Dil ile şükür: Ni’met sahibini anmak, O’nu övmek, O’nun nimet sahibi olduğuna iman etmekle ve bunu Tevhid kelimesiyle ilân etmekle olur. Bu basit bir teşekkür ifadesi değil, dil ile “şehâdeti” getirmek, dil ile doğru sözlü olmak, dil ile Kur’ân’ı tasdik etmek, dil ile İslâm’ı anlatma, Kur’ân okuma ve dil ile Allah’ı çokça zikretmek ve buna benzer dil ile ilgili kulluk görevlerini yapmakla yerine getirilir.[19]

3)TAKDîS: Takdis, kuds kökündendir. Kuds, temiz olma anlamına gelir. Takdis ise, teksir kalıbında tertemiz saymak demektir. Ancak buradaki temizleme, maddi temizlenmesi manasında olmayıp, mânevî temizlenmedir.[20]

Allah’ı takdis etmek demek; Allah’ın sahip olduğu izzet, büyüklük, her türlü noksanlıktan uzak olma sıfatlarının Allah’a verilmesi ve bunun ilan edilmesidir. “Takdîs” ile “tesbih” birbiriyle iç içedir. Kur’ân’da da bu iki kelime aynı âyette geçmektedir. “İşte o zaman Rabbin meleklere: ‘Bakın, Ben yeryüzünde ona sahip çıkacak birini yaratacağım!’ demişti. Onlar: ‘Seni övgüyle yüceltip takdîs eden bizler dururken, orada, bozgunculuğa ve yozlaşmaya yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?’ dediler. [Allah:] ‘Sizin bilmediğiniz (çok şey var, onları) Ben bilirim!’ diye cevapladı.”(Bakara, 30)

4)TEKBİR: “Kebura” kökünden “tef’îl” babında bir mastar olan Tekbir kelimesi,  sözlükte, yüceltmek, büyük tanımak, ululamak demektir. Kur’an’da “De ki: ‘Hamd, çocuk edinmemiş olan, hükümranlığında ortağı bulunmayan, düşkün olmayıp yardımcıya da ihtiyaç göstermeyen Allah’a mahsustur.’ O’nu gereği gibi büyükle” (İsrâ, 111) buyrulmaktadır.

Biz Müslümanlar, sevindiğimizde, üzüldüğümüzde, şaşırdığımızda, şok olduğumuzda, hayran olduğumuzda hep tekbir getiririz: Allâhu ekber! Çünkü “Allah en büyüktür” mânâsına gelen tekbirin işlevi de, anlamı kadar büyüktür. Seviniyorsak sevincimizi Allah’ın büyüklüğüne bağlarız. Üzülüyorsak, kendimizi Allah’ın en büyük oluşuyla teselli ederiz. O’ndan bağımsız bir saâdet ve felâket tasavvur etmediğimiz için safâ halinde de, cefâ halinde de “Allâhu ekber” deriz. Şaşırdığımızda, Allah’ın en büyük oluşunu hatırlar ve bizi şaşırtan şeyin Allah için çok basit, sıradan bir şey olduğunu bir kez daha hatırlarız. Şok olduğumuzda, bizi şok eden olayın Allah katında daha büyüklerinin olduğunu dile getirmek için tekbir getiririz. Hayran olduğumuzda, hayretimizi esere değil; o eserin sahici müessirine, yönelttiğimizi tekbirle ifade ederiz.

Şüphesiz âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ her şeyden yücedir ve büyüktür. “Kibriyâ”  yani her türlü yücelik ve büyüklük O’nun Rabliğinin gereğidir. Mü’minler, iman ederek bu büyüklüğü tasdik ederler. Onlar Allah’ın büyüklügü (kibriyâsı) karşısında istikbar edip büyüklük taslamazlar, kibir göstermezler. Mü’minler, Allah Teâlâ’nın kendilerine hidâyet lütfetmesinden dolayı Allah’ı tekbir ederler, “Sen en büyüksün” derler. Büyüklük (kibriyâ) kelimesi neyi ifade ediyorsa, büyüklükten ne kast ediliyorsa hepsinin Allah’a ait olduğunu ilân ederler. İşte “tekbir”, Allah’ın her şeyden üstün, ulu, azamet sahibi ve büyük olduğunu söylemenin adıdır. Neticede Allah’ı yüceltmek, yani tekbir getirmek zikir /tesbih eylemi kapsamına girer.

5)TAHMÎD:  Hamd etmeye  tahmîd denir. Hamd, birini güzel vasıfları ve iyi fiilleri sebebiyle övmek anlamına gelmektedir. Bu kelime “medih”ten daha özel, şükürden daha genel bir mâna ifade ettiği kabul edilir. Nimet ve ihsan mukabilinde olan şükür, Allah’ın lütuf ve nimetlerinin şuuruna vararak, bunların karşılığında hürmet, huşû ve itaatte bulunmaktır. Hamd ise bir şahsın kendi zâtında sahip olduğu vasıflar ve yaptığı fiillerin tamamına râci olduğundan daha geniş mânalı bir övgüye işaret eder.[21]

Kur’ân’ın birinci sûresi olan Fâtiha’nın ilk âyeti hamd olayının kime ait olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir”(Fâtihâ, 2)  Buna göre hamd sahibi bellidir. İnsanlar kendi görüşlerinden hareket ederek başkalarına hamd edemezler. Kur’ân-ı Kerim bu gerçeği başka bir âyette söyle dile getirmektedir: “Başlangıçta da sonda da hamd yalnızca Allah’a aittir.”(Kasas, 70)  Hamd, eşi ve benzeri olmayan ilâhî rahmetin hakkıyla övülmesi, o rahmetin sahibinin hakkıyla yüceltilmesidir. Görüldüğü gibi hamd Allah’a karşı bir şükür ve tesbih olmaktadır. Bu yüzden zikir ve hamd çok yakın bir ilişki içerisindedir.

