
LAL, LÂLLER VE POLİTİKA
“Şu politikacılar toplumun şeytanlarıdır, göklerin altında ihtiyaç kalmamıştır bana”
İkbal-Şeytan’ın Dilekçesi
İlke ve değerlere başvurmadan “pratikte faydalı olan ne ise onu kullan, zararlı olan ne ise ondan kaçın” pragmatist ve realist mantığının, gözle görülmeyen, elle tutulmayan haksızlık ve zulüm karşısında söyleyecek ve yapacak bir şeyi yoktur. Bu sebeple faydalı politikacılar ve seküler kafaya sahip insan hakları savunucuları, “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisini ne kadar bayraklaştırır ve kendilerine şiar ederlerse etsinler bu sözü tam anlamıyla idrak etmekten aciz kalacaklardır. Çünkü bunlar haksız yere cana kıymanın, birilerinin malını gasbetmenin, işkencenin, eğitim hakkını ihlal etmenin..vb haksızlık veya zulüm olduğunu bildikleri oranında, toplumu fesada uğratmanın, ahlaksızlık ve çirkinliği yaymanın, islami değerleri dejenere etmenin veya insanın kendi nefsine yazık etmesinin ne demek ya da ne büyük bir haksızlık olduğunu kavramaktan uzaklar. Topluma en faydalı olan politikacılar bile, teori ve ilkelerle hiç vakit kaybetmeden sadece pratikle ilgilenirken kötü ya da sıradan politikacıya “değerlerin ihlal ve dejenere edildiğini” şikayet etmek başlı başına bir çelişki, anlamsız ve karşılığı hiçbir zaman verilemeyecek bir sorudur. Aynı soru ve şikayetin vahiy dayanağı olmayan insan hakları kuruluşlarına iletilmesi karşısında verilecek cevap da suskunluktan başka bir şey olmayacaktır.
İnsan hakları ihlalleri ya da genel olarak haksızlık karşısında en çok konuşan ve çözüm vaadeden politika, sivil örgütler,..vb gibi kurum ve kuruluşların, teorisini ya da felsefesini pratikten ve maddi hayattan yola çıkarak inşa ettiğinden dolayı, onların değerlere ya da toplumun manevi ve sosyolojik yapısına yapılan haksızlıklar karşısında susmaları doğalarının bir gereğidir. Bu yüzden travesti ya da fahişelerin çalışma(!) sahalarındaki maruz kaldıkları kötü şartlar politikanın ve insan hakları örgütlerinin konusuna girdiği oranda, onların toplumu ifsada uğratması ve insanların değerlerine zulmetmesi pratik olmadığından dolayı konunun dışındadır. Çünkü politikanın, demokratik anlayışın ve batılı insan hakları kuruluşlarının varoluş felsefesine kaynaklık eden pragmatizm için elle tutulmayan bir haksızlık ya da haklılık, pratik olmadığından dolayı insanların yaşamına faydalı ya da zararlı değildir bu nedenle savunulmasının ya da eleştirilmesinin bir anlamı yoktur.
