Yazı dizimizin ilk iki bölümünde, Zikir kavramının sözlük ve ıstılah anlamları üzerinde durmuş, Kur’an-ı Kerim’deki ve hadis-i şeriflerde kullanımlarını özetleyerek nakletmiştik. Ayrıca zikir kavramı ile bağlantılı bazı kavramları incelemiştik. Bu bölümde de Zikir kavramının kapsamı ve çeşitleri üzerinde duracağız. Tevfik Allah’tandır.

   C) ZİKİR’İN KAPSAMI VE ÇEŞİTLERİ:

İnsanın yapmış olduğu zikri; zikri yapan varlıklar, zikreden organlar ve teklifî açıdan ele alınmasına göre çeşitli sınıflara ayırmak mümkündür[1]:

    a) Zikreden varlıklar açısından zikir iki kısımdır:

    1- Allah’ın Kulunu Zikretmesi: Yüce Allah, Bakara sûresinin 152. âyetinde  “Beni zikredin ben de sizi zikredeyim” buyurmaktadır. Ebu Hureyre’den rivâyet edilen  kudsî hadiste yüce Allah: “Ben kulumun bana olan zannı/inancı üzereyim. Beni zikrettiği zaman ben onunla beraberim. Eğer kulum beni içinden zikrederse ben de onu içimden zikrederim. Eğer o beni bir topluluk içinde zikrederse ben de onu, onun zikrettiği topluluktan daha hayırlı bir topluluk içinde zikrederim…”[2] buyurmuştur. Aynı konuda Enes b. Malik’ten gelen rivâyet ise şöyledir: Yüce Allah buyurdu ki: Ey Âdem oğlu! İçinden beni zikredersen ben de seni içimden zikrederim. Eğer sen beni bir topluluk içinde zikredersen ben de seni melek topluluğu içinde zikrederim.”[3]

Ankebût sûresinin 45. âyetinde ise: “ …Allah’ı zikretmek en büyüktür”  buyurulmuştur. “Zikrullah”tan maksat nedir?.  “Zikrullah” ifadesi; insanın Allah’ı zikri veya Allah’ın insanı zikri anlamına gelebilir. Birinci anlamı alanlar bunu; namaz, namazdaki tekbir, tesbih, tahmîd ve Kur’an okuma ile yorumlamışlardır. İkinci anlamı alanlar bunu, Allah’ın kulunu rahmeti ve mağfiretiyle anması olarak yorumlamışlardır.[4]

Ayet ve hadislerde geçen Allah’ın kulunu zikrinden maksat nedir? Kur’an yorumcuları, bu hususu farklı şekillerde izah etmişlerdir. Allah’ın kulunu zikrinden maksat; İbn Abbas ve Said b. Cübeyr’e göre Allah’ın kulunu bağışlamasıdır; Süddî’ye göre, Allah’ın kuluna merhametidir. Müfessirler, Allah’ın kulunu zikrinden maksadın; ona mükâfat vermesi, onu övmesi, ondan razı olması, ona nimet ve sevap vermesi, ona yardım etmesi, hidayet etmesi, rahmetini ihsan etmesi, kurtuluşa erdirmesi, manevi yakınlık, kulluğa kabul, cennetle ödüllendirmesi olduğunu söylemişlerdir. [5]Anlaşılan o ki Allah’ın kulunu zikretmesi, insanın iman ve sâlih amellerinin, ibadet ve itaatinin, duâ, tövbe ve çalışmasının karşılığını vermesi, insanı dünya ve âhirette ödüllendirmesidir.

 

     2- Kulun Allah’ı zikretmesi: İnsanın Allah’ı zikretmesi, Allah’ın kesin emridir. Kur’an’da Allah’ın zikredilmesi ile ilgili birçok âyet vardır. Şu âyetleri örnek olarak zikredebiliriz: “Rabbinin ismini akşam ve sabah zikret…” ( İnsân, 25), “Rabb’inin ismini çok zikret…” (Âl-i İmrân, 41), “Rabbini içinden yalvararak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret, gâfillerden olma” ( Â’raf, 205), “ Unuttuğun zaman Rabbini zikret” (Kehf, 24), “Allah’ı zikredin…” (Bakara, 198, 200, 203, 239),  Ayakta, oturarak ve yanlarınız üzerinde (iken, her hâlükârda) Allah’ı zikredin…” (Nisâ, 103)