6) TEHLÎL: Tehlîl, “Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka ilâh yoktur)” sözünü söylemek demektir.

Bu kelime, bilindiği gibi “kelime-i tevhid” olarak da adlandırılır. Tevhid, İslâm’ın temelidir. Allah’tan başka hiçbir ilâhın olmadığını, hâkimiyet, üstünlük, yaratıcılık ve ilâhlığın ancak Allah’a ait olduğunu kalp ve dil ile söylemeye tehlîl denir.[22]

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, günde yüz defa tehlîl’i okumayı/zikretmeyi tavsiye etmiş ve bunun, büyük sevapların kazanılmasına ve çeşitli günah ile zararların giderilmesine vesile olduğunu açıklamıştır. Aslında buradaki yüz sayısı, çokluğa işarettir. İhlâsla bol miktarda tehlîl okumanın faziletini ifade etmektedir. Yine diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: “Zikrin en faziletlisi; ‘lâ ilâhe illâllah’, duânın en faziletlisi de el-hamdü lillâh’tır.”[23]

Sonuçta;  Zikir kavramı başta tesbih ve duâ kavramları başta olmak üzere şükür, takdîs, hamd ve tehlîl kavramlarıyla yakın bağlantılıdır. (Devam Edecek)

DİPNOTLAR:

[1] Buhârî, Deavat, 66

[2] Müslim, Salâtu’I-Musafirin, 211

[3] Tirmizi, Deavat, 5,

[4] Müslim, Zikir, 4

[5] Muâz b. Cebel milâdî 601 veya 603 tarihinde dünyaya geldi. Medine’de Hazrec’in Benî Udey koluna mensuptur. I. Akabe Biatı’ndan sonra Rasûlullâh tarafından İslâm dinini yaymak üzere Medine’ye gönderilen muallim Musab b. Umeyr ve ona destek olan diğer bir Medineli Es‘ad b. Zürâre’nin gayretleri neticesinde 18 yaşında iken İslâm ile şereflendi. Bedir Gazvesi başta olmak üzere Huneyn ve Tâif dışındaki bütün gazvelere katıldı ve bunlarda kabilesinin bayraktarı veya temsilcisi oldu. Mekke fethinin ardından Rasûlullâh Huneyn Gazvesi’ne giderken onu Mekke’ye önce emîr, ardından Kur’an ve dinî bilgiler muallimi tayin ettiği için Huneyn ve Tâif gazvelerine iştirak edemedi. Rasûlullâh, hicretin 9. yılı Rebîülâhirinde (Ağustos 630) Muâz’ı Ebû Mûsâ el-Eş‘arî ile birlikte Yemen’e elçi, zekât memuru ve kadı sıfatıyla gönderdi. Muâz b. Cebel ilme düşkünlüğü ve Rasûlullâh’a bağlılığıyla meşhur olmuş bir sahabidir. Sürekli olarak Rasûlullâh’ın yanında bulunmaya özen göstermiş, özellikle fıkhî konularda sık sık sorular sormak suretiyle kendisinden bilgi alma gayreti içinde olmuştur. Rasûlullâh onun şahsına duyduğu muhabbeti sık sık ifade etmiştir. Muâz b. Cebel, 17 (638) yılında Ürdün’de Kusayru Hâlid’de Amvâs tâunu diye bilinen veba salgınında iki oğlu ve iki hanımıyla birlikte öldü. Bu tarih 18 (639) olarak da zikredilmiştir. Bugün İrbid vilâyetine (muhâfaza) bağlı Ağvârüşşimâliye livâsında kendi adıyla anılan köyde bulunan kabri üzerine küçük bir mescid ve türbe yaptırılmıştır. Hayatı hakkında bakınız: Türkiye Diyânet İslâm Ansiklopedisi, c.30, s. 338-339,  İstanbul, 2005

[6] Nesâi, Sehv, 60

[7] Ahmed bin Hanbel, Müsned, c.5, s.247

[8]  Buhârî, Ezan, 36; Tirmizî, Zühd, 53

[9]  Buhârî, Tevhid, 43;  İbn Mâce, Edeb, 53

[10] Tirmizî, Deavât, 8,

[11] Tirmizî, Fedâilu’l-Kur’an, 25

[12] Müslim, Zikir, 25; Tirmizî, Deavât, 129.

[13] Müslim, Zikir, 25

[14] Vezire Yaman, İtikadî Açıdan Zikir Kavramı, s.40, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2010

[15] Gezim Dungaj, Kur’anda Tesbih Kavramı, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2006

[16] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, ‘Tesbih’ maddesi, c.6, s.192, Şâmil yayınları, İstanbul, 1994.

[17] Türkiye Diyânet İslâm Ansiklopedisi, ‘Dua’ maddesi, c.9, s.529, İstanbul,1994.

[18] Şâmil İslâm Ansiklopedisi,  c.6,  s. 62, Şâmil Yayınevi, İstanbul, 1994

[19] Gezim Dungaj, Kur’anda Tesbih Kavramı, s.10

[20] el-İsfehâni, Mu’cemu Mufredâti Elfâzi’l-Kur’ân, “k-d-s” md.

[21] Türkiye Diyânet İslâm Ansiklopedisi, ‘Hamd’ maddesi, c.15, s.442, İstanbul,1997

[22] Şâmil İslâm Ansiklopedisi,  ‘Tehlil’ maddesi, c.6,  s. 163.

[23] İbn Mâce, “Edeb”, 25; Tirmizî, “Deavât”, 9.