Dili olan şeytanın haksızlık karşısında olumlu olarak yapacak neyi varki haksızlık karşısında susan insan dilsiz şeytan olmaktadır? İnsanı kötülüğe ve çirkinliğe sürükleyen şeytanın mesajı bir şekilde dile dökülerek insanın kalbine vesevese yoluyla ulaşır. Yani dilsiz olmayan şeytan, insanı her hâlükarda kötülüğe sevkeden bir varlıktır. Dili olan herhangi bir şeytanın iyiliği öğütlemesinin veya kötülüğe sevketmemesinin onun varlık sebebine ters düşeceğinden dolayı, dilsiz şeytan kötülüğü olmayan ve fakat aynı zamanda iyiliği ve faydası dokunmayan şeytandır. Zalimlerden, kalbi fesatla dolu olan insanlardan, kibirli müstekbirlerden ve hayatını kötülük üzerine inşa etmiş günahkarlardan haksızlık karşısında, zulmü engelleyecek tarzda konuşmalarının ya da mücadele etmelerinin beklenmesi sözkonusu değilse, “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisinin mesajı iyi insanlara ve sorumlu müslümanlara yöneliktir. Bu bağlamda iyi insan ya da dininin bilincinden olan müslüman haksızlık karşısında sustuğunda iyiliğini bir ölçüde kaybediyor belki kötü olmuyor ama iyi olma durumu ortadan kalkıyor. Bu ise iyiliğin salih ameller ya da güzel işler yapıyor olmaktan kaynaklanmayıp iyilik ve kötülük arasında bir yerde kalmanın yani kötü olmamanın ortaya çıkardığı bir durumdur. Yani sözü en kötü haliyle M. Twain’in dilinden söylersek “iyi olmak kötü olmamak demektir. Bu ise alçaklık, zillet ve aşağılık olma durumudur.” Politikacıların, klasik insan hakları savunucularının ve hayatını politika ekseninde kuranların, ahlaksızlığı bir hak olarak görürken değerlerin ve ilkelerin yozlaşması karşısındaki suskunları, onları İkbal’in diliyle toplumun şeytanlarına dönüştürmektedir. Yani toplumun şeytanları, toplumun manevi haklarının ihlal edilmesi karşısında, bu ihlalleri ortadan kaldıracak yönde bir tavır sergilemeyen ya da tavırda bulunanlara destek olmayan iyi insanlar olmaktadır. Bu bağlamda politikanın ve manevi hayata kayıtsız kalan modern hayatın sızmaya çalışıp da bu konuda başarısız olduğu Pakistan medreselerinin öğrencileri, toplumlarının ifsada sürüklenmeleri karşısında nasıl ve neden tavır aldıklarını anlamak istiyorsak güncel politikayla vakit kaybetmeden, insan ve de toplumu şekillendiren siyasetin ne olduğunu anlamamız gerekir ki politik şeytanlar olmayalım.
Politikaya ve seküler insan hakları anlayışına oldukça uyum sağlamış Türkiyeli müslümanların, Lal Mescid(1)’in Pakistan hükümetine vermeye çalıştığı mesaj karşısında lâl kalmalarının temel nedeni budur. Elbette diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de müslümanlar, öldürülen öğrencilerin somut yaşam ve eğitim hakları karşısında suskun kalmadılar ama Pakistan toplumunu ve İslam toplumunun değerlerine önem veren müslümanları asıl etkileyen haksızlık, Lal Mescidi öğrencilerinin isteklerinin bir şekilde –kanlı ya da kansız- reddedilmesi olacaktır. Oysa verilmek istenen mesajın sosyetik ve varlıklı müslümanların eğlendiği renkli makyajlı köşelerde –ki bunlar müslüman toplumun aydınlarıdır aynı zaman- “İslam devletinden şeriat istemek” başlığı altında değerlendirilmesi ve direniş esnasında ölenlerinde öldürenlerin de müslüman olduklarının vurgulanması, Türkiye’deki müslümanların ekseriyetinin şeriatten ve Allah’ın hükümlerinden ne kadar uzaklaştığı ya da uzak kalmak istediklerini gösterirken aynı zamanda Türkiye’ye göre, elinde bambulu sopalar bulunan siyah burkalar giymiş cinler tarafından korunan ve Kaf dağının uzak eteklerinde kalmış Kızıl Mescid’de gerçekte olup bitenin ne olduğunu görmezden gelindiğini ortaya koymaktadır.
Sayısız mevta tanrıların ifsada sürüklediği bir toplumun ve nice sınıfların şirk dinini tesis etmesiyle ortaya çıkan ölü ilahların arasından, ezel ve ebed olan tek Allah’ın adıyla pâk alınla sıyrıldıktan sonra bu pâklığı kanı pahasına korumaya devam ettirmek, şehri adı gibi islamlaştırmaya çalışan bir halka yakışırdı. İslamabad’ın tam merkezinde başlayan fitne ve ahlaksızlığın dolaylı kaynağı politika olunca, bu toplumsal çürümeye Allah adına karşı çıkmak politikanın hışmına uğramak demekti. Pakistan’ın ortasındaki “İ” ile simgelenen İslam’ın somut göstergesi olan başkent, adını İslam’dan alıyorsa, bu şehrin İslami havasını bozacak her türlü davranışın önüne geçilmesi gerekiyordu. Lal, al ya da Kızıl Mescid ve diğer medreseler bu görevi ifa ediyordu ve günün birinde bu vazifesini yerine getirirken kızıla boyanmayı göze alacak nitelikte olmalıydı. İslamabad islamlıktan çıkacak adımı atmaya başlamış ve Kızıl Mescid’in al rengi solmaya yüz tutmuşsa, pâk insanlar, başkentin ismine lâyık bir şekilde kalmasının yegane yollarından birinin mescidi yeniden ve gerekirse kan ile kırmızıya boyanması gerektiğini bileceklerdi.