“Zikret” ve “zikredin” emirleri vücûb ifade eder. Yani insanların Allah’ı zikretmeleri farz bir görevdir. Bu görevi yerine getirmek “itaat” ve “sevap”, terk etmek ise “isyan” ve “günah”tır

     b) Zikri, icrâ eden organların durumuna göre de sınıflandırmak da mümkündür. Allah’ı zikir görevini, üç şekilde yerine getirmek mümkündür: Kalp ile, dil ile ve beden ile:

1- Kalple Zikir: Kalbin maddî/cismânî ve mecâzî olmak üzere iki anlamı vardır. Maddî/cismânî anlamda kalp; iki karaciğeri birbirinden ayıran, göğüs kafesi boşluğunda yer alan ve kan dolaşımını sağlayan organdır. Mecâzî anlamda kalp ise; inanç, duygu ve düşüncenin; sevgi, şefkat ve merhametin; düşünme, anlama ve kavramanın; korkma, sevinme ve üzülmenin; niyet, irade ve azmin kaynağıdır. Kur’an’da kalp kelimesi maddî anlamda kullanılmakla birlikte daha çok mecâzî anlamda kullanılmıştır. Kur’an’da; Allah’a yönelen,  hidayete eren, Müslüman, muttakî, iman ve zikir ile mutmain olan, saygılı,  Allah’tan korkan ve gerçekleri anlayan kalp; Gafil, günahkâr, hastalıklı, kör, katı, kilitli, perdeli, mühürlü,  paslı- kirli, dağınık,  kayan, kin tutan, eğlenceye dalan ve gerçekleri anlamayan kalp vb iyi ve kötü vasıflarla nitelenen kalpten söz edilmiştir.

Mecâzî anlamdaki kalp ile ilgili şu âyetleri örnek olarak zikredebiliriz:  “(Ey Rasûlüm! Sana karşı çıkanlar,) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? (Dolaşsalar da) düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olsa. Gerçek şu ki (kafadaki) gözler kör olmaz fakat göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hacc,46), “… Kalbini bizi zikretmekten alıkoyan, nefsinin arzusuna uyan ve işi hep aşırılık olan kimseye itaat etme.” (Kehf, 28)

Birinci âyette kalbin düşünmesi, ikinci âyette kalbin zikirden alıkonulması söz konusu edilmiştir. Kalple zikirden cismânî olmayan kalbin zikri anlaşılmalıdır. Bu da Allah’ın varlığını, birliğini, niteliklerini, yüceliğini ve eşsizliğini kabul etmek; Allah’ı Kur’an’da anlatıldığı, tanıtıldığı ve bildirildiği şekilde tanımak, anlamak ve bilmektir. Dolayısıyla kalple Allah’ı zikredebilmek için; O’nun varlığına işaret eden delilleri düşünmek, O’nu tanımak ve O’na iman etmek gerekir. Kalple zikir, kalbin cilasıdır. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: “ Her şeyin bir cilası vardır. Kalbin cilası da Allah’ı zikirdir” buyurmuştur.[6]

Asıl zikir; kalple yapılan zikirdir. Bu, kalbin yüce Yaratıcı’ya karşı uyanık olmasıdır. Kalple zikrin çeşitlerini şöyle sıralayabiliriz:

     a) Allah’a İman Etmek: Kur’an’da bir çok âyette “Allah’a iman edin” buyrulmaktadır.[7] İmanın altı esasından birincisi Allah’a iman etmektir. Allah’a iman etmek; Allah’ın varlığını, birliğini, evveli ve sonu, eşi, çocuğu ve ortağı bulunmadığını, hiçbir yaratığa benzemediğini, hiçbir şeye muhtaç olmadığını, yaratan ve rızık veren olduğunu kabul etmek, âyet ve sahîh hadislerde Allah’ın zat, isim, sıfat ve fiilleriyle ilgili bilgileri tasdik etmektir. Bir insan Allah’a iman etmeden O’nu zikredemez. Allah’ı zikredebilmek için sadece Allah’a değil iman esaslarının tamamına şeksiz, şüphesiz ve şartlarına uygun olarak iman etmek gerekir. Furkan sûresinin 18. âyetinde geçen zikri unutmaktan maksat, imanı, Kur’an’ı ve dinî görevleri terk etmektir.[8] İman olmadan yapılan amel boşa gittiği gibi yapılan zikir de boşa gider. Allah’ı, Kur’an’da Allah’ın kendisini tanıttığı gibi kabul etmeyen veya O’na iman veya ibâdetinde ortak koşan veya Kur’an’ın ayetlerinden birini veya tamamını ya da bir emri veya bir yasağı yahut bir hükmü veya bir haramı kabul etmeyen, beğenmeyen ve küçümseyen kimse “Allah’ı zikredin” emrini yerine getirmiş olamaz.

İman anlamında zikir, en fazîletli ve en hayırlı ameldir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, “Amellerinizin en hayırlısını, Allah katında en çok razı olunanı ve Rabbiniz katında derecenizi en çok yükselteni, altın ve gümüş infak etmekten, düşmanla savaşmaktan, onların boyunlarını vurmaktan daha hayırlı olan amelinizi size haber vereyim mi?” buyurmuş, ashab’ın, nedir bu yâ Rasûlullâh! demeleri üzerine “Allah’ı zikretmektir” cevabını vermiştir.”[9] Altın ve gümüş infak etmekten, düşmanla savaşmaktan daha faziletli olan Allah’ı zikir; dil ile yapılan zikir değil, kalple yapılan zikirdir yani imandır, tevhîd inancı üzere olmaktır. Allah’ı zikir, Allah’ın birliğini kabul etmektir:

      b) Allah’ın Varlığına Delâlet Eden Kevnî ve Kitâbî Delilleri Düşünmek: Akıl ve düşünme yeteneğini iyi kullanan bir insan; Allah’ın varlığını, birliğini, rab, yaratıcı, rızık veren ve her şeye gücü yeten olduğunu anlar ve bilir. Her şey, Allah’ın varlığına delâlet etmektedir. Varlıkları, onlardaki eşsiz güzellikleri ve intizamı, açan çiçekleri, uçan kuşları, vızıldayan arıyı, parıldayan yıldızları, ışık ve ısı veren güneşi, yağmur ve toprağı, bitkileri, hayvanları, denizleri, karaları, gökleri, insanın yaratılışındaki mükemmelliği görmek, bütün bunları bir yaratanın olduğunu, bunların kendiliğinden var olamayacağını, kâinattaki ve âlemdeki her şeyin Allah’ın bir eseri olduğunu düşünmek Allah’ı zikirdir. İnsanın söylediği bir sözün, yaptığı bir iş ve görevin, sergilediği bir davranışın Allah’ın rızasına uygun olup olmadığını düşünmesi ve ona göre hareket etmesi; bir kötülük, bir haram karşısında bunu Allah yasaklamıştır diyerek haram ve kötülükten vazgeçmesi; Allah’ın emir ve yasaklarını, helal ve haramlarını, hüküm ve tavsiyelerini, maruf ve münkeri,  Kur’an ve Sünneti, faydalı şeyleri düşünmesi, anlaması ve öğrenmesi; Allah’ın, Rasûlü ve Kitâbı ile bildirdiği İslam gerçeğini, ilâhî murâkabe altında olduğunu, dünyada yaptığı her iş ve davranışın, söylediği her sözün, sahip olduğu her nimetin hesabının sorulacağını, başıboş bırakılmadığını, boş yere yaratılmadığını,  ibâdet ve itaat ile sorumlu olduğunu,  düşünmesi, bilmesi ve kabul etmesi Allah’ı zikretmesi demektir.[10]

       c) İnsanın Sahip Olduğu Maddî ve Manevî Bütün Nimetleri Verenin Allah Olduğunu Bilmek: Yüce Allah, insana maddî ve manevî pek çok nimet vermiştir. İnsan, bu nimetler sayesinde varlığını sürdürebilmektedir. İnsanın bu nimetler karşısında görevi, bu nimetleri verenin Allah olduğunu bilmek ve nimetlere şükretmektir. İnsan; Allah’ı zikrettiği zaman nimetlere şükretmiş olacağı gibi, nimetlere şükrettiği zaman da Allah’ı zikretmiş olur. Ebu Hureyre’den rivâyet edilen kudsî bir hadiste Rasûlullâh efendimiz, yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Ey Âdem oğlu! Sen beni zikrettiğin zaman bana şükretmiş olursun. Beni unuttuğun zaman bana nankörlük etmiş olursun.”[11]

