Yazı dizimizin önceki bölümünde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in zikir ibâdetini nasıl icrâ ettiğini örneklerle açıklamış ve İmam Şâtıbî’nin: “Selefi sâlihîn kendi aralarında Kur’an okuyup ilim müzakeresi yaparlardı. İşte bu, zikir meclislerinden bir meclistir. Zikir maksadıyla toplanmak da böyledir… Fakat onlar koro halinde zikir yapmak için toplanmamışlarsa böyledir. Bir topluluk,  Allah’ın nimetlerini anmak veya ilim sahibi kişilerse aralarında ilim müzakere etmek veya içlerinde bir âlim varsa onun etrafında ilim öğrenmek için oturdukları veya birbirleriyle Allah’a nasıl itaat edileceği, isyandan nasıl sakınılacağını müzâkere etmek üzere toplandıkları zaman, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabı arasında yaptığı, sahabe ve tâbiinin de aynısını uyguladığı meclisler gibi olacağından bu meclislerin hepsi zikir meclisi olacaktır… İşte gerçek manada zikir meclisleri bunlardır. Kendilerinin tasavvuf yolunu izlediğini iddia eden o fakirlerden en bidat ehli olanları, Allah Teâlâ böyle meclislerden mahrum bırakmıştır. Bu tür sûfîler sapıtmışlar ve kendileri gibi câhillerin peşinden gitmişlerdir. Kur’an âyetlerini ve Hadisleri okumaya başlamışlar, fakat onları da ilim sahiplerinin söylediklerine göre değil, kendi kafalarına göre yorumlamışlardır. Sırât-ı müstakimin dışına çıkmışlardır.”[1] şeklindeki vecîz ifâdeleriyle sonlandırmıştık.

Bu bölümde de Sahabe-i Kirâm’ın ve Selef-i Sâlihîn’in bu konuya yaklaşımlarını nakledeceğiz:

Hâkim İbnu’l Mubârek haber verdi ki, Amr b. Yahya şöyle dedi: “Babamı, babasından  (naklen)  şöyle rivâyet ederken duydum:  (Babam) dedi ki: Sabah namazından önce Abdullah b. Mes’ûd[2]‘un kapısının önünde otururduk. Çıktığında, onunla beraber mescide giderdik. Neyse (bir gün) Ebû Mûsâ el Eş’arî  yanımıza geldi ve; ‘Ebû Abdirrahmân (Abdullah b. Mesûd’un lakâbı) şimdiye kadar yanınıza çıktı mı?’ dedi. ‘Hayır’ dedik. O da bizimle beraber oturdu. Nihâyet Abdullah çıktı. Çıkınca toptan ona ayağa kalktık. Sonra Ebû Mûsâ ona şöyle dedi: “Ey Ebû Abdirrahmân! Biraz önce mescidde yadırgadığım bir durum gördüm. Ama yine de, Allah’a şükür, hayırdan başka bir şey görmüş değilim. Abdullah: ‘Nedir o?’ diye sordu. O da; ‘Yaşarsan birazdan göreceksin’ dedi (ve) şöyle devam etti: “Mescidde halkalar halinde, oturmuş, namazı bekleyen bir topluluk gördüm. Her halkada (idareci) bir adam,  (halkadakilerin) ellerinde de çakıl taşları var.(idareci):”Yüz defa Allâhu Ekber deyin” diyor, onlar da yüz defa Allâhu Ekber diyorlar. Sonra, yüz defa Lâ İlâhe İllallah, deyin diyor, onlar da yüz defa Lâ ilâhe İllallah diyorlar. Yüz defa Subhânallah deyin diyor, onlar da yüz defa Subhânallah diyorlar.” Abdullah b. Mes’ûd : ‘Peki onlara ne dedin?’ dedi. ‘Senin görüşünü bekleyerek veya ‘senin emrini bekleyerek’ onlara bir şey söylemedim.” dedi.  Dedi ki; “onlara kötülüklerini hesap etmelerini emredip  (bununla) iyiliklerinden hiçbir şeyin de zâyi edilmeyeceğine dair onlara güvence verseydin ya!” dedi. Sonra gitti, biz de onunla beraber gittik. Nihâyet o, bu halkalardan birine geldi, başlarında durdu ve şöyle dedi: “Bu, yaptığınızı gördüğüm nedir?”  Dediler ki; “Ey Ebû Abdirrahmân! Bunlar çakıl taşları. Onlarla Allâhu Ekber, Lâ ilâhe İllallah ve Subhânallah deyişleri sayıyoruz.” Bunun üzerine Abdullah b. Mes’ûd dedi ki; “Artık kötülüklerinizi sayıp (hesab edin)! Ben, iyiliklerinizden hiç bir şeyin zâyi edilmeyeceğine kefilim. Yazıklar olsun size! Ey Ümmeti Muhammed, ne çabuk helak oldunuz! Rasûlullah  sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu sahâbesi içinizde hâlâ bolca bulunmakta. İşte onun elbiseleri, henüz eskimemiş; kapları, (henüz) kırılmamış. Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki, sizler kesinlikle ya Muhammed’in dininden daha doğru yolda olan bir din üzerindesiniz (ki bu imkânsızdır) veya bir sapıklık kapısı açmaktasınız.” Onlar; “Vallahi, ey Ebû Abdirrahmân, biz, başka bir şey değil, sadece hayrı (elde etmeyi) istedik” dediler. O da şöyle karşılık verdi; “Hayrı (elde etmek) isteyen niceleri vardır ki onu hiç elde edemeyeceklerdir. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bize haber vermişti ki; “Kur’an’ı okuyacak olan bir topluluğun bu okuyuşları sadece dilde kalacak, onların köprücük kemiklerini ileriye geçmeyecek. Vallahi, bilmiyorum, belki onların çoğu sizdendir.”  Sonra Abdullah onlardan yüz çevirdi. Amr b. Yahya’nın dedesi: Amr b. Selime, bundan sonra şöyle dedi: Bu halkalardaki  (insanların)  tamamını, Nehrevân olayında, Haricîlerin yanında bize karşı vuruşurken gördük.”[3]