Emir demiri nasıl keser, kalem kılıca nasıl galebe çalar ya da hakikat en iyi şekilde nasıl ortaya koyulur ve savunulur gibi sorulara pratik olarak cevap verildiği bir yerdir Lal Mescid. 1890’lı yıllarda Irak’ın Samarrası’nda Hasan Şirazi tarafından verilen fetvanın, İran’da şahın karısının bile tütün içmeyi bırakmasını sağlaması, modernleşmeyen ve değerlerine sahip çıkan bir toplumun kararlılığını ortaya koyarken aslında bir anlamda da günümüzde moderniteye adapte olmuş ve fetvalarla çok da işi olmayan – daha doğrusu haramdır hükümünü veren fetvalarla- ama islami olarak adlandırılan toplulukların çelişkisini ortaya koyuyordu.Modernleşmeyen toplumlarda, fetvalar kan ve can pahasına veriliyordu ve yine aynı kararlılıkla savunuluyordu. Oysa politikayı her kötü gidişatın çözümü olarak gören bir anlayışı benimsemiş ve kendini müslüman olarak gören bir toplulukta ne verilecek olan fetvalar kan ile yazılacaktır ne de onların halk tarafından savunulması kan ile olacaktır. Aritmetik çoğunluğun, kaos ve sınırsız çılgınlığa rağmen savunulduğu bir ülkede ne herhangi bir imam kanı pahasına “zina, içki, kumar, örtünmemek haramdır, ABD’yi desteklemek, ABD’nın ülke üzerinden Irak’a müdahalesine izin vermek, Irak’a asker göndermek haramdır, gönderilecek askerler, öldürülmeleri durumunda şehid olamazlar..vb” tarzından fetvalar verebilir ne de bu fetvalara canı gibi sahip çıkacak toplumsal bir destek bulunabilir. İşte Kızıl Mescid, bizim bu tür konulardaki ezberimizi bozuyor ve ne derece İslam’dan uzaklaştığımızı ortaya koyuyordu.
“Devletin Veziristan bölgesinde halka karşı askerî operasyonlar düzenlemesi haramdır, bu sebeple bu operasyonlara katılıp da öldürülenler, meşru olmayan bir saldırıda öldüklerinden dolayı cenaze namazları kılınamaz, aşiretler tarafından saldırılara maruz kalarak öldürülenlerin hükmü ise şehiddir(2) içerikli, 2005 yılında Lal Mescid’in Fetva Konseyi tarafından bir fetva yayınlandı. Fetvanın akabinde bir çok asker Veziristan’daki kabilelere karşı operasyonlara katılmayı reddetmişti. Fetvanın toplum üzerindeki, etkisi ve gücünün farkına varan Müşerref Cuntası, mescid yönetimine baskıda bulunarak onun geri çekilmesini talep etti. Etmesine de, Müşerref, Pakistan toplumunun henüz Türkiye toplumuna dönüşmediğini unutuyordu. Nitekim çok geçmeden bu isteğine Mescid’e yapılan operasyonlar esnasında şehi düşen Abdürreşid Gazi tarafından cevap verildi; “Fetva, hükümet kararları gibi politik ya da siyasi olmaktan ziyade dinidir, politik kararlar veya yasalar ikinci bir kararla iptal edilebilir ama şer'î delillere göre verilen bir fetvanın hükmü –fetvaya konu olan şartlar devam ettiği müddetçe-, bir başkasıyla ortadan kaldırılamaz.”(3) Hakikat bir kere ortaya konulmuşsa, o hakikate sebep olan olaylar vuklu bulduğu müddetçe geçerliliğini korumaya devam edecektir. Ne pahasına? Her türlü maslahat ve maddi zarar pahasına!. Olayı Türkiye’de verilen fetvaların niteliğine göre analiz edersek şu sonuca varmamız pek de zor olmaz; “Lal Mescid’de yaklaşık on bin öğrenci okumaktadır, eğer fetvayı bugün çekmezsek bu mescidin varlığı ve yetiştirdiği öğrenciler yarın tehlikede olabilir. Buna benzer medreselerde eğitim gören öğrecilerin öğrenimleri de tehlikeye girebilir. Bu da demektir ki ilerde herhangi bir konuda fetva verebilecek veya hüküm verecek bilgi ve takvaya sahip alimlerin yetişmesi mümkün olmayacaktır. Umûmî menfaat husûsî menfaate, ammeye ait zarar husûsî zarara ağır bastığına ve karşımızda iki olumsuz olup da bir tanesini seçme durumunda kalırsak az olumsuz olanın seçilmesi evladır mukabilinden fetvanın geri çekilmesi hem dini hem de sosyal açıdan Pakistan toplumunun maslahatı için daha uygundur. ” Politikanın pratik menfaatine ağırlık veren ve devletin kontrolünde olan fetva makamı elbette ki, teoriden çok pratiğe, değerlerden çok sosyal hayatın yapısına ve ilkelerden çok maslahata önem verecektir. Bu bağlamda politik ruhun toplum ruhuna hakim olduğu bir ülkede din, dini anlayış ve dini hükümler de pratikten yola çıkarak ortaya konulacaktır. Politikanın suskun olduğu durumlarda zaten sesi cılız kalan fetva makamları da suskun kalacaktır. Doğası gereği ahlaksızlık ve dini değerlerin çiğnendiği durumlarda suskun kalan politikanın yanında dini ve hükümlerini elinde tutan makamlar da suskun kalacaktır. Ama Lal’de öyle olmadı, Cemaat-i İslami’nin başını çektiği MMA(4) her ne kadar politikanın içinde olsa da Pakistan toplumunun dini hayatına yön veren sadece Cemaati İslami değildir. Elbette medrese ile hükümet ve ordu arasındaki gerginlik Veziristan fetvasıyla sınırlı değildi. Hükümetin özellikle mescide bağlı camileri hedef alması, yıkım kararı çıkarması, bazı camilerin yıkılması ve İslamabad’da özellikle Çinli masaj salonlarının başını çektiği ahlaksızlığın yayılması karşısında suskun kalınması gerginliği had safhaya ulaştırdı.
Sınırsız özgürlük ve taşkınlığın insan hakkı kavramı ekseninde putlaştırıldığı bir dönemde, bu hakkı evrenselleştirmeye çalışan küresel politikanın ve yerli politikacıların, batıda her ülkenin kendine özgü kuralları olabileceğini ilan ederken, sıra İslam ülkelerine geldiğinde susmaları onların şeytanlıklarını bir kez daha ortaya koymaktadır. İngiltere’nin, Fransa’nın ya da herhangi bir batı ülkesinin kendine özgü hukuk anlayışı bayraklaştırılırken, Pakistan’ın hukuku insan haklarına aykırı bulunur. Çünkü batının hukuk anlayışı özgürlük ekseninde iken, İslam toplumu, hukukunu adalet temeli üzerine inşaa eder. Bu bağlamda Batıdaki herhangi ahlaksız davranış özgürlük olurken doğuda bunun adı zulüm ve taşkınlıktır. Lal Mescid, işte Batı’nın ve batıcıların kavrayamadığı bu zulme karşı çıkıyordu. Çinliler tarafından çalıştırılan masaj merkezlerine baskın yapılması ve çalışanlarının rehin alınmasının ardından, hükümet tarafından tırmandırılan gerginlik, aslında politikanın yerleştirmeye çalıştığı ahlak anlayışı ile müslümanların ahlaksızlık karşısındaki kararlı duruşlarının bir yansımasıydı. Nitekim Abdürreşid Gazi, şehid olmadan önce yaptığı son röportajda kendisine baskın olayının Çin-Pakistan dostluğunu etkileyip etkilemeyeceğinin sorulması üzerine şu cevabı verecektir; “Bu tür masaj merkezleri bizim gençleri yoldan çıkarıyor. Bir umumhane gibi çalıştırılıyor bunlar. Bunu herkes biliyor. Bu tür şeyler yapıcı değildir. İkincisi ise, siz Çin ve Pakistan dostluğundan söz ettiniz. Ben size bunun cevabı olarak sorayım, sizin evinize gelip giden dostunuz olursa ve evinize gelip sizin çocuklarınıza kendisi ve toplum için zararlı faaliyetlere (Fuhuş, uyuşturucu, hırsızlık) katılmasını sağlarsa siz acaba engel olur musunuz?Tabi ki olursunuz dostluğun sınırları vardır. O sınırlar içerisinde kalarak karşılıklı menfaat ile ilerlersiniz. Aynı şekilde ülkelerin dostluğu da aynıdır. Bazı sınırları aşmamak gerekir. İkinci bir örnek vereyim. Biz bazı Avrupa ülkelerine gidiyoruz. Bu ülkelerde yere tükürmek yasaktır ve siz “biz nasıl olsa dostuz yere istediğimiz gibi tükürürüz” diyebilir misiniz? Kısacası kanun ve sınırları korumak şartıyla dostluk devam eder.”(5)
Kızıl Mescid’in tekrar kızıla boyanmasının temel nedenleri bunlar olunca, manzaranın hiç de “İslam hükümetinden şeriat istemek” tarzında olmadığını, şeriatten ve dini hükümlerden çekinir hale gelen bir toplumun İslami anlayışında Pakistan hükümetinin, islami onlardan şeriat isteyenlerin ise bozguncu, aşırı ya da terörist olarak algılanmasının normal olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Pakistan ordusu ve hükümetinin tavrı da bu durumu yeterince ortaya koydu zaten. Çoğunluğu erkek öğrenci, kadın ve çocuk olan yaklaşık 1000 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir operasyonu başlatan kişi ya da kurumların ne kadar islami olduğu ortadadır. Elbette mescid imamı ve Lal öğrencileri kanlarına ya da canlarına susamamışlardı. Ortada öyle bir gerginliğin olmasına rağmen uzlaşmadan yana tavır koyduklarını vermek istedikleri mesajla ortaya koymuşlardı, nitekim bu konuda da bir anlaşma sağlanmıştı ama ne olduysa bu anlaşma faaliyete geçirilmeden operasyona başlandı. Operasyon karşısında imam ya da öğrencilerin teslim olmalarını beklemek ne kadar mantıklıysa bu operasyona karşılık vermek o kadar islamidir. Çünkü bu konu sadece Lal mescidini değil, Pakistan’ın hemen her bölgesinde varolan yaklaşık 13000 medresenin geleceğini ve gelecekteki duruşlarını ilgilendiriyordu. Nitekim katliamdan sonra, medreselerin politikadan farklı olarak ortaya koyduğu tavır, Pakistan’ın gelecekteki niteliğinin ne olacağına dair mesajlar veriyordu. Bu inkılabi duruşu alaycı bir dil ve söylemle analiz etmeye çalışmak, stratejistlerin gönlünü hoş etse de, Lal direnişi inkılab ateşinin herkesin kendi inkılabını gerçekleştirme kararlığını ortaya koymasıyla yakılabileceğini göstermiştir. Elbette şehid olanlar için bu ateş anlamsız ve gereksiz yere yakılmadı, bu ateşin Pakistan’ın dirilerine ve onların gelecekteki yönetimlerine güç ve ivme kazandıracağına ümit ve iman ederek Kızıl Mescid olaylarını bir kez daha şehid Abdürreşid Gazi’nin ağzından dinleyelim;
“Şu anda bulunduğumuz odanın üstü duman dolu ve ben konuşmakta zorlanıyorum. Ben Allah’ın izniyle hayatımı milletimin İslami bir sistem içinde idare edilmesi ve kurulacak İslami bir sistemin devamı için feda etmekten mutluluk duyacağım.Münafık Pakistan hükümeti bizi ağır silahlar kullanmakla suçlamaktadır. Ama elimizde sadece 14 tane AK-47 silahı ve bunların mühimmatı var. Bu silahlar hükümet tarafından bize verilenlerdir.
Bu söylediklerim belki de son sözlerim olacaktır ve ben bundan sonra bir daha konuşamayacağım. Bunun bilincindeyim ve son sözlerimle de ümmete faydalı olmak isterim. Pakistan hükümetinin bizimle görüştüğünü ve bazı konuşmalar yaptığını söylemesi sadece bir yalandır. Onlar bu dediklerinde samimi değiller. Onların yegane isteği bizi öldürmektir. Bunu yapmak için öