Yazı dizimizin ilk üç bölümünde Zikir kavramının sözlük ve ıstılah anlamları üzerinde durmuş, Kur’an-ı Kerim’deki ve hadis-i şeriflerde kullanımlarını özetleyerek nakletmiştik. Ayrıca zikir kavramı ile bağlantılı bazı kavramları incelemiştik. Bir de bunun yanı sıra Zikir kavramının kapsamı ve çeşitleri üzerinde durmuştuk.

İlk üç bölümde verdiğimiz mâlumatlarda tâbiri câizse Selefîsiyle- Sûfisiyle Müslümanların her kesimi hemfikirler. Burası sevindirici bir durum. Ancak yüce Rabbimiz tarafından çokça yapılması emredilen Zikir ibâdetinin nasıl yapılacağı ( Gizli mi – açık mı; toplu mu – tek başına mı yapılmalı?) yüzyıllar boyunca tartışılmakta ve tekfirleşmeye kadar giden münâkaşalar yapılmakta.

Yazı dizimizin bu bölümünde, yüzyıllar boyunca tartışılan ve tekfirleşmeye kadar giden tartışmaların yaşandığı ‘Zikrin yapılış şekilleri’ konusunu işleyemeye gayret edeceğiz. Tevfik Allah’tandır.

    D) ZİKRİN YAPILIŞ ŞEKİLLERİ:

Allah’ı hatırlatan her amel, her söz, her tefekkür, her ibâdet gayreti, her çaba ve yürüyüş, her zihnî veya kalbî faaliyet ‘zikir’dir. Zikir ibâdetinin ne kadar önemli olduğu Kur’an âyetlerinden ve hadislerden anlaşılmaktadır. Daha önceki bölümlerde bu konudaki âyet ve hadisleri zikretmiştik. Rabbimiz, vurgulu cümlelerle kullarının kendisini zikretmelerini -hem de çokça- emretmekte.

Peki, bir anlamda imanın ortaya konulması ve Allah’a itaatin ifadesi olan bu zikir ibâdeti nasıl yerine getirilecek?  Zikrin özel bir şekli var mıdır?  “Gizli mi – açık mı; toplu mu – tek başına mı yapılmalı?” tartışmalarında kim ‘en güzel örnek’ alınmalı suâlleri gündeme gelmektedir.

Önce bir ‘Tasavvuf Terimleri Sözlüğü’nden tasavvufçuların zikir denince ne anladığını ve tarikatların zikri icrâ şekillerini nakledelim ve ardından bu konudaki kanaatlerimizi serdedelim:

“Tasavvufa göre zikir, ‘Allah’ kelimesini veya ‘Lâ ilâhe illallâh’ cümlesini söylemek ve tekrarlamak demektir. İlkine ‘lafza-i celâl’, ikincisine ‘kelime-i tevhid zikri’ veya ‘tevhid zikri’ denir. Tarikat ehlinin belli kelime ve ibâreleri belli zamanlarda, belli sayıda, belli bir edeb dâhilinde her gün düzenli olarak söylemeleri; ‘vird’ ve ‘hizib’ olarak da adlandırılır. Tarikat ehlinin ve sûfî cemaatlerinin bir yerde toplanıp şeyh veya halîfesinin gözetiminde ‘Allah, Allah’; ‘hû, hû’; ‘hay, hay’ gibi belli ibâreleri belli bir hareket düzeni içinde söylemeleri. Bu çeşit toplu zikirlere; tarikat âyini, semâ, hadra ve deverân gibi isimler verilir. Söylenen sözleri ve hareketlerin ritmik (âhenkli) olması icap eder. Bu tür zikirlerde bazen ney, kudüm ve def gibi enstrumanlar da kullanılır; Mevlevîlikte, Halvetîlikte olduğu gibi. Bu tür zikirler ekseriya tekkelerde icrâ edilir. Zikirde zikreden, zikredilenden başka her şeyden geçer, zâkir zikirde mezkûrdan başkasını hatırlamaz, kendisini kaybeder, yaptığı zikrin bile farkında olmaz. Bu yüzden zikir, kendinden geçip (gaybet, vecd) ve Hakk’ı buluş (vuslat, vücûd) halidir.

Zikir iki türlüdür:

1- Zikr-i cehrî, zikr-i aleniye: Yüksek sesle veya çevrede bulunanların işitebilecekleri bir şekilde sesli olarak yapılan zikirdir. Sesli zikri esas alan tarîkatlara cehrî tarikat denir.

2- Zikr-i hafî: Zikredenin, sadece kendisinin işitebileceği bir şekilde alçak sesle yaptığı zikir. Sessiz zikri esas alan tarikatlara hafî tarikat denir. Melâmet ehli ve Nakşibendîler hafî zikri; Rifâîler, Kadirîler cehrî zikri tercih etmişlerdir.

Kâiden zikir: Tarikat ehlinin bir halka oluşturup oturarak ritmik hareketlerle yaptıkları zikir. Kâimen zikir: Tarikat ehlinin bir halka oluşturup ritmik hareketlerle ayakta yaptıkları zikir. Bu zikir döne döne yapıldığı için devr ve deverân adını da alır. Zikr-i erre, zikr-i minşârî: Yesevîlikte hançereden testere sesi gibi bir ses çıkarılarak yapılan zikir.”[1]

Görüldüğü gibi “şeyh gözetiminde ‘hû, hû’; ‘hay, hay’ demeler, halka oluşturup ritmik hareketler, döne döne devranlar hatta testere gibi sesler çıkarmalar…” Bunlar ne derece doğru? Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ve Selef-i Sâlihîn’in bu konularda tavrı nedir?