       d) Allah’ı Zat, İsim, Sıfat ve Fiilleriyle Tanımak: Kur’an baştan sona yüce Allah’ı tanıtmaktadır. Bir insanın Allah’ı zikrediyor olabilmesi için her şeyden önce Allah’ı tanıması gerekir. İnsan, Allah’ın zâtını bilemez, künhüne vâkıf olamaz, buna gücü de yetmez. Bununla birlikte Allah’ı isim, sıfat ve fiilleriyle tanıyabilir. Allah’ın fiilleri, sıfatlarına, sıfatları isimlerine, isimleri de zâtına delâlet eder. “En güzel isimler Allah’ındır…” (Â’raf, 180) Hadislerde Allah’ın 99 isminin olduğu bildirilmiş ise de Kur’an’da Allah’ı tanıtan daha çok isim ve sıfat vardır. Bu isim ve sıfatlardan bir kısmı Allah’ın ne olduğunu, bir kısmı da ne olmadığını belirtir: Şu âyetleri örnek olarak zikredebiliriz: “O Allah birdir, hiçbir şeye muhtaç değildir, çocuk sahibi (yani baba) olmamıştır, doğmamıştır, doğurmamıştır, Onun hiçbir dengi yoktur.” (İhlâs, 1-4),  “Allah, çocuk edinmemiştir. Onunla beraber ilâh yoktur.” (Mü’minûn, 91), “Rabbinizin şânı yücedir. O eş de çocuk da edinmemiştir.” (Cîn, 3)

2- Bedenle Zikir: Bedenle zikir, bedenin her bir uzvunu emrolunduğu görevleriyle meşgul etmek ve yasaklandığı şeylerden alıkoymaktır. Mesela,  gözün görevi gerçekleri, Allah’ın varlığına delalet eden kevnî ve kitâbî âyetleri görmesi, kötü ve günah olan şeylere bakmaması;  kulağın görevi, gerçekleri, Allah ve Rasûlünün sözlerini dinlemesi, yasak ve haram olan sözleri dinlememesi;  el ve ayakların görevi, bu uzuvların ibadet ve itaatte kullanılması, isyan ve yasak olan şeylerden ve yerlerden uzak tutulması;  dilin görevi,  doğru ve hayırlı sözler söylemesi, yalan, gıybet, iftira ve benzeri haram ve kötü olan şeylerde kullanmaması;  aklın görevi, gerçekleri idrâk etmesidir. İnsan, bütün uzuvlarını Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarına uygun olarak, faydalı işlerde kullanması; namaz, oruç, hac, zekat… vb ibâdetleri yapması, meşru işlerde çalışması, üretmesi, insanlara faydalı olması, kısaca Allah ve Rasûlüne itaat etmesi,  Allah’ı bedenle zikretmesi demektir. Ümmü’d Derdâ (r.a.)[12], “Eğer namaz kılarsan bu, Allah’ı zikirdir. Eğer oruç tutarsan bu da Allah’ı zikirdir. İşlediğin her hayırlı amel Allah’ı zikirdir. Her türlü şerden/kötülükten kaçınmak da Allah’ı zikirdir…” demiştir.[13]

Bir insanın, “Allah’ı zikredin” emrini yerine getirebilmesi için itaat etmesi gerekir. “İtaat”; Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarına uymaktır. Müfessirler, Bakara sûresi 152. âyetindeki “fezkürûnî =beni zikredin” emrinin “bana itaat edin” anlamında olduğunu söylemişlerdir.[14] Said b. Cübeyr  bu âyet ile ilgili olarak; “Âyet, itaatimle beni zikredin ki ben de sizi mağfiretimle zikredeyim” demektir. Allah’ı zikir, Allah’a itaattir. Allah’a itaat etmeyen kimsenin tesbihi, tehlili ve Kur’an okuması çok olsa bile bu kimse, Allah’ı zikretmiş olmaz” demiştir.[15]

Sadece Allah’ı zihinde tutmak, düşünmek, inanmak, dil ile zikir cümlelerini söylemek, “Allah’ı zikredin” emrini yerine getirmek için yeterli değildir. “Allah’ı zikredin” emrini yerine getirebilmek için Kur’an ve sahih hadislerde emredilenleri yapmak, haram ve yasaklardan kaçınmak gerekir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem; “Allah’a itaat eden Allah’ı zikretmiş olur”[16] buyurmuştur. İtaatin Allah’ı zikir olması ile ilgili olarak “namaz” ibadetini örnek olarak ele alabiliriz. Kur’an’da, cuma namazı ve beş vakit namaza “Allah’ı zikir” denilmiştir. “Namazları ve orta namazı koruyun. Gönülden bağlılık ve saygı ile Allah’ın huzurunda durun. Eğer bir tehlikeden korkarsanız yaya yahut binekli iken namazı kılın. Güvene kavuştuğunuz zaman bilmediğiniz şeyleri (peygamberin) size öğrettiği şekilde Allah’ı zikredin” (Bakara, 238-239) âyetinde ve benzerlerinde geçen Allah’ı zikir ile maksat beş vakit namazdır.[17]

Namaz kılan mümin, Allah’ı zikretmiş olur. Abdesti, ezanı, kameti, kıraati, tekbir, tehlil, tesbih, tahmîd ve duâlarıyla her türlü zikri içinde toplayan namaz, Allah’ı zikretmek için kılınır. Yüce Allah: “Muhakkak ben (evet) ben Allah’ım. Benden başka ilah yoktur. Yalnız bana ibâdet et ve beni zikretmek için namaz kıl” (Tâhâ,14) buyurmuştur.  Abdullah ibn Mes’ud, Ali b. Ebî Talib, Abdullah İbn Abbas ve Katâde b. Diâme, âyette geçen Allah’ı zikir ile maksadın namaz kılmak olduğunu söylemişlerdir.[18]  Namaz; kalp, dil ve beden ile yapılan her türlü zikri içermektedir. Namazda okunan sûre ve âyetler, duâlar, tesbih, tehlil, tahmîd ve tekbir Allah’ı zikirdir.[19]

Yaşantımızın her an zikir halinde olabilmesi için; Allah’ı andığımızda Allah’ında bizi andığını, Allah’ın andığı kimsenin de büyük bir kurtuluşla kurtulacağını, her dâim akılda canlı tutmakla gerçekleşecektir.  Vahyin ve sünnetin ölçüsü içinde belirli virdlerimizin olması, kalbimizi sekînete kavuşturacağı gibi yaşamın her zorluğuna karşı bizleri şeytana, zâlimlere, tâğutlara karşı azimli bir mücadele yeteneği kazandıracaktır. Allah’ı hakkı ile zikretmek, beraberinde Allah’ın dostlarını dost, Allaha, Rasûlüne, müminlere ve Kitabına düşman olanları düşman bilme noktasında anlam kazanmaktadır.

Bir kimse, gece gündüz Allah’ı zikrettiğini iddia etmiş olsa; fakat Allah’ın zikri olan Kur’an’a uygun bir hayatı yaşamında uygulamasa, ayrıca Allah’a itaatte inkârcı tutum sergileyenlere, zâlimlere, tâğutlara yaşam hakkı tanıyarak onlarla dostluk ve arkadaşlık kurup Allahın dinini hâkim kılma anlamında umursamaz davransa böyle bir kimse şeytanın dostu olmaktan kurtulamaz. Böyle bir kimse havada uçsa, suda yürüse yine de şeytanın dostu olmaktan kurtulamaz. Çünkü böylesini havada uçuran, denizde yürüten şeytandır, Rahman değil…

Allah’ı hayatımızın her alanına müdâhil kılmak, Allah için gözyaşı dökmek, mazlumların safında yer almak, zâlimlerden ve tâğutlardan berî olmak, Kur’an’a hakkı ile anlamak, O’nun üzerinde düşünmek, O’nu hayata geçirmek, müminlerle saf tutmak, ümmetin geleceği üzerine tevhidî bir hat oluşturmak,   hayatı iman ve cihad olarak görmek, Rasûlullahı önder kabul etmek,  Kur’an’ı yaşam biçimi haline dönüştürebilmek,  mümin olarak Allaha göçebilmek zikrimizin aslı olmalıdır.[20]

3- Dil İle Zikir: Dil ile zikir; Allah’ı güzel isimleriyle anmak, övmek, yüceltmek, noksan sıfatlardan tenzih etmek, O’nun varlığını, birliğini, eşi, ortağı ve benzeri olmadığını, gücünü, iradesini ve nimetlerini ifade eden cümleleri söylemek, duâ etmek, Kur’ an okumak, öğrenmek ve öğretmek şeklinde yapılabilir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi asıl zikir; kalple yapılan zikirdir. Dil ile yapılan zikir kalple yapılan zikre delâlet eder. Dil, kalbin tercümânıdır.