Ebu’l-Bahterî anlatıyor: “Bir adam Abdullah İbni Mes’ûd’a: “Bir kaç kişi akşam namazından sonra camide oturup içlerinden bir onlara “şu kadar Allâhu Ekber” şu kadar “Subhânallah” şu kadar “Elhamdu Lillâh” deyiniz, diyor dedi.  İbn Mesud: Öyle mi? dedi. Adam: Evet, dedi. İbn Mes’ûd: “Toplanıp bu işe başladıkları zaman gel bana bildir, dedi. Adam haber verince kalkıp mescide gitti. Üzerinde bir aba vardı. İbn Mesud sert mizaçlı birisiydi. Adamların zikrini işitir işitmez: ‘Ben Abdullah b. Mes’ûd’um. Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah’a yemin ederim ki, bid’at bir iş ortaya atmışsınız. Buna hakkınız yoktur. Siz, Rasûlullah’ın ashabından daha mı iyi biliyorsunuz?’ dedi. İçlerinden Mud’ad adında birisi: ‘Vallahi biz bid’at işlememişiz ve ashabından daha iyi biliriz diye de bir iddiamız yoktur’, dedi. Amr b. Utbe’de: -‘Ey Ebu Abdurrahmân, Allah’tan af dileriz’, dedi. İbn Mes’ûd: –‘Sünnete sarılın, ondan ayrılmayın, Allah’a yemin ederim ki, sünnetten ayrılmazsanız ileriye doğru yol alırsınız. Eğer sağa sola saparsanız apaçık bir sapıklığa düşmüş olursunuz.’ dedi.” [4]

Amr b. Abdullah b. Zübeyr rivâyet ediyor: Bir gün eve geç geldim, babam Abdullah bin Zubeyr[5] nerede olduğumu sordu. Ben de : “Bazı insanlar gördüm ki onlardan daha hayırlısını görmemiştim. Oturmuş zikir yapıyorlardı. Kimisi titriyor ve o kadar cezbeye tutuluyorlardı ki Allah korkusundan düşüp bayılıyorlardı onları görünce yanlarında oturdum” dedim. Babam: “Hayır, onlarla bundan sonra beraber oturma” dedi. Onun bu sözünü yadırgadığımı anladı ve : “Ben Rasûlullâh’ı gördüm. Ebu Bekir’i, Ömer’i Kur’an okurken gördüm onlardan hiçbiri cezbeye tutulmuyor ve düşüp bayılmıyordu. Acaba senin gördüğün bu kimseler Ebu Bekir’den, Ömer’den daha mı fazla Allah’tan korkuyorlar” dedi. Düşününce babamın dediğinin doğru olduğunu anladım ve bir daha onların yanında oturmadım.[6]

Gördüğümüz gibi Ashab zamanında da bugünkü gibi uygulamalara benzer şeyler (toplu şekilde zikirler) yapılmış ama Sahabe-i Kirâm, Rasûlullâh’dan böyle bir şey görmediği için o uygulamayı durdurmuştur. Zaten yapılması gereken de buydu.

Sahâbe-i Kirâm’dan seçkin kişilerden rivâyetleri aktardık. Burada şöyle bir itiraz gelebilir: “Hz.Ebûbekir, Hz.Ömer, Hz.Osman ve özellikle Hz.Ali’ye nispet edilen rivâyetlere göre Rasûlullâh, ilk dört halifeye değişik usûllerle zikir telkinin­de bulunmuştur. Zikir telkininden maksat, intisâb edilen şeyhten Rasûlullah’a kadar olan ruhlarla müridin manevî irtibat kurmasıdır. Rasûlullâh’ın özellikle dört arkadaşına yaptığı bu telkinler, daha sonra Sıddîkiyye, Kübreviyye, Nûrbahşiyye ve Cehriyye isimleriyle ekollere ayrılmıştır. Bu ekolleri inceleyecek olursak:

1- Sıddıkîyye: Bu ekolun kendisini dayandırdığı sahâbe Hz. Ebû Bekir’dir. Bu zikir hâfî zikirdir. Rasûlullâh’ın bu zikri telkin edişi şöyle nakledilir: “İki cihan güneşi, Hz: Ebû Bekir’e hafi zikri telkin ederken oturmuş, gözlerini yumarak, Hz. Ebû Bekir’in kulağına üç kere kelime-i tevhidi telkin etti.

2- Kubreviyye: Bu ekolle ilgili olarak da Hz. Ömer’in müslüman olduğunu açıkladığı sırada Rasûlullâh’ın O’na telkin ettiği zikir rivâyet edilir. Burada Rasûlullâh kelime-i tevhîdi cehrî olarak Hz. Ömer’e telkin etmiştir.

3- Nûrbahşiyye: Rasûlullâh’ın Hz. Osmân’a telkin ettiği zikir şeklidir. Bu zikir şeklinde Rasûlullâh ve Hz. Osmân karşılıklı oturarak, sessizce harfsiz ve sözsüz, kalbî bir ifade tarzı ile kelime-i tevhîdi Hz. Osmân’a tâlim ettirdiler.

4- Cehriyye: Rasûlullâh’ın Hz. Ali’ye telkin ettiği söylenen zikir çeşididir. Kelime- i tevhîdi sesli bir şekilde telkin etmesidir.”[7]

Bu iddialara karşı şunları söyleyebiliriz: Bu tür rivâyetlerin tasavvufî eserler dışında hiç bir yazılı eserde yer almadığı tespit edilmiştir.[8] Müslümanlar nezdinde büyük değerleri olan Hulefâ-i Râşidîn’in haklı şöhretini kullanan ve hiçbir mesnedi olmayan bu tür rivâyetlere dayandırılan tasavvufi usûllerin kitabî olmaktan ziyâde şifahî bir geleneğe ve onlara göre hiçbir mûteber hadis kaynağında olmayan sırlı hadis(!)lere dayandığını söylemek mümkündür.

Hicrî 4. asırdan itibaren tarîkat teşkîlatının ortaya çıkışı, aynı zamanda yeni bir zikir anlayışının doğmasına yol açmıştır. Bu tarihten itibaren zikrin şekli, esâsı, muhtevâsı ve kâideleri tesbit edilmeye başlanmış, tarîkattan tarîkata değişen muhtelif zikir biçimleri ortaya çıkmıştır. Bu çalışmalar neticesinde zikirdeki âdâb ve erkân teferruatlı bir şekilde tesbit edilmiştir. Böylece zikir her tarîkatın temel unsurlarından biri olmuştur. Hatta bazı mutasavvıflar “şüphe yok ki Allah’ı zikir en büyüktür” (Ankebût,45) meâlindeki âyete istinâd ederek başlıca ibadetin zikir olduğunu söylerken, diğerleri, en mühim olan zikrin namazın içindeki zikir olduğunu ifade etmişlerdir. İster mutlak mânada, ister namazdaki zikre tahsis edilmiş olsun, zikrin ehemmiyeti ve değeri bu kadar artınca, zikir meclislerine olan rağbet çoğalmış ve yaygınlık kazanmasına yol açmıştır. Başlangıçta zikir, Müslümanlardan belli bir zümreye mahsus bir ibadet tarzı olmadığı halde, sonradan zikir denilince maalesef ki sadece mutasavvıflar hatıra gelir olmuştur.

Zikir kavramını fıkıhta ifade ettiği mânânın dışında anlamlar yüklenerek kullanılmıştır. İbadet yerine zikir kavramı oturtulmuş, yani insanların duâsı, tövbesi ve niyâzı esas alınarak her tarîkat bu duygularını ifade etmek üzere kendine göre zikir âyinleri oluşturmuş ve böylece dinde resmi ibadetler olarak kabul ettiğimiz merasimlerin geride kaldığı yeni bir anlayış meydana çıkmıştır.

İlk dönem sûfilerde toplu zikirler yaygın olmamakla beraber tarikatların oluşmaya başlayıp kurumsallaşmalarıyla toplu zikirler de icra edilmeye başlamıştır. Zamanla belli âdâb ve erkânı olan tarikat zikirleri meydana gelmiştir. Toplu zikirler tarikatlara göre farklılık arz ettiği için değişik isimlerle adlandırılmışlardır. Bunlardan meşhur olanlar şunlardır:

Semâ’: Arapça (s-m-a) kökünden gibi bir masdar olup işitmek, duymak, dinlemek, işitilen söz, iyi şöhret ve iyi anılma anlamınadır. Mecâzen şarkı, nağme, raks, vecd, üns meclisi ve nihâyet yarı dînî mâhiyette “çalgılı ve şarkılı ziyâfet” gibi türlü mânâlara gelmektedir. Bu çeşitli mânâlardan bir kaçı hâriç, diğerlerinin kelimenin eski Arapçadaki “şarkı söyleme veyâ çalgı çalma” mânâsı ile yakından ilgili olduğu açıkça görülmektedir. Kelime lâtif sesler ve tatlı nağmelerle şiir okuyup dinlemek anlamına da gelmektedir. Zamanla sûfîlerin cezbe hâlinde şiir ve ilâhî dinlemeleri ve bu dinleme sırasında vecde gelip kendini tutamayarak sağa-sola bir takım hareketler yapmaları ve ayakta zikir yapmalarına isim olmuştur. İlerleyen dönemlerde Mevlevîlik tarikatının zikrine verilen özel bir mânâya dönüşmüştür.

Raks: Arapça “r-k-s” kökünden türemiş mastar bir kelime olup, sözlükte “oynamak, dans etmek” manalarına gelen bu kavramı İsmail Ankaravî, “muvâzeneli hareketler manzumesi” olarak nitelemiştir. Buna göre raksı, zikir esnasında dervişlerin yaptıkları ölçülü ve ritmik birtakım hareketler olarak tarif etmek mümkündür.[9]

     Devrân (deverân): Arapça “d-v-r” kökünden türemiş bir mastar olup, “dönmek, dolaşmak” manalarına gelir. Tasavvufî bir terim olarak devrân (devir, deverân, çarh etme, hareket), “sesli/cehrî zikir yaparken dönmek ve hareket etmek” demektir. Aynı şekilde, devrân, “bazı tarikatlarda dervişlerin bir halka teşkil ederek dönmek sûretiyle yaptıkları âyin” şeklinde de tarif edilebilir.[10]

Hatm-i hâce: Nakşibendî tarikatının zikrine verilen isimdir. Şeyhin huzurunda oturularak icra edilir. Sessiz olarak yapılır. Herkes okuyacağı dua, âyet ve salavâtı şeyhin işaretiyle okur. Mürit olmayan zikre katılamaz.

Darb-ı esmâ: Halveti tarikatının toplu zikirlerine verdikleri isimdir. Halka halinde oturarak, hafif sallanarak yapılır. Vücûdun hafif hareket etmesi mâsivadan sıyrılmak için bir vesile kabul edilir.

     Zikr-i kıyâm: Rıfâi tarikatının zikrine verilen isimdir. Tarikatın semâhâne denilen mahallinde ayakta ve sesli olarak yapılır.

Semâ, raks ve devrân gibi sûfilerin zikir esnasında yaptıkları bu tür hareketlerin dinen meşrû olup olmadığına dair çeşitli tartışmalar İslam düşünce tarihinin erken dönemlerinde başlamış ve tarih boyunca leh ve aleyhinde olan âlimler olmuştur. Bu tür hareketlerin meşrû olduğunu savunanlar, hadîs âlimlerinin mevzû (uydurma) saydığı şu rivâyetleri delil saymışlardır:

Hz. Enes şöyle anlatır: “Cebrâil (a.s.) bir gün Rasûlullah’a gelip “Yâ Rasûlallah! Senin ümmetinin fakirleri, zenginlerinden yarım gün önce cennete gireceklerdir. Bu yarım gün beş yüz yıla denktir” dediğinde biz Rasûlullâh’ın yanında idik. Buna çok sevinen Rasûlullah “İçinizde bize şiir okuyacak kimse yok mu?” diye sordu. Bunun üzerine bir bedevî, dokunaklı bir şiir okudu. Rasûlullah ve ashâbı vecde gelip tevâcüd edip bir nevi semâ yaptılar, hattâ bu esnâda Rasûlullah’ın ridâsı yere düştü. O mahalde Muâviye b. Ebî Süfyân da bulunmaktadır. Muâviye “Ne güzel oyununuz var ya Rasûlallah!” dediğinde Rasûlullah: “Ya Muâviye! Sevgilisinin zikrini duyduğunda ürpermeyen, kerîm değildir” diye cevap verdi. Bundan sonra da hırkasını dört yüz bölük edip orada bulunanlara taksim etti.”[11]Şeyhulislâm İbn Teymiyye der ki: Meşhur olan bu rivâyet ilim ehlinin ittifakıyla bu hâliyle yalan ve uydurmadır.[12] Aliyyu’l Kârî de “Aslı olmayan rivâyetlerdendir” der.[13]

“Hz. Hamza Uhud savaşında şehîd düşünce kızı Umâme’yi terbiyesi altına alıp büyütmek için amcası oğlu Hz. Ali ile kardeşi Câfer b. Ebi Tâlib ve Zeyd b. Hârise münakaşa ettiler. Bunun üzerine Rasûlullah, Hz. Ali’ye şöyle dedi: Sen bendensin, ben de sendenim. Bu sözden ötürü Hz. Ali heyecana kapılıp raksetti. Câfer’e de şöyle dedi: Senin yaradılışın ve ahlâkın benim yaradılışıma ve ahlâkıma benziyor. Bunun üzerine Câfer de Hz. Ali’nin arkasından raksa başladı.”[14] Rivâyetteki ‘Rasûlullah, Hz. Ali’ye şöyle dedi: Sen bendensin, ben de sendenim’ ve ‘Câfer’e de şöyle dedi: Senin yaradılışın ve ahlâkın benim yaradılışıma ve ahlâkıma benziyor’ kısımları sahih hadislerde yer almaktadır ama ‘Bu sözden ötürü Hz. Ali heyecana kapılıp raksetti’ ve ‘Bunun üzerine Câfer de Hz. Ali’nin arkasından raksa başladı’ kısımları hiçbir sahih hadis kaynağında yer almamaktadır. Bunların indî ve keyfi bir ilâve oldukları anlaşılmaktadır.[15]

Bu rivâyetleri şunun için naklettik. Bir takım tasavvufî kitaplarda ve tasavvufçulara ait internet sitelerinde bu uydurma haberler ‘en sahih hadisler’ gibi lanse edilerek paylaşılmaktadır. Bu tavır büyük bir zulümdür.

Peki, şimdi de semâ, raks ve devrân gibi sûfilerin zikir esnasında yaptıkları bu tür hareketlerle ilgili Kur’an ve Sünneti önceleyen rabbânî âlimlerimizin görüşlerini nakledelim:

Kadı Iyâd, et-Tinnisî’den naklediyor: “İmam Mâlik’in yanında idik. Arkadaşları ve öğrencileri de oradalardı. Nusaybin halkından birisi dedi ki: “Bizim o tarafta ‘sûfiler’ denilen bir topluluk var. Çok yiyorlar, sonra kasîdeler okumaya başlıyor ve kalkıp raks ediyorlar” Bunun üzerine İmam Mâlik dedi ki: ‘onlar çocuk mu?’, soran: “hayır” dedi. “peki, onlar mecnun mu?” diye sorunca adam dedi ki; ‘hayır onlar şeyhtirler ve akıl sahibidirler.’ İmam Mâlik dedi ki: “İslam ehlinden hiç kimsenin böyle yaptığını duymadım.”[16]

İmam Ebu Bekr et-Tartuşî’ye şöyle soruldu: “Bir araya toplanıp Yüce Allah’ı ve Hz. Muhammed’i çokça zikreden, daha sonra ellerindeki çubuklarla derilere vurup raks edip vecde gelen, sonun­da baygın olarak yere düşen; daha sonra yiyecek bir şeyler getirip yiyen sûfilerle birlikte bulunmak câiz midir, değil midir?” İmam Tartuşî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şu şekilde cevap verir: “Bu gibi­lerin izlediği yol bâtıldır, bilgisizliktir, dalâlettir. İslâm ancak Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün sünnetidir. Raksedip vecde gelmeyi ilk icad edenler, böğürtüsü olan cansız bir buzağıyı kendilerine put yapan Sâmirî ve ona uyanlardır. Bunlar o buzağının etrafında raksedip vecde gelirlerdi. O bakımdan böyle bir şey kâfirle­rin ve buzağıya tapanların yoludur. Sopa ile vurmaya gelince: Bunu ilk kulla­nanlar ise Müslümanları Yüce Allah’ın Kitabına uymaktan alıkoymak isteyen zındıklardır. Rasulullah, ashab-ı kiramı ile birlikte oturduğunda onlar va­karlarından dolayı başları üzerinde adeta (uçmaya hazır) bir kuş varmış gibi otururlardı. O bakımdan yöneticinin ve onun adına görev yapanların, böylelerinin mescitlerde ve başka yerlerde âyin yapmalarına engel olmaları gerekir. Al­lah’a ve ahiret gününe iman eden bir kimsenin onlarla birlikte olması ve bâtıl­ları üzere kendilerine yardımcı olması helâl değildir. Mâlik’in, Ebû Hanife’nin, Şâfi’nin ve başka Müslüman önder ilim adamlarının görüşü budur. Başarı Al­lah’tandır.”[17]

Şeyhulislam Zekeriya el-Ensârî, fetvâlarını ihtivâ eden eseri  ‘el İ’lâm vel İhtimâm’da der ki: “Soruldu; Semâ haram mıdır?” Cevap; semâ iki çeşittir; birincisi; Kur’an, hadis, manzum veya nesir güzel sözler dinlemek gibi güzel olan semâ. Nitekim vecd ve gaybet bununla hâsıl olur. Rivâyete göre bir sûfî, okuyucunun; “Ey mutmain olmuş nefs! Dön Rabbine!”(Fecr, 27) âyetini okuduğunu duyunca bu âyeti tekrar edip durmuş ve demiş ki; “kaç defâdır dön diyorum dönmüyorsun” Bunun üzerine büyük bir çığlık atıp ruhunu teslim etmiş. İşte böyle semâ caiz, hatta müstehaptır. Özellikle âhiret işlerini hatırlamaya sebep olursa. Allah Teâlâ’nın kavli buna işaret ediyor; “Sözü dinleyip ona en güzel şekilde uyan kullarımı müjdele!” (Zümer, 18) Yani; kişi, güzel söz ve kötü söz dinleyen topluluk ile oturursa, güzeli söyler ve kötüyü terk eder. Bu, âyetin birinci îzâhıdır. İkincisi; Sözü yani; Kur’anı dinleyip ona en güzel şekilde uyanlar; yani helâlini yapan, haramından sakınan demektir. Üçüncüsü; Sözü, yani Kur’anı dinleyip ona en güzel şekilde uyan, yani; affı tercih eden demektir. Zira Kur’anda kısas da vardır, affetmek de. Af bu ikisinin en güzelidir.

İkinci tür semâ; şu zamanda yaygın olan ve yukarda anlatılan ile alakası olmayan, haram ve yakışıksız şeyler içeren, heybet ve vakârı gideren semâdır ki, tembellikten zevk alan, câhilliğin kendilerine gâlip geldiği, dinlerini oyun ve eğlence edinen topluluğun işleridir. Gaflet ve şarkı ile vakitlerini harcarlar, haram olan müzik ve semâya bağlanırlar, tabiatın reddettiği şeyler dinlerler. Onlar eğlence ile ve müzik ile bilinip çağrılırlar. Yediklerinin çoğu haram ve şüphelidir. Tıka basa midelerini doldururlar. Sonra onları harekete getirmek üzere, birileri kadınları vasfeden şiirler düzer. İşte o zaman büyüklerle küçükler birbirine karışır, kimi el çırpar, kimi ayakları üzerinde rakseder, kimi coşar, kimi kolunu sallar, hayvanlar gibi dönerek yürür, kimi eşek sesi gibi bir sesle anırır, inler. Şayet orada güzel bir kadın veya tüysüz bir genç olsa, çoğunluğu âsî şeytanlara döner, ona bağlanır ve vecde gelirler. Hatta mutasavvıfların çoğu bunun mendûb olduğuna inanıyor. İcmâ ile bu bozukluktur, âlimlerden hiç biri bunu söylememiştir.