Hemen bu hususlardaki örneğimiz kim olmalı suâlinin Kur’an-ı kerimdeki cevâbını zikredelim: “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Rasûlünde güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21); “De ki: ‘Eğer siz, Allah’ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin. Allah bağışlayandır, esirgeyendir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin.’ Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 31-32)

Demek ki âlemlerin rabbi Allah Teâlâ’yı zikretmek ibâdetinin, Allah’ın rızası ve muradı üzere olması için, bize Allah tarafından vazifeli kılınıp gönderilen, bize Allah’ın âyetlerini okuyan, bizi arındıran, bize Kitab ve hikmeti öğreten ve bilmediklerimizi bildiren en son Rasûl, en son Nebî Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e tabi olmamız gerekir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, mü’minlere örnek kılınmış ve O’na itaat farz edilmiştir.

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmeti olan İslâm Milleti’nin her mü’min ferdi, imanın ve ibâdetin bütün ilkelerini, Allah’ın kendisine bildirmesiyle Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den almıştır. Namazı, zekâtı, orucu, haccı, güzel ahlâkı, insanlar arası ilişkilerinin nasıl olacağını, dolayısıyla Allah’ın nasıl zikredileceğini de Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, ümmetine öğretmiş ve fiilî olarak göstermiştir.

İnsanlar içerisinde Allah’ı en güzel ve mükemmel zikreden elbette Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’di. O’nun bütün sözleri birer zikirdi. O’nun emirleri ve yasakları, Allah’ın adlarından ve sıfatlarından bahsetmesi, Allah’ın hükümlerinden ve fiillerinden söz etmesi, O’nun vaad ve vaidinden (müjde ve korkutmalarından) haber vermesi, O’na hamdetmesi, O’nu tesbih etmesi, O’ndan duâ ile bir şey istemesi, hep Allah’a rağbet etmesi, O’ndan korkup çekinmesi, O’na tevekkül etmesi, hep O’nun zikirlerindendi. Peygamberimizin susması bile kalbinin bir zikridir. Allah’ın Rasûlü her durumda ve her an Rabbini zikrederdi.[2]

Hz. Âişe’den naklen: Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem (zamanının) her ânında Allah’ı zikrederdi”[3] Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, Rabbını zikretmek, O’na hamdetmek ve etrafındakilere O’ndan bahsetmek için, en ufak bir işi, bir değişikliğini fırsat biliyordu. Elbisesini giyerken, bineğe binerken, bir yokuş inişinde veya tırmanışında, yolda bir değişiklik olunca, enteresan bir durum karşısında, yatağa yatarken, uykudan kalkarken, tuvalete veya banyoya girerken ve çıkarken, evden dışarıya adım atarken… her durum karşısında zikir O’nun dilinde, gönlünde ve zihninde idi. Bütün bu durumlarda hamdettiğini, tesbih ve tekbir ile Allah’ın ismini andığını hadis kitapları zikreder. Nimet görür, Allah’a şükreder, yemeğe başlarken besmele ile zikreder, yemek esnâsında Allah’ın nimetlerini tefekkür eder ve insanlara Allah’ı hatırlatır, bunu tavsiye eder, sonunda mutlaka hamd-ü senâda bulunur, şükrederdi. Allah’la kopuk bir sâniyesi olmayıp, her çeşit dünyevî zorluk ve kolaylık karşısında O’na yöneliyor, duâ ediyor, sabrediyor, şükrediyor; Allah’la bağını tazeliyor, zikrin tüm çeşit ve kapsamıyla zikrediyordu.

Yüce Allah kendisini anmanın nasıl olması gerektiğini, rasûlünün şahsında bize şu şekilde öğretmek­tedir: “Rabbini içinden, yalvararak ve ondan korkarak yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam zikret/ an). Gâfillerden olma.” ( A’raf, 2O5).

İmam Buhârî “Tekbirde sesin yükseltilmesinde kerih olanı” bâbında sahabe-i kiram’dan Ebu Musa el-Eş’ârî’den şu rivâyeti nakletmiştir: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraberdik. Bir vadiden inerken tekbir getiriyor, çıkarken de tehlîl ediyorduk. Sesimizi biraz yükselttik. Bunun üzerine buyurdu ki; “Ey insanlar, kendinize acıyın. Zira siz ne sağır birisine, ne de burada olmayan birisine sesleniyorsunuz. Şüphesiz O, sizinle birliktedir, çok iyi işitir, çok yakındır. O’nun ismi mübârek, şânı da yücedir”[4]

Bu hadisin şerhinde Kastallânî der ki: “Taberî dedi ki; ‘Zikir ve duâda sesi yükseltmenin mekruhluğunu sahabe ve tabiinden selefin çoğu söylemişlerdir.’ Bu hadis de, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in zikirde sesin yükseltilmesini çirkin gördüğünü gösteriyor.”[5]

Buna karşın yüksek sesle zikrin doğru olduğunu savunanlar, Abdulllah İbn Abbas[6]‘ın şu sözünü delil getirmişlerdir: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde insanlar farz namazların ardından yüksek sesle Allah’ı zikrederlerdi. Ben, ashab-ı kiramın namazı bitirdiklerini bu şekilde seslerini yükseltmelerinden anlardım.”[7]

Bu hadisle alakalı Buhârî’nin şerhi olan Fethu’l-Bârî’de Hafız İbn Hacer el-Askalânî şöyle diyor: “Abdullah İbn Abbas’tan nakledilen rivayette geçen Rasûlullah döneminde ifadesi namaz sonlarında Cenâb-ı Hakk’ı cehrî ( yüksek sesle) olarak zikretme­nin câiz olduğunu göstermektedir. İmam Nevevî şöyle demiştir: ‘İmam Şafiî bu hadisi ashâb-ı kiramın çok kısa bir süre sesli olarak zikrettikleri şeklinde yorum­lamıştır. Maksatları ise zikrin nasıl yapılacağını göstermek ve bunu cemaate öğ­retmektir. Yoksa her zaman zikre bu şekilde sesli olarak devam ettiklerini söyle­yemeyiz. Dolayısıyla tercih edilen görüş imamın ve cemaatin zikri gizli olarak yapmalarıdır. Fakat zikri insanlara öğretmek maksadı taşınıyorsa sesli zikir yapı­labilir.’

Abdullah İbn Abbas’ın sözü, zikir sesini duyunca ashabın namazı bitirdiğini anladığını göstermektedir. Kâdî Iyâz şöyle demiştir: ‘Bu ifadenin zâhir anlamına baktığımızda İbn Abbas’ın cemaate katılmadığı sonucu çıkar. Çünkü İbn Abbas’ın yaşı o zamanlar küçüktür ve cemaate devam etmek şeklinde bir görevi so­rumluluğu yoktur. İşte bu yüzden namazın bittiğini okunan zikirlerden anlamış­tır.’

Bir başka âlim de konu hakkında şu değerlendirmede bulunmuştur: “Ab­dullah İbn Abbas’ın namazı son cemaat mahallinde en arkadaki saflarda kılmış olması da ihtimal dâhilindedir. Bu yüzden selâm verilerek namazdan çıkıldığını fark edememiştir ve namazın bittiğini getirilen tekbirlerle anlamaktadır.”[8]

Bu hadis toplu (sesli) zikrin Allah Rasûlünün yaptığı gibi bazı hallerde yapılabileceğine delil olabilir. Ama bu işi sürekli, sohbetlerden önce yapmak veya oturup toplu olarak yapmak bid’attır. Çünkü daha sonraları yapıldığına dair bir delil yoktur.

Günümüzde namazdan sonra yapılan tesbihâtın sesli ve topluca yapılmasından hareketle yüksek sesle ve topluca zikretmenin doğru olduğunu savunanların olduğu âşikâr. Hâlbuki durum onların savundukları gibi değildir. Bilakis bu uygulamanın bid’at olduğunu âlimlerimiz ifâde etmektedir. Bu konuda Ebubekir Sifil  şöyle der: “Namazın ardından topluca tesbih çekmek, topluca duâ etmek, imamın ‘salâten tüncînâ’ okuması, cemaatin de “amin” demesi bid’attir.[9] Bunun sesli veya sessiz söylenmesi arasında bir fark yoktur. Aslolan şudur: Farz namaz kılınıp bittikten sonra isteyen camide kalır;  namaz kılar,  Kur’an okur,  tesbihat yapar veya dua eder; isteyen çıkar. Selef, farz namazların önünden ve arkasından kılınan  râtibe(sünnet)leri evinde kılardı. Ancak günümüz şartlarında –özellikle de büyük şehirlerde– râtibeleri evde kılma imkânı bulunmadığı için, hiç kılmamaktansa camide kılmak elbette daha uygundur. Namaz  sonrası  tesbihat  ve duâyı da herkes kendi başına yapmalıdır.”[10]

Bu konuda Hanefî mezhebinin Hadis delillerinin zikredildiği en hacimli kitap olan “İ’lâu’s-Sünen”de Zafer Ahmed Et-Tehânevî[11] şöyle der:  “Hint diyarının bazı bölgelerinde bulunan bid’atçilerden bir gruba Allah merhamet eylesin ki (…) devamlı surette imam (…) sesli bir şekilde ikinci kere duâ ediyor, cemaat de “âmin” diyor. Bunu, hiç bırakmamacasına devamlı bir şekilde yapıyorlar. Öyle ki avamdan bazı kimseler, sünnet ve nafile namazlardan sonra imam ve cemaatin topluca duâ etmesinin zaruri ve vacip olduğuna inanıyor. (…) Hatta mescit mütevellileri, görevli imamı, sünnet ve nafilelerden sonra yapılan bu duâyı tervice ve devamlı surette yapmaya zorluyor! (…) Allah’a yemin ederim ki bu, Din’de sonradan ihdas edilmiş bir uygulamadır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in, (sünnet ve nafileleri evde kıldıktan sonra), arkasından duâ etmek için mescide döndüğü, herhangi bir hadiste sabit olmuş değildir. Ne bu rivâyetlerde, ne de başkalarında Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in, mescitte nafile namaz kıldıktan sonra cemaatle birlikte duâ ettiği nakledilmiştir. Şu halde onun (eş-Şürünbülâlî’nin) sözünün anlamı şudur: Müslümanlar’ın, farz namazlardan sonra okunması me’sûr olan evrâdı, her biri kendi başına olmak üzere okuması ve her birinin, kendisi ve Müslümanlar için duâ etmesi gerekir…” [12]

İmam Şâtıbî’nin şu değerlendirmesini de nakledelim: “Ortaya çıkmış bir başka görüş var: Bu görü­şün taraftarları, günümüzde çoğunluğun yaptığı namazın arkasın­dan toplu olarak dua etmeyi bir görev imiş gibi sürdürmesi ve müezzinlerin ezandan sonra ayrıca bir uyarıda bulunmayı bir görev gibi sürdürmesi mutlak olarak sahihtir demektedirler. Bu görüşü ileri sürerken dine uygun veya aykırı olduğunu dikkate almıyorlar. Bu hususta kendilerine muhalefet edenlerin muhalefeti içtihada veya taklide dayalı dini bir delildir ve Müslümanların tuttuğu yolun dışına çıkmaktır. Bunlar bunu söylerken, mûteber bir delile daya­narak değil, gelişigüzel, rastgele söylemişlerdir. Bunlardan kimisi bu uygulamanın halk içerisinde sahih ve faziletli âlimlerde var olduğu eğilimindedirler. Eğer hata olsaydı, onlar bunu yapmazdı, demektedirler.

Günümüzde içinde bulunduğumuz durum da budur. Geçmişteki âlimlerin sözleri ve delilleri itham edilmekte, son dönemdekilerin sözleri iyi karşılanmaktadır. Belki daha öncekilerin sözleri tartışılıp onlarda zan ve hata bulunduğu ileri sürülüyor. Aynı şey, son dönemdekiler için söz konusu edilmiyor. Oysa onlar müslümanların icmâ’ı/görüş birliği ile buna daha çok layıktırlar. Son dönemde bu davranışı yapana: ‘Bu yaptığına dinden bir delil var mıdır?’ diye sorulduğu zaman hiçbir şey söylemeyecektir. Veya detayını bilmediği kalıplaşmış bir şey söyleyecektir. Meselâ ‘bu hayırlıdır, iyidir’ diyecektir. Ama Allah’ın ‘ Sözü dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele.’(Zümer, 18) âyetinden haberi yoktur. Yahut bu kişi ‘Bu iyidir’ diyor, ama Allah’ın ‘…İyilik ve (Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın.’(Mâide, 2) âyetinden haberi yoktur. Söylediği şeyin aslının hayır veya iyilik olup olmadığında durur, bir şey söyleyemez. Onun eğilimi o şeyin akıl yönünden hayırlı veya iyi olduğunun ortaya çıkması ve akıl yönünden güzel sayılmasıdır. Bu, sapıklık ehlinin mezhebidir ve Ehl-i Sünnet katında sabittir ki bu davranış sonradan ortaya çıkmış bid’atlardandır.”[13]

Biz konumuza devam edelim. Ebû Hureyre radıyallâhu anh şöyle demiştir: “Ashab-ı kiramın fakirleri Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, çok mala sahip olan zengin kardeşlerimiz yüksek dereceleri ve ebedi nimet yurdunu kazandılar gitti! Onlar bizim kıldığımız gibi namaz kılıyor, bizim gibi oruç tutuyorlar. Fakat malları çok olduğu için bizim yapamayacağımız amelleri de işliyorlar. Hacca gidiyorlar, umre yapıyorlar, cihada rahatlıkla katılıyorlar ve üstelik sadaka da veriyorlar. Biz ise bunları hiçbirini yapamıyoruz’ dediler. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara şöyle buyurdu: “Ben size öyle bir şey söyleyeceğim ki, bunları sağlam bir şekilde yaptığınız takdirde sizi geçen bu kişilerin derecesine ve sevabına yetişirsiniz. Hatta sizden başka hiç kimse daha sonra size yetişemez ve içinde bulunduğunuz cemaatin en hayırlıları olursunuz. Fakat bunun aynısını yaparlar olursa onlar da size yetişip sizin gibi hayırlı insanlar zümresine dâhil olurlar. Bu görev şudur: Her (farz) namazın ardından otuz üçer defa Allah’ı tesbih edersiniz, O’na hamd edersiniz ve tekbir getirirsiniz.”[14]

Muslim’in bir rivâyetinde şu ilâve vardır: “Birkaç gün sonra fakir muhâcirler Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e tekrar gelerek: – Zengin kardeşlerimiz bizim yaptığımız zikirleri duymuşlar. Aynını onlar da yapıyorlar, dediler.  Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:– “Ne yapalım! Artık bu Allah’ın bir lütfudur, Allah lütfunu dilediğine verir.” [15]

Yine Ebû Hureyre radıyallâhu anh’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:  “Her namazdan sonra kim otuz üç defa subhânallah, otuz üç defa elhamdulillâh, otuz üç defa Allâhu ekber der, yüze tamamlamak için de ‘lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehu’l mulku ve lehu’l hamdu ve huve alâ kulli şey’in kadîr: Allah’tan başka ilâh yoktur; yalnız Allah vardır. O tektir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur. O’nun gücü her şeye yeter’ derse, günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile affedilir.” [16]

Hadislerden anlaşılacağı üzere Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından yapılan/tavsiye edilen – gerek namazdan sonraki zikirler olsun gerekse de gün içerisinde yapılan zikirleri-, sahabe döneminde kimisi bilmekte, kimisi de bilmemektedir. Allah Rasûlünün yanına üç, beş sahabe gelmiş soruyorlar, Rasûlullah da onlara cevap veriyor. Allah Rasûlünün bu söylediğini daha o an şu üç, beş sahabeden başka bilen yok. Yani Allah Rasûlü arkadaşlarını toplayıp: “Haydi arkadaşlar gelin toplu halde zikir yapalım, Rabbimizi analım. Ben size şu kadar şundan, şu kadar bundan diyeceğiz, diyeceğim sizde söyleyeceksiniz” dediğine dâir sahih bir haber yoktur. Yalnızca bazı kaynaklarda geçen şöyle bir zayıf rivâyet mevcut:

Ashabtan Şeddâd b. Evs der ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında bulunuyorduk. Rasûlullah: ‘İçinizde garîb (Ehl-i Kitab) var mı’ diye sordu. ‘Hayır, yâ Rasûlallâh’ dedik. Bunun üzerine kapıların kapatılmasını emretti. ‘Ellerinizi kaldırınız ve Lâ ilâhe illallâh deyiniz.’ buyurdu.  Ellerimizi kaldırdık ve bir saat boyunca birlikte ‘Lâ ilâhe illallâh’ dedik.  Rasûlullah, elini indirdi. Sonra da: ‘Allah’a hamdolsun. Allah’ım! Sen, beni bu kelime ile gönderdin ve beni bununla memur kıldın. Cenneti de, bana bu söz üzerine vaat ettin. Şüphe yok ki sen, asla vaadinden dönmezsin’ diyerek duâ etti. Sonra da: ‘Sevininiz! Hiç şüphesiz Aziz ve Celil olan Allah, sizi bağışladı.’ buyurdu.”[17]

Her şeyden önce, bu rivâyet bütün hadis kitapları arasından sadece İbn Hanbel’in Müsned’inde yer almakta, diğer sahih hadis kitaplarında bulun­mamaktadır. Aynı şekilde rivâyete göre bu zikre katılanlar bir topluluk ol­masına rağmen sadece bir kişiden rivâyet edilmektedir. Bu kişi de güveni­lirliği şüpheli olan bir râvidir. Mesela el-Heysemi, rivâyet eden Raşid İbn Davud’un zayıf bir kişi olduğunu söylemektedir.Ayrıca bu türden sadece bu olay rivâyet edilmektedir. Biraz da “piyango” havası taşımaktadır. Bütün bunlar söz konusu rivâyetin sağlam bir rivâyet olmadığını göstermektedir. Hatta tasavvuftaki şekliyle zikri anlattığı için, sıhhati hayli kuşkuludur.[18] (En doğrusunu Allah bilir)

Hz. Peygamberin dâvetinin herkese açık ve genel olması açısından da bu rivâyetin doğru olması mümkün görünmemektedir. Çünkü Rasûlullah dini insanlara açıkça tebliğ etmiş ve ibâdetlerini kimseden gizlememiştir. Hatta dâvetinin insanlara ulaşması için kendisi gayr-i müslimlere Kur’an okumuş ve yeri gel­diğinde herkesin görebileceği açık yerlerde namaz kılmıştır. Nitekim Necran’dan gelen hıristiyanlara okunan Kur’an’ı dinlemeleri, İslam’ın öğretile­rini duymaları ve uygulamalarına tanık olmaları için Mescid-i Nebevi’nin yanında onlara çadır kurdurarak ağırlanmalarını emretmiş ve mescidin içinde kendilerine ikram edilmiştir. Onların da okunan Kur’an’ı dinledikle­ri, kılınan namazları izledikleri ve Rasûlullah’ın tebligatına şahit oldukları bilinen bir olaydır. Durum böyle iken, Rasûlullah’ın yahudi ve hristiyanları mescidin dışına çıkararak uzaklaştırması ve bir ibâdete tanık olmalarını en­gellemesi mâkul değildir.

Ebû Hureyre ile Ebû Saîd el–Hudrî’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere Allah’ın evlerinden bir evde bir araya gelirse melekler onların etrafını sarar; Allah’ın rahmeti onları kaplar; üzerlerine sekînet iner ve Allah Teâlâ onları yanında bulunanlara över.[19]

Enes bin Mâlik’den  Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu: “Cennet bahçelerine uğradığınız zaman ondan yiyiniz (otlayınız).  Biri, ‘Cennet bahçeleri nedir’ deyince, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, ‘Zikir meclisleri’ diye cevap verdi. Başka bir rivâyette ‘Zikir halkaları’ şeklindedir.[20]

Peki, bu hadislerde geçen zikir meclisleri (veya halkaları) derken ne kastedilmiştir denirse deriz ki: Kur’anın öğrenilmesi ve öğretilmesi, Kur’anın izahını yapan hadislerin öğrenilmesi ve öğretilmesi, Allah’ın isim ve sıfatlarının öğrenilmesi ve öğretilmesi, Allah’ın tesbih edilmesi, noksanlıklardan tenzih edilmesi, O’na hamd edilmesi, O’nun yüceltilmesi, Allah’ın isim ve sıfatları ile O’na dua edilmesi, O’ndan istekte bulunulması, O’ndan cennetinin istenilmesi, Cehenneminden uzak tutması için O’na yalvarılması, kendilerine bahşedilen hidâyetten dolayı O’na bol bol hamdedilmesi, verdiği nimetlerden dolayı O’na şükredilmesi, işlenilen hata ve günahlardan dolayı O’ndan bağışlanılma dilenilmesi gibi meselelerdi. İşte onların zikir meclislerinin keyfiyeti böyle idi.  Bu ve emsali delillerden anlaşıldığı gibi, asr-ı saadetteki oluşturulan zikir meclisleri, her şeyden önce sadece ve sadece Allah rızası için oluşturulan meclislerdi.

İmam Kurtubî der ki: “Zikir meclisi, içinde Allah’ın Kelâmı, Peygamberin Sünneti okunup anlatılan, sâlihlerin hayatından örnekler verilen, din âlimleri­nin tefsir ve yorumlarından bahsedilen meclislerdir.”[21]

Nihâyeten İmam Şâtıbî’nin değerlendirmeleriyle bu bölümü sonlandıralım: “Selefi sâlihîn kendi aralarında Kur’an okuyup ilim müzakeresi yaparlardı. İşte bu, zikir meclislerinden bir meclistir. Zikir maksadıyla toplanmak da böyledir… Fakat onlar koro halinde zikir yapmak için toplanmamışlarsa böyledir. Bir topluluk Allah’ın nimetlerini anmak veya ilim sahibi kişilerse aralarında ilim müzakere etmek veya içlerinde bir âlim varsa onun etrafında ilim öğrenmek için oturdukları veya birbirleriyle Allah’a nasıl itaat edileceği, isyandan nasıl sakınılacağını müzâkere etmek üzere toplandıkları zaman, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabı arasında yaptığı, sahabe ve tâbiinin de aynısını uyguladığı meclisler gibi olacağından bu meclislerin hepsi zikir meclisi olacaktır… İşte gerçek manada zikir meclisleri bunlardır. Kendilerinin tasavvuf yolunu izlediğini iddia eden o fakirlerden en bidat ehli olanları, Allah Teâlâ böyle meclislerden mahrum bırakmıştır. Bu tür sûfîler sapıtmışlar ve kendileri gibi câhillerin peşinden gitmişlerdir. Kur’an âyetlerini ve Hadisleri okumaya başlamışlar, fakat onları da ilim sahiplerinin söylediklerine göre değil, kendi kafalarına göre yorumlamışlardır. Sırât-ı müstakimin dışına çıkmışlardır.”[22]

(Devam Edecek)

DİPNOTLAR

[1] Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 588-589, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2002

[2] İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâ’du’l-Mead, c.2, s.375,  İklim Yayınları, İstanbul, 2008.

[3] Müslim, Hayz, 117

[4] Buhari, Cihâd ve Siyer,131, Megâzî, 3; Müslim, Zikir, 44

[5] Kastallânî,  İrşâdus Sârî, c.5, s.135

[6] Rasûlullah’ın  amcası Hz.Abbas’ın oğlu, tefsir ve fıkıh ilimlerinde otorite kabul edilen ve çok hadis rivayet edenler arasında yer alan sahâbî. İbn Abbas diye de meşhur olan Ab­dullah, hicretten üç yıl kadar önce, Müslümanlar Kureyş’in ablukası altın­dayken Mekke’de doğdu. Doğduğu zaman babası tarafından Rasûlullah’a götürüldü ve duâsına mazhar ol­du. Rasûlullah’ın fiil ve ha­reketlerini öğrenmek arzusuyla onun yanında kalmaya çalışır, Rasûlullah’ın zevcelerinden Meymûne teyzesi olduğu için bazı geceler Rasûlullah’ın evinde ko­nuk edilirdi. Rasûlullah’a karşı olan sevgisi, bağlılığı ve samimi hizmetleri sebebiyle onun takdirini kazanmış ve “Allahım, ona Kitabı öğret ve dinde mütehassıs kıl!” tarzındaki duâsına nâ­il olmuştur. İbn Abbas, Rasûlullah’ın vefâtında on üç yaşında bir gençti. Çok hadis rivayet eden sahâbîlerden (müksirûn) biri olarak naklettiği 1660 hadisin bir kısmını biz­zat Rasûlullah’dan duymuş, çoğunu ise Hz. Ömer, Ali, Muâz, babası Abbas, Abdurrahman b. Avf, Ebû Sufyân, Ebû Zer, Übey b. Kâ’b. Zeyd b. Sâbit ve diğer sahâbîlerden öğrenmiştir. Mûteber ha­dis âlimleri onun rivayet ettiği hadisle­re önem vermişlerdir. Halife Osman devrinden itibaren çe­şitli vesilelerle Arap Yarımadası’nın dı­şına çıktı; Kuzey Afrika’ya, Cürcân’a, Taberistan’a ve İstanbul’a gitti. 656 yı­lında Hz. Osman tarafından hac emîri tayin edildi. Daha sonra Hz. Ali’nin maiyetinde Cemel ve Sıffîn savaşları­na katıldı. Hayatı bo­yunca Müslümanların birlik ve beraber­liğini savunan, bunun gerçekleşmesi için zaman zaman yetkilileri uyaran, gerektiğinde eleştiren ve kendisine ya­pılan halifelik tekliflerine iltifat etme­yen Abdullah b. Abbas, yetmiş yaşların­da iken Tâif’te vefat etmiş, cenaze na­mazını Hz. Ali’nin oğlu Muhammed b. Hanefiyye kıldırmıştır. Hayatı hakkında geniş bilgi için bakınız: Türkiye Diyânet İslâm Ansiklopedisi, c.1, s.76-77, İstanbul, 1988.

[7] Buhari, Ezan, bab 155, Hadis no: 841

[8] İbn Hacer el-Askalânî , Fethu’l-Bârî, c.2,  s. 514-515, Polen Yayınları, İstanbul, 2006.

[9] Saîd Nursî tarafından “Âlemce meşhur ve gayet mücerreb (faydası çokça tecrübe edilmiş) ve umum aktabların mergubu (kutup makamındaki büyük evliyalarca rağbet görmüş) bir salavat-ı şerifedir.” şeklinde taltif edilen ve Faslı Davut Efendinin yazdığı “Delailü’l-Hayrat”ta yer alan bir duâ/salavât. ‘Salâten tuncînâ’ diye bilinen duâ/salavât’ın anlamı: “Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve onun Ehl-i beytine salât eyle. Bu salâvat o derece değerli olsun ki: Onun hürmetine bizi bütün korku ve belalardan kurtarırsın. Bizim ihtiyaçlarımızı o salâvat hürmetine yerine getirirsin, bizi bütün günahlardan bu salâvat hürmetine temizlersin, o salâvat hürmetine bizi derecelerin en üstüne yüceltirsin, o salâvat hürmetine hayatta ve öldükten sonra düşünülebilecek bütün hayırlar konusunda gayelerin en sonuna kadar ulaştırırsın. Ey merhametlilerin merhametlisi, bize bunları merhametinle nasip eyle. Allah Tealâ bize kafidir ve ne iyi bir dost, ne iyi bir vekildir. Ey Rabbimiz, senin mağfiretini dileriz, dönüş yalnız sanadır.”

İbni Fakihani’nin  “Fecri Münir” isimli kitabında özetle şu uyduruk olay nakledilir: Maneviyat büyüklerinden Ebu Musa, fırtınalı bir havada gemide imiş. Müthiş bir fırtına gemiyi batırmaya ramak kaldığı sırada Peygamber Efendimize iltica etmiş: Ya Rasulallah, gemimiz batacak, içindeki bunca masumlar suya gark olup ölecekler. Lütfen bize bir kurtuluş çaresi göster!..O sırada kulağına şöyle bir hitap vaki olmuş: Ey Ebu Musa! Tüncina duasını okuyun! Yani, kurtaran duayı okuyun, kurtaran duayı… Demiş ki: Ya Rasulallah, bu Tüncina duası hangisidir, biz bilmiyoruz?  Efendimiz (sav) bugün namazlardan sonra okumakta olduğumuz (Salaten Tüncina)’yı okumuş, bunu okuyun, diye tenbih buyurmuş. Gemideki yolcular hep birlikte bunu Ebu Musa’dan öğrenip okumuşlar, fırtına dinmiş, sağ salim karaya ayak basmışlar.” (https://sorularlaislamiyet.com/salaten-tuncina-duasi-meali-ve-fazileti-nedir-bu-dua-okunurken-bazi-kimseler-neden-ellerini-ters)

‘Salâten tuncînâ’ hakkındaki bu izahattan sonra kanaatimizi ifâde edelim: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e nasıl, yani hangi cümlelerle salâtü selam okumamız gerektiği konusunda belirleyici bir emir yoktur. Herhangi bir salât ve selam kipini kullanabiliriz. Ama Allah Rasulü Efendimiz, nasıl salât okuyalım sorusuna, bizim namazlarda okuduğumuz ” Allâhumme Salli ve Allâhumme Bârik…” duâlarını öğreterek, “böyle söyleyin” diye cevap vermiştir. Yani bu duâlar salâtü selamın en güzelidirler diyebiliriz. Ama Efendimizin bunları öğretmiş olması, başka cümlelerle salât okunamaz anlamına gelmediği için, herkes çok farklı cümlelerle salâtü selamlar okumuştur ve bunların okunamayacağını da kimse söylememiştir. Çünkü önemli olan, ona salâtü selam okumaktır, bunun hangi cümlelerle olması gerektiği ikincil bir meseledir. Ama elbette aşırılık içeren ifadelerle salatü selam okunmaz. Bir de sahih hadis kitaplarında o kadar salavât/duâ varken ısrarla üstadları okudu diye muayyen bir duâ/salavât’ı okumak taassupkârâne bir davranıştır.