Dil ile zikredilmesini ifade eden âyet ve hadisler vardır: “Allah’ı çok zikredin”(Enfal, 45; Ahzâb,41) emri dil ile zikri öngördüğü gibi  “Rabbinin ismini zikret”(Müzzemmil, 8) emri de dil ile zikri ifade eder. Müminin kalbi, dilin zikrine karşı duyarlıdır. “Allah zikredilince kalbin ürpermesi” (Enfal, 2; Hâcc,35) bu gerçeğin ifadesidir. Şu hadisler de dil ile zikir söz konusu edilmektedir:  “Zikrin en efdalinin Lâ İlâhe İllallah (diye yapılan zikir) olduğunu”[21] bildiren Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem; “Ey Allah’ın Rasûlü! İslam’ın alâmetleri bana çok geldi, (hepsini yapamıyorum), bana bir görev bildir ki ona yapışayım” diyen birisine, “Dilini devamlı Allah’ın zikri ile meşgul et”[22] buyurmuştur.

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: “ Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem; ‘Cennet bahçelerine uğradığınız zaman, nimetlerinden bolca yararlanın’ buyurdu. Ben, “Ey Allah’ın Elçisi! Cennet bahçelerinden maksat nedir? diye sordum, ‘Câmilerdir’ buyurdu. ‘Camilerin nimeti nedir?’ Ey Allah’ın elçisi” dedim. “Subhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber (Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim, her türlü övgü Allah’a mahsustur. Allah’tan başka ilâh yoktur ve Allah en büyüktür) cümlelerini söylemektir” buyurdu.[23]

Bu hadisler, hem dil ile zikrin önemini hem de dil ile zikrin nasıl yapılacağını bildirmektedir: Bunlar; Subhânallah,   Elhamdü lillah, ve Lâ İlâhe İllallah ve Allâhü Ekber şeklinde söylenen tesbih, tahmîd, tehlil ve tekbir cümleleridir. Bu cümleleri dil ile söylemek, ifade ettiği anlamları bilmek ve kabul etmek zikirdir. Müfessirler, “Allah’ı zikredin” emrini yorumlarken dil ile Allah’ı zikrin tesbih, tehlil, tahmîd ve tekbir ile yapılacağını beyân etmişlerdir.[24]  Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, insanın sahip olduğu en değerli varlıkların başında kişinin “şükreden bir kalbe ve zikreden bir dile sahip olmasını” [25]zikretmiştir. Bir mümin; tesbih, tehlil, tahmid ve tekbir cümlelerini söyleyerek zikredebileceği gibi hayırlı işlerine eûzü besmele ile başlayarak, gelecekte yapacağı her işi için inşâallah diyerek, duâ ederek, Kur’an okuyarak, tövbe istiğfar ile de zikredebilir.

Namaz içinde, namaz sonrasında, akşam, sabah ve yatarken, yola çıkarken, bir şey yiyip içtikten sonra ve muhtelif zamanlarda okunması tavsiye edilen mesnûn duâları her gün tekrarlamak da Allah’ı zikirdir. Bu duâları, duâ mecmuâlarında, hadis kitaplarının zikir ve duâ bölümlerinde bulmak mümkündür.[26]

Yusuf Kerimoğlu hocamız, zikir kavramını açıklarken, zikrin İslâmî hükümleri bilmek ve ahkâmı edâ etmek olarak ifâde eder ve şöyle der: “Bir mükellef, sahih bir itikada sahip olmadığı ve ihlâsı esas almadığı müddetçe, sâlih amel işleyemez. Müslümanlar, zikir ibâdetini edâ ederek gafletten kurtulabilirler. Bir hususa işaret etmekte fayda vardır: Yeryüzündeki hilâfet vazifesini hakkı ile edâ etmeye niyet etmeyen kimselerin, bazı lafızları ‘dudak servisi’ ile tekrarlamalarına zikir denilemez. Kur’ân-ı Kerim’de zikir ehli, şeriatı bilen ve ahkâmını hakkı ile edâ eden kimseleri ifade için kullanılmıştır: ‘Bilmiyorsanız zikir ehlinden sorunuz.’(16/Nahl, 43) âyet-i kerimesindeki incelik budur.”[27]

       c) Teklifî açıdan zikir ikiye ayrılır:

       1- Farz olan zikir: Özellikle insanımızın yoğunlaşması gereken zikir, farz olan zikirdir. Bunlar; beş vakit namaz, zekât, oruç, hac ve cihad gibi Allah’ın emirleridir. Müminlerin Allah’ın râzı olduğu ve olmadığı şeyleri bilip gereğini yapmaları gerekir. Önce kendisine ihtiyaç duyulan bu şer’i teklifleri öğrenmek gerekir. “Aslında zikir meclisleri; helal ve haramın, yani; nasıl satarsın, nasıl alırsın, nasıl namaz kılarsın, nasıl oruç tutarsın, nasıl nikâhlar, nasıl boşarsın, nasıl hac yaparsın gibi şeylerin öğrenildiği yerlerdir. Kur’an-ı Kerim tefsiri, Rasûlullahın sünneti nakledilen ve dinin fıkhî meseleleri öğrenilen ilmî toplantılar da zikir meclisleridir. Bunlar için toplanmak, meclislerde tesbih, hamd ve tekbirle yapılan zikrullah toplantılarından daha üstündür. Çünkü bunlar, farz-ı ayın ve kifâye ama sırf zikrullah tatavvudan, nâfileden ibârettir.”

2- Tatavvu/nâfile olan zikir: Kelime-i tevhid, lafza-i celâl, salâtü selâm, bazı me’sûr duâlar ve belirli virdleri okumak suretiyle yapılan zikir. Günümüzde nâfile zikirlerin, farz zikirlerin önüne geçtiğini görmekteyiz. Hatta denilebilir ki; zikir sırf tatavvu olandan ibaret görülmekte, farz olan kısmı gündeme bile getirilmemektedir. Bidatsiz tasavvufun öncülerinden olan Cüneyd-i Bağdâdî (ö:297/910); “Bizim mezhebimiz iki asılla kayıtlıdır. Bunlar; Kitap ve Sünnettir. Kim ki Kur’an-ı Kerim’i ezberlemez, Hadis-i Şerif’leri yazmaz ve fıkıh öğrenmezse ona uyulmaz.”demiştir.  Gazzali de şöyle bir değerlendirme yapmıştır: “Kim önce Hadis öğrenir sonra da tasavvufla uğraşırsa o, kurtuluşa erer. Kim de ilim öğrenmeden önce tasavvufla uğraşırsa nefsini tehlikeye atmış olur.”[28]

(Devam Edecek)

 

DİPNOTLAR

 

[1] Dr. Mehmet Sürmeli, Hayatı Zikir ile Anlamlandırmak,  http://www.mehmetsurmeli.com/kavramlar/hayati-zikir-ile-anlanlandirmak

[2] Buhârî, Tevhid, 15; Müslim, Zikir, 48.

[3] Celâleddîn es-Süyûtî, ed-Dürrü’l Mensûr fî Tefsîri’l-Me’sûr, c.1, s.361, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1983

[4] Doç. Dr. İsmail Karagöz, Kur’an’da Zikir Kavramı ve Allah’ı Zikir,  s. 172, DİB Yayınları, Ankara, 2012

[5]  İmam Kurtûbî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, c.2, s398-399,  Buruç Yayınları, İstanbul; İmam Taberî,  Taberi Tefsiri,  c.1, s.371-372, Hisar Yayınevi;  Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, c.1, s.326-327,  Risale Yayınları, İstanbul, 2014

[6] Süyutî, ed-Dürrü’l Mensûr, c.2, s. 362.

[7] Mesela; Bakara, 179;  Â’raf, 158;  Tevbe, 86;  Hadîd, 7.

[8] İmam Kurtûbî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, c.12, s.515-519; İmam Taberî,  Taberi Tefsiri, c.6, s.175-176

[9] İbn Mâce, Edeb, 53; İmam Mâlik, Muvattâ, Kur’an, 24.

[10] İsmail Karagöz, Kur’an’da Zikir Kavramı ve Allah’ı Zikir,  s. 43

[11] İmam Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, c.2, s.40,  Beyrut, 1968

[12] Asıl adı Hüceyme bint Huyey el-Vassâbiyye’dir. Sahâbeden Ebü’d-Derdâ’nın Ümmü’d-Derdâ künyesiyle bilinen iki hanımından küçük olanıdır ve Ümmü’d-Derdâ es-Suğrâ diye tanınmıştır. Hüceyme, Ümmü’d-Derdâ el-Kübrâ diye bilinen Hayre bint Ebû Hadred’in 30 (650) yılında vefatının ardından Ebü’d-Derdâ ile evlendi. Ancak kocası 32 (652) yılında vefat ettiğinden bu evlilik çok kısa sürdü. Ümmü’d-Derdâ 81 (701) yılında haccetti, aynı yıl veya ertesi yıl Dımaşk’ta vefat etti. Ümmü’d-Derdâ, kadın tâbiîn nesli içinde Hafsa bint Sîrîn ve Amre bint Abdurrahman’dan sonra en önemli âlim olup  kıraat, fıkıh ve hadis bilgisiyle şöhret kazanmıştır. Ümmü’d-Derdâ ibadete düşkünlüğüyle de bilinirdi. Kadınlar onun yanında toplanır, kendisiyle birlikte ibâdet ederlerdi. Tâbiînden Avn b. Abdullah, Ümmü’d-Derdâ’nın meclislerinde Allah’ı zikrettiklerini söylemiştir. Ümmü’d-Derdâ bu meclislerde vaaz eder, güzel ve hikmetli sözler söyler, bazen bunları levhalara yazarak talebelerine verirdi. Hayatı hak. bakınız: Diyânet İslâm Ansiklopedisi, c.42, s.316-317, İstanbul.

[13] İmam Taberî,  Taberi Tefsiri, c.6, s.379-380.

[14]  İmam Kurtûbî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 2, s.398-399,  Fahruddin Er-Râzî, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,  c.4, s.71-72, Akçağ Yayınları, Ankara.

Allah’ın, zikreden kuluna zikirle cevap vermesi konusunu izah için çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
Beni, Bana itaatla zikredin; Ben de sizi rahmetimle zikredeyim.
Beni duâ ile zikredin; Ben de sizi, duânızı kabul ile zikredeyim.
Beni övgü ve itaatle zikredin; Ben de sizi övgü ve nimetle zikredeyim.
Beni dünyada zikredin; Ben de sizi âhirette zikredeyim.
Beni gizli yerlerde zikredin; Ben de sizi geniş yerlerde ve yalnızlıkta zikredeyim.
Beni ibâdetle zikredin; Ben de sizi yardımla zikredeyim.
Beni, Benim yolumda cihadla zikredin; Ben de sizi hidâyetimle zikredeyim.
Beni refâhınız, rahatınız zamanında zikredin; Ben de sizi belâ ve musîbete uğradığınız zaman zikredeyim.
Beni doğruluk ve samimiyetle zikredin; Ben de sizi kurtuluş ve size tahsis ettiğim şeyleri artırmakla zikredeyim.
Beni, önceden ilâhlığımı kabul ile zikredin; Ben de sizi sonunda rahmet ve kulluğa kabul ile zikredeyim.

Bakınız: Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 446, Azim Yayıncılık, İstanbul.

[15] İmam Kurtûbî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, c.2, s.398-399

[16] Süyutî, ed-Dürrü’l Mensûr , c.1, s. 361.

[17] İmam Taberî, Taberi Tefsiri, c.2, s.65-71.; Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, c.5, s.291-293

[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir, c.15, s.448-449; Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, c.8,s.421-423.

[19] İsmail Karagöz, Kur’an’da Zikir Kavramı ve Allah’ı Zikir,  s.52

[20] Ahmet Turgut Ulucak, Yaşam Ölçümüzde Zikrin Anlamı ve Yansıması, Vuslat Dergisi, Mart,-2011

[21] Tirmizî, Deavat, 9; İbn Mâce, Edeb, 55.

[22] Tirmizî, Deavat, 4; İbn Mâce, Edeb, 2

[23] Tirmizî, Deavat, 83.

[24] İmam Taberî, Taberi Tefsiri, c.8, s.464; Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir, c.4, s.520-522

[25] Tirmizî, Tefsîr, 277

[26] Bu konuda siz okuyucularımıza aşağıdaki kitapları tavsiye ediyoruz:

  • İmam Nevevî, El-Ezkâr ( Rasûlullahın Dilinden Dua ve Zikirler), Kahraman Yayınları, İstanbul, 2009.
  • İmam Nesâî, Efendimizin Dilinden Dua ve Zikirler, İz Yayıncılık, İstanbul.
  • Muhammed Saîd El-Kahtânî, Hısnul Müslim Şerhi, Guraba Yayınları, İstanbul, 2014.
  • Mehmet Kılıçarslan, Kur’andaki Dua Ayetleri ve Rasûlullahın Dilinden Dualar, Nida Yayınları.

[27] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 326, 20.Baskı, İnkılâb Yayınları, İstanbul, 2004

[28] Dr. Mehmet Sürmeli, Hayatı Zikir ile Anlamlandırmak,  http://www.mehmetsurmeli.com/kavramlar/hayati-zikir-ile-anlanlandirmak