Bilakis Kitap, sünnet ve imamların sözleri bunların haram olduğunu ortaya koymaktadır. Herkesin bu haramları ortadan kaldırmak için çalışması vâcibdir.”[18]
Raks ve semâ mevzuunda İmam-ı Rabbânî[19] der ki: “Bilesiniz ki; raks ve semâ hakikatte, boş işler sınıfına ve oyun kategorisine dahildir. Allah Teâlâ’nın, ‘İnsanlardan bazıları (bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve bir eğlence için) boş sözü satın alır’ (Lokman, 6) âyeti de tegannî (şarkı-türkü söyleme)yi yasaklamakla ilgili nâzil olmuştur. Nitekim İbn Abbas  radıyallâhu anhumâ’nın talebesi ve Tâbiîn’in büyüklerinden Mücâhid, ‘boş sözden maksat tegannîdir’ demiştir. Medârik tefsirinde ‘boş söz , (mâlâyani -boş ve faydasız) gece sohbetleri ve tegannîdir’ diye geçmektedir… Ebû Nasr ed-Debbûsî’nin Kâdı Zahîruddîn Harzemî’den şu nakli anlatılmaktadır: “Mugannîden veya başkasından tegannî dinleyen veya haram bir işi görüp, inanarak veya inanmayarak onu güzel bulan/tasvip eden kişi, derhal dinden çıkmış olur. Zira şerîatın bir hükmünü bâtıl görmüş sayılır. Şerîatın hükmünü bâtıl görene kişi de, hiçbir müçtehide göre mü’min sayılmaz. Allah Teâlâ onun itaatını kabul etmez, sevaplarını da geçersiz addeder. Allah Subhânehû bizleri böyle bir durumdan korusun.

Tegannînin haram olduğuna dair âyetler, hadisler ve fıkhî rivâyetler sayılamayacak kadar çoktur. Buna rağmen bir kişi tegannînin helâlliğine dair mensuh (hükmü kalkmış) bir hadis veyâ şâz (hükümsüz) bir rivâyet naklederse, bunu dikkate almamak gerekir. Çünkü hiçbir vakit hiçbir müftü, tegannînin helâl olduğuna dair fetva vermemiş, raksı ve ayaklarla tepinmeyi caiz görmemişlerdir. Nitekim büyük imam Ziyûddîn Şâmî’nin ‘Mültekat’ isimli eserinde de böyle geçmektedir. Sûfîlerin ameli/yaptıkları-işledikleri helâllik veya haramlık noktasında bir delil teşkil etmez. Sûfîleri bu işlerinden dolayı mazur görmemiz, kınamayıp durumlarını Allah Teâlâ’ya havale etmemiz, onlara yeterli gelmiyor mu? Bu hususta mûteber olan, İmam Ebû Hanîfe’nin, İmam Ebû Yusuf’un ve İmam Muhammed’in sözleridir/içtihatlarıdır. Şiblî’nin ve Ebû Hüseyin Nûri’nin sözleri/yaptıkları değildir. Bugünün yetersiz sûfîleri, semâ ve raksı dinleri ve milletleri/şerîatleri yapmışlardır. Bu noktada şeyhlerinin amelini delil görmüş; bu işleri itaatleri ve ibâdetleri olarak kabul etmişlerdir. ‘Onlar o kimselerdir ki, dinlerini boş iş ve oyun edinmişlerdir.’ (En’âm,70)

Yukarıdaki rivâyetten anlaşılmıştır ki, haram bir işi güzel gören bir kimse Müslümanlar zümresinden çıkar, mürted olur. İyi düşünmek gerekir; semâ ve raks meclislerini/toplantı ve gösterilerini yüceltmenin, hatta bunu itaat ve ibâdet görmenin şenaati/çirkinliği nasıl olur?!”[20]

İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye der ki: “Bu şekilde böyle bir semâ haramdır, çirkindir. Müslümanlardan hiçbir kimse onu mubah görmez. Yüzünden hayâ perdesini ve din örtüsünü sıyırıp atmış, Allah’a, Rasûlüne, dinine ve kullarına karşı açıkça çirkin işler kimseden başkası onu güzel görmez. Bu gibi hususları kapsayan bir semânın çirkinliği insanların fıtratında da yer etmiş bulunmaktadır. O kadar ki kâfirler bile bundan ötürü Müslümanları ve dinlerini ayıplamaktadırlar. Evet, Müslümanların havassı ve İslam dini akıl ve din hususunda mahrem kadınlar ve çocuklar hakkında pek çok mefsedete sebep olan bu semâdan beridir, uzaktır. Böyle bir semâ dini ne kadar ifsad etmiş, kaç sünnetin ölümüne sebep olmuş, kaç tane hayâsızlık ve bid’atin canlanmasına sebep olmuştur kim bilir? Şayet bu semânın Kur’an’ın, Kur’an ehlinden dinlenmesinin ağır görülmesi ve semâlarından önce Kur’an okunduğu takdirde uzun gelmesi ve ayetleri karşısında kör ve sağır gibi geçip gitmeleri dışında hiçbir kötülüğü olmasaydı bile bu kadarı yeterdi. Hatta Kur’an okunmasında hazır bulunanların çoğu ya da onlardan çoğu kimse Kur’an’ı dinlemez, anlamlarını doğru dürüst fark etmez, Kur’an okunduğu vakit seslerini kısmazlar bile…”[21]

Çağımızın Rabbânî âlimlerinden Abdulfettâh Ebû Gudde’nin şu vecîz değerlendirmesiyle sözlerimizi sonlandıralım: “Âlimlerin bir kısmı, ister münferid olsun, ister ce­maatle olsun cehrî zikrin yasak oluşuna hükmetmişlerdir. Fakat İmam Leknevî’nin bu kitapta, ondan önce de Suyûtî’nin araştırıp benimsedikleri gibi bu hususta doğru olan, usûllere uygun olması şartıyla câiz ve meşrû olması­dır. Bilinmeli ki bu iki âlimin yazıp benimsedikleri durum, meşrû olan zikir hakkındadır. Ama bazı insanların tertipli ve düzenli hareketlerle, hoş, coşturucu sözlerle, atlayıp sıçrayarak, ileri-geri gidip gelerek yaptıkları zikir yasakla­nan zikirdir. Akl-ı selim bundan nefret eder. Allah’tan kor­kan bir kalp bundan kaçınır. Büyük tabiî Said b. el-Müseyyib’in de dediği gibi: “Kalp Allah’tan korkarsa âzâları da korkar.”

Bu zikir, selefi sâlihîn döneminde, hayrı bilinen asır­da yaşayan selefin yaptığı zikir değildir. Bu sıçrama ve ha­reketleri, ‘Düşüncemizi Allah’tan başka şeylerle meşgul etmeyi önlemek içindir’ gibi basit açıklamalarla irdelemek ve haklı çıkarmak hiç de uygun değildir. Böyle bir açıklama selefin yaşantısına göre reddedilmiştir. Hâlbuki onlar dü­şünce ve kalplerini korumada ve onları Allah ile meşgul kılmada bizden daha çok hırslı idiler. Onlar böyle yapma­dılar. Hatta onlara bu şekildeki zikir anlatıldığı vakit onu şiddetle reddettiler. Bunlar kendilerine tâbi olunan ve mü­racaat edilen imamlarımızdandır.

Mutasavvıfların bu konuda sürekli yapa geldikleri şey ise haram olduğunda ihtilaf edilmeyen kâbilindendir. Bu­nunla beraber, şehevî arzularına bürünenler, hayra yönel­mek isteyenlerden daha çok ortaya çıkmaktadır. Hatta bunların çoğu mecnun ve çocuksu hareketler göstermeye başlıyor. Öyle ki çeşit çeşit parça parça uyduruk hareketleri ard arda ekleyerek raks ediyorlar. Bu durum, bir kısım yüzsüz, arsız grubun bunu Allah’a yaklaşmak ayrıca sâlih amel olarak nitelendirmesine, böylece iyi yüce hallere erecekleri gibi bir görüşe kapılmalarına kadar gidi­yor. Hâlbuki bunun, zındıkların işleri, sahtekârların sözleri olduğu apaçık bir gerçektir. Allah yardımcımız olsun.”[22]

NOT: Rahmet, mağfiret ve bereket ayı Ramazan-ı Şerifin içindeyiz. Ramazan-ı Şerif ayınızı ve içindeki Kadir gecenizi şimdiden tebrik ediyor, idrak edeceğimiz Ramazan Bayramının da hayırlara vesile olmasını, bu mübarek bayramın, Müslümanların dirilişine, vahdetine, güçlenmesine ve kurtuluşuna vesile olmasını şanı yüce Rabbimden niyaz ediyorum.

(Devam Edecek)

DİPNOTLAR

[1] İmam Şâtıbî, El- i’tisâm (Bid’atler Karşısında Kitap ve Sünnete Bağlılıkta Yöntem), c.2, s. 269-271,  Kitap Dünyası Yayınları, Konya,  2011

[2] İlk Müslümanlardan biri, Kûfe tefsir ve fıkıh mekteplerinin kurucusu. Fakir bir ailenin çocuğu olduğu için İslâ­miyet’e girmeden önce pek tanınmayan Abdullah b. Mes’ûd, çocukluğunda Ukbe b. Ebû Muayt’ın sürülerine çobanlık yaptı. Hz. Hatice ve Hz. Ali’den sonra İslâmiyet’i kabul eden üçüncü kişi oldu­ğu söyleniyorsa da bizzat kendisi, altın­cı Müslüman olmaktan şeref duyduğu­nu belirtmektedir. Mekke’de diğer Müslümanlarla bir­likte o da müşriklerin eziyet ve işkence­lerine mâruz kaldı ve bundan kurtulmak için Habeşistan hicretlerine katıldı. Rasûlullâh’dan sonra Kabe’de aşikâre Kur’an okuyan ilk sahâbî olan Abdullah b. Mes’ûd, aynı zamanda Medine’ye ilk hicret edenler arasında yer aldı. Kaynaklar onun Rasûlullâh zamanındaki bütün savaşlara katıldığını bildirmektedir. Güzel sesliydi ve çok güzel Kur’an okurdu. Sahabe arasında ahlâk ve yaşayışı bakımından Rasûlullâh’a en çok benzeyen bir kimse olarak kabul edilirdi. Rasûlullâh ‘ın hayat tarzını, kıyafetini, ahlâk ve tavırlarını örnek almada son derece gayret göste­rirdi. Rasûlullâh ‘ın vefa­tından sonra meydana gelen ridde olaylarında Medine’nin savunulması ve stratejik noktalarının korunması mak­sadıyla, Halife Ebû Bekir tarafından seçilenler arasında o da yer almıştır. İbn Mes’ûd, Hz. Ömer tarafından Kû­fe kadılığı ve beytülmâl idaresi ile gö­revlendirildi. Kûfe’de resmî vazifesi yanında ilmî faaliyeti ve yetiş­tirdiği talebeler vasıtasıyla Kûfe tefsir ve fıkıh mekteplerinin de temellerini atmış bulunan Abdullah b. Mes’ûd, da­ha sonra Hz. Osman tarafından Medi­ne’ye çağrıldı. Me­dine’de bir süre kaldıktan sonra hasta­landı ve altmış yaşını geçmiş olarak ve­fat etti. Cenaze namazı Hz. Osman veya Ammâr tarafından kıldırıldı ve Bakî’ Mezarlığı’na defnedildi. Rasûlullâh, İbn Mesûd’u şöyle övmüştür: “Kur’an’ı şu dört kişiden öğreniniz: İbn Ümmü Abd (İbn Mes’ûd), Muâz b.Cebel, Übey b. Kâ’b ve Sâlim” (Buhârî, Fezâ’ilü’l-Kur’ân, 8). İbn Mes’ûd, gerek ilk dönemde Müs­lümanlığı kabul edişi, gerekse Rasûlullâh ‘la olan yakın münasebeti sebe­biyle ondan birçok hadis duymuş ve ri­vayet etmiştir. Ayrıca Hz. Ömer, Osman, Ali ve diğer sahâbîler vasıtasıyla rivayet ettiği hadisler de vardır. Kendisinden de Ebû Mûsâ el-Eş’arî, İbn Abbas, İmrân b. Husayn, Câbir b. Abdullah, Enes b. Mâlik gibi birçok sahâbî ile Alkame b. Kays, Mesrûk, Esved b. Yezîd, Abîde es-Selmânî, Amr b. Surahbil, Haris b. Kays vb. büyük tabiiler rivâyette bulun­muşlardır. Ondan gelen 848 kadar hadisin büyük bir kısmını bizzat Rasûlullâh’tan rivâyet etmiştir. Hayatı hakkında geniş bilgi için bakınız: Türkiye Diyânet İslâm Ansiklopedisi, c.1, s.114-117, İstanbul, 1988.

[3] Dârimî, Mukaddime, Bab 1, Hadis no: 210; Taberâni, Mu’cemu’l Kebîr, c.9, s.  125; Taberânî bunu hasen bir isnad ile rivayet etmiştir.

[4] M. Yusuf Kandehlevî, Muhtasar Hayâtu’s Sahâbe, s.498, Ravza Yayınları, İstanbul, 1993

[5] Abdullah b. ez-Zübeyr b. el-Avvâm el-Kureşî. Emevî hânedanına karşı halifeliğini ilân eden ve abâdileden biri olan sahâbî. Babası aşere-i mübeşşereden Zübeyr b. Avvâm, annesi Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ’dır. Hicretin ikinci yılı zilkâde ayında (Mayıs 624) Medine’de doğdu. Muhâcirînin Medine’de dünyaya gelen ilk çocuğu olması dolayısıyla doğumu büyük bir sevinç uyandırdı ve adı Rasûlullâh tarafından konuldu. Henüz çocuk denecek bir yaşta babası ile birlikte Suriye’nin fethine katıldı ve Yermük Savaşı’nda bulundu. Halife Osman, Hz. Ebû Bekir tarafından mushaf haline getirilen Kur’ân-ı Kerîm’in nüshalarını çoğaltmak için kurduğu dört kişilik heyete, kurrâdan olması sebebiyle onu da dâhil etmişti. Abdullah b. Zübeyr, Hz. Muâviye’nin vefatından (M.680) sonra yerine geçen oğlu Yezid’e bey’at etmedi. Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehid olduğunu işitince Yezid’in adamlarını Hicaz’dan çıkararak hilâfetini ilân etti. Mekke ve Medine, Hicaz halkı kendisine bey’at etti. Mîlâdî 684’te Abdülmelik b. Mervan, Emevîlerin başına geçince Abdullah’ın kardeşini Irak’ta öldürttü. Haccac kumandasında bir orduyu Mekke’ye gönderdi ve Mekke’yi kuşatıp tahrib etti. Muhasara altı aydan fazla sürdü. Abdullah’ın yiğitçe müdâfaasına rağmen iki oğlu ve yakınları Haccac’a teslim oldular. Abdullah’ın taraftarları dağıldı. Mancınıktan atılan bir taşla yaralandı. Kanlar içinde kıvranırken Abdülmelik İbn Mervan’ın adamları üzerine atılarak onu şehid ettiler. Şehid olduğunda yetmiş üç yaşındaydı. Bizzat Rasûlullâh’dan, babasından, annesinden, dedesi Hz.Ebû Bekir ile teyzesi Hz.Âişe’den, Hz.Ömer ve Hz.Osman gibi büyük sahâbîlerden rivâyette bulunmuştur. Rivâyet ettiği hadislerin sayısı otuz üç kadardır. Bunlardan altısı Sahîh-i Buhârî’de, ikisi Sahîh-i Müslim’de, biri de her ikisinde yer almıştır. Hayatı hakkında geniş bilgi için bakınız: Türkiye Diyânet İslâm Ansiklopedisi, c.1, s.145-146, İstanbul, 1988.

[6] Ebu Nuaym, Hilyetü’l Evliyâ, c.3, s.167’den naklen M.Yusuf  Kandehlevî, Muhtasar Hayâtu’s Sahâbe, s. 499

[7] Mehmed Ali Aynî, Tasavvuf Tarihi, s.241-243, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2000;  Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, s.201-202, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2013.

[8] Ahmed Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, s.333,  TDV Yayınları, Ankara, 2000

İlk dört halifeye zikir telkini ile ilgili hiçbir sahih haber olmamasına karşın bazı yazarların yaptığı komik savunmalar çok ibretiamizdir. Halis Ece bu hususta şunları diyebilmekte: “ Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman,  Hz. Ali ve diğer büyük sahabîler (r.anhum) tek-tek ele alındığında hepsi büyük örnek şahsiyetlerdir, lâkin fıtratları / karakterleri ayrı ayrıdır. Biri son derece dışa dönük, teklifsiz ve rahat yapıya sahip iken; diğeri temkinli, teennili ve kısmen içe dönük bir hüviyet taşıyor. Bu bakımdan hoşlandıkları şeyler ve ruhî hayatları da farklılıklar arz edebiliyor. Bu cümleden olarak Hz. Ebû Bekir ve Hz. Osman’da  “zikr-i hafî” sırrı tecellî ederken, Hz. Ali ve Hz. Ömer’de (r.anhuma) “zikr-i cehrî” sırrı tecellî ediyor. Allah Teâlâ Kur’an-ı Hakîm’inde zikrin hafîsini de, cehrîsini de; yani gizlisini de açıktan olanını da emrediyor. [Bkz. A’râf suresi, 205; Hac suresi, 36] Âlemlere Rahmet Efendimiz (s.a.v.), her iki zikrin de muallimi ve tatbikçisidir / öğretici ve icracısıdır. Bu bakımdan tasavvufî telakkîye göre Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) Sevr mağarasında zikr-i hafîyi telkîn ve tâlîm buyurmuştur. Hadis kaynaklarında sarahaten geçmediği için, bazılarının karşı çıktığı bu rivâyeti (hadiseyi) Kur’an-ı Mecîd tasdik etmekte / doğrulamakta ve şöyle buyrulmaktadır:  “…Hani o kâfirler, onu Mekke’den çıkardıkları vakit sadece iki kişiden biri iken, ikisi de mağarada bulundukları sırada arkadaşına, ‘Üzülme; çünkü Allah bizimledir’ diyordu. Allah onun kalbine sekînet ve kuvvet (manevi huzur ve emniyet) indirmişti…” [Tevbe suresi, 40]… Hâsılı, Rasûlullah  Efendimiz tarafından Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) fıtratına / hılkatına / karakter yapısına en uygun olan hafî zikirle meşgul olmasının telkîni ve tamamen kalbî-ruhî bir hâl olan bu gizli zikir gibi dil ve kalbe ait bulunan cehrî zikrin de Hz. Ali’ye (r.a.)tâliminin, yazılı ve sözlü rivayetlerden çok, silsile yoluyla gönülden gönüle intikal eden bir in’i’kasın (aksedip yansımanın) neticesi olması gayet tabiîdir. Bunda şaşılacak, hayret edilecek, tereddüde düşülecek bir durum asla söz konusu değildir, olamaz! (http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/3396-peygamber-efendimizin-s-a-v-hafi-ve-cehri-zikri-telkini.html)

[9]  İsmail Ankaravî, Risâle-i Hucceti’s-semâ (Minhâcü’l-fukara içerisinde), s. 370, İstanbul, 1971

[10] Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s.138, Marifet Yayınları,  İstanbul, 1991;  Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s.222, Rehber Yayıncılık, Ankara, 1997

[11] Sühreverdî,  Avârifü’l-Meârif, (Terc. H. Kamil Yılmaz, İrfan Gündüz), s.260-261, Erkam yayıncılık, İstanbul,1990.

[12] İbn Teymiyye, Mecmuâtu Resâilil Muniriyye, c.3, s.169, Mısır,1346.

[13] Aliyyu’l Kârî, El-Esrârul Merfûa, s.274, Beyrut, 1986.

[14] İmam Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-dîn , c.2, s.748, Bedir Yayınevi, İstanbul,1987

İslâm dünyasının en büyük mütefekkirlerinden sayılan Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî, m. 1058 (h.450)’de Horasan Bölgesinin Tus şehrinde dünyaya gelmiş, 14 Cemaziyelahir 505 (18 Aralık 1111) tarihinde ve 53 yaşlarında memleketi Tus’ta vefat etmiştir. İhyâu Ulûmi’d-dîn, Gazzâlî’nin  Bağdat’tan ayrılarak Şam’da yazmaya başladığı ve inzivâ dönemine rastgelen altı yılda tamamladığı, bilinen en meşhur eseridir. Gazzâlî’nin en hacimli ve en önemli eseri olan İhyâu Ulûmi’d-dîn  hakkında, “İslâm’a dair bütün kitaplar kaybolup sadece İhyâu Ulûmi’d-dîn kalsaydı diğerlerini aratmazdı” şeklinde yaygın bir kanaat bulunduğu ifade edilir (Kâtip Çelebî, Keşfü’z-zunûn, I, 23) Buna karşın başta Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî olmak üzere Ebû Bekir İbnü’l-Arabî,  Kâdî İyâz, İbn Ebû Rendeka et-Turtûşî ve Ebû Abdullah Ali b. Ömer el-Mâzerî gibi âlimler, esere ağır eleştiriler yöneltmişlerdir. Son dönem âlimlerinden Mustafa Sabri Efendi, İhyâu Ulûmi’d-dîn’deki fikirleri dolayısıyla Gazzâlî’yi tenkit edenler arasında yer almıştır (Mevķıfü’l-aķl ve’l-ilm, I, 266-270). Esere yöneltilen en ciddi eleştiriler hadislerin sıhhatiyle ilgilidir. Kitapta çok sayıda zayıf ve uydurma hadis bulunduğu belirtilmektedir. Zeynüddin el-Irâkî İhyâu Ulûmi’d-dîn’deki hadislerin tahrîci için  büyük, orta ve küçük hacimde üç eser hazırlamıştır. Irâkî’nin isnadını bulamadığı 271 rivâyet, Muhammed Emîn es-Süveydî tarafından ‘el-Mevzûât fi’l-İhyâ ev el-İtibâr fî hamli’l-esfâr’ adlı eserde bir araya getirilmiş, bu kitabı neşreden Ali Rızâ b. Abdülvehhâb (Demenhûr [Mısır] 1414/1993), Süveydî’nin dikkatinden kaçan otuz altı rivayeti bu listeye eklemiştir. Geniş bilgi için bakınız: Türkiye Diyânet İslâm Ansiklopedisi, c.22, s.11-13, İstanbul, 2000.

Hâl böyle iken İhyâu Ulûmi’d-dîn’in Türkçe çevirisine önsöz yazan Ubeydullah Küçük’ün ( Mehmet şevket Eygi’nin müstear ismi): “Bir Müslüman’ın ‘İhyâ’ da uydurma hadis bulunduğunu söylemekle hem ayıp, hem günah işlemiş olacağını ve hem de gülünç bir duruma düşeceğini” (s.70-71, Bedir Yayınevi)  iddia etmesi ne acı bir durumdur. Gazzâlî’nin az hadis bilmesi onun büyüklüğüne bir nok­sanlık getirmiş olsa bile, o yine de ilim ve irfanı ile tarihteki yerini almış bu­lunmaktadır. Nitekim Gazzâlî’nin kendisi de bizzat hadis ilimleriyle fazla uğraşmadığını, bu ilimdeki ihatasının yeterli olmadığını itiraf etmiş, Kânûnu’t-te’vîl adlı eserinde ‘Bizâatî fî ilmi’l-hadis müzcât: Hadis ilmindeki ser­mayem azdır’ demiştir.

[15] Ahmed Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, s.367- 368,  TDV Yayınları, Ankara, 2000

[16] Kadı Iyâd,  Tertibul Medârik,  c.2, s.54, Mektebetul Hayat,  Beyrut

[17] Vehbe Zuhaylî,  et-Tefsirü’l-Münir,  c.8, s. 492-495,  Risale Yayınları, İstanbul, 2013

[18] Şeyhulislâm el Ensârî, el İ’lâm vel İhtimâm, s. 490-491, Beyrut 1404/1984

[19] Ahmed b. Abdilehad b. Zeynilâbidîn el-Fârûkî es-Sirhindî. Nakşibendiyye tarikatının Müceddidiyye kolunun kurucusu. 14 Şevval 971 ‘de (26 Mayıs 1564) Doğu Pencap’taki Sirhind’de (Serhind) doğdu. Nakşibendiyye tarikatı mensupları arasın­da İmâm-ı Rabbânî  ve “Müceddid-i elf-i sânî”  ünvanlarıyla tanınır. 8 Safer 1034’te (20 Kasım 1624) vefat eden Ahmed-i Sirhindî Sirhind’de defne­dildi.

[20] İmam Rabbânî, Mektûbât, s.276, 266. Mektub.

[21] İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye, “el-Kelâmu fi Mes’eleti’s-Semâ” , s.106-108

[22] Abdulfettâh Ebû Gudde’nin İmam Leknevî’nin  ‘Sibâhatü’l-Fikr fi’l-Cehri bi’z-Zikr’(Beyrut, 1986)  kitabına yazdığı önsözden.