[10] https://ebubekirsifil.com/okuyucu-sorulari/muhtelif-meseleler-4/

[11] Zafer Ahmed Et-Tehânevî 5 Ekim 1892’de Diyûbend’de (Deoband) doğdu. İlk öğrenimini buradaki Dârülulûm Medresesi’nde tamamladıktan sonra ilmî ve tasavvufî kişiliğini şekillendirecek olan dayısı, şeyhi ve hocası Hakîmü’l-ümme Eşref Ali Tehânevî’nin yanına Tehânebihûn’a  gitti. Burada dayısının kurduğu İmdâdü’l-ulûm Medresesi’nde Arapça okudu ve temel eğitimini aldı. Sonra Sehârenpûr’daki Mezâhirü’l-ulûm Medresesi’ne geçti. Burada Ebû Dâvûd’un es-Sünen’ine Beźlü’l-mechûd adıyla şerh yazan Halîl Ahmed Sehârenpûrî’nin hadis derslerine devam etti ve kendisinden icâzet aldı. Ardından bir zamanlar talebelik ettiği İmdâdü’l-ulûm Medresesi’ne bu defa hoca olarak geçti. Bu medresede uzun yıllar hadis, tefsir ve fıkıh okutup fetva verdi, talebe yetiştirdi. Burada iken dayısının yönlendirmesi ve gözetimi altında İ’lâu’s-sünen adlı kitabın telifine başladı ve yirmi yıl boyunca bu eserin telifiyle meşgul oldu. Batı Pakistan’a geçti ve Haydarâbâd’a bağlı Eşrefâbâd’daki Dârü’l-ulûmi’l-İslâmiyye’de başmüderrislik yaptı, daha çok hadis öğretimiyle meşgul oldu. İlerlemiş yaşına ve geçirdiği hastalıklara rağmen Aralık 1974’teki vefatına kadar hadis okuttu. Zafer Ahmed Et-Tehânevî en meşhur eseri olan İ’lâu’s-sünende Hanefîlerin görüş­lerinin delili olan sahih hadis ve eserler ile sahabe kavilleri kaynakları ile birlikte zikretmiş, rivayet­lerin sened ve metinleri hakkında muhaddislerin değerlendirmelerine kısaca te­mas etmiş, sahih rivayetlerin ardından bunları desteklemek amacıyla varsa za­yıf rivayetlere de yer vermiştir. Fıkıh bablarına gö­re düzenlenen eser “Kitâbü’t-Tahâre” ile başlayıp “Kitâbü’1-Edeb ve’t-tasavvuf” ile sona ermektedir. Eser Türkçeye de ‘Hadislerle Hanefi Fıkhı’ adıyla çevrilmiştir.(Misvak Yayıncılık, İstanbul) Geniş bilgi için bakınız: Diyânet İslâm Ansiklopedisi, c.44, s.67-68, İstanbul,

[12] İ’lâu’s-Sünen, el-İnhirâf Ba’de’s-Selâm ve Keyfiyyetuhû ve Sünniyyetu’d-Du’â ve’z-Zikr Ba’de’s-Salât” babından naklen  Ebubekir Sifil, Sana Dinden Sorarlar, s.428, Rıhle Kitap, İstanbul, 2012

[13] İmam Şâtıbî, El- i’tisâm (Bid’atler Karşısında Kitap ve Sünnete Bağlılıkta Yöntem), c.2, s.355-357,  Kitap Dünyası Yayınları, Konya, 2011

[14] Buhârî, Ezân 155, Daavât 18; Muslim, Mesâcid, 142; Ebû Dâvûd, Vitir 24.

Tesbihâtı yaparken parmaklarla zikir yapmanın sünnet olduğunu ifâde eden hadisler mevcuttur. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kadınlara şöyle demiştir: “Tesbîh’i (Subhânallâh sözünü), tehlîli (lâ ilâhe illallâh sözünü) ve takdîsi (Subhâne’l-Meliki’l-Kuddûs veya Subbûhun Kuddûsun Rabbu’l-Melâiketi ve’r-Rûh sözünü) bırakmayın. (Bunları) parmaklarla sayın (ta ki parmaklardan çıkan günahlar ondan dökülsün.) Zira parmaklar (diğer azalar gibi yaptığı hayır ve şer işlerden) sorulacak, konuşturulacaklardır (ya sahiplerinin lehine ya da aleyhine şahitlikte bulunacaklardır)…” ( Ebu Dâvud, Vitir, 24);Abdullah b. Amr (radiyallahu anhumâ) şöyle demiştir: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i tesbîhi (Subhânallah sözünü) sağ eliyle sayarken gördüm.” ( Tirmizî,  Daavât: 25). Buna karşın Cennetle müjdelenen on sahabiden birisi olan Sa’d bin Ebî Vakkas, Rasûlullah ile beraber bir kadının yanına gittiklerini, kadının önünde hurma çekirdekleri veya çakıl taşları bulunduğunu ve kadının tesbihi onlarla saydığını bildirdikten sonra, Rasûl-i Ekrem’in bu kadının hareketine müdahale etmediğini söylemektedir. (Ebû Dâvud, Vitir; 24) Rasûlullah’ın bu hareketi sünnetin bir başka nev’i olan “takrirî sünnet”e girmektedir. O hareketi hoş karşıladığını göstermektedir. Bu sebeple,  İbn Teymiyye, Şevkânî, San’ânî gibi kimi ulemaya göre tesbih kullanmakta bir beis yoktur. Mâlum olduğu üzere günümüzde tesbih kullanmak Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in her zaman uyguladığı parmaklarla sayma sünnetini neredeyse tamamen yok etmiştir. Hatta birçok kimse bizâtihi tesbihte özel bir fazilet olduğunu, zikrin karışmasından emin olunsa dahi tesbih kullanmanın daha faziletli olduğunu zannetmektedirler. Bundan daha da kötüsü parmaklarla zikir çekmeyi kerih görmektedirler. İşte bu bid’at zihniyeti kırabilmek için bu insanların önünde tesbihle zikir yapmamalı, güzel ve yumuşak bir üslupla onları uyarmalıyız.

[15] Muslim, Mesâcid, 142

[16] Muslim, Mesâcid, 146; Nesâî, Sehv, 96

[17] Ahmed b.Hanbel, Müsned, c.4, s.124; Taberânî, el-Mu’cemu’l Kebîr, c.7,s.289-290

[18] Ahmed Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, s.341,  TDV Yayınları, Ankara, 2000

[19] Müslim, Zikir, 25

[20] Tirmizî, Deavât, 82; Müsned, c.3, s150. Tirmizî, rivâyet hakkında Hasen- Garib demiştir.

[21] Tezkiretü’l-Kurtubî’den nakleden Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, c.2, s.256-257, Uysal Kitabevi, Konya

[22] İmam Şâtıbî, El-İ’tisâm, c.2, 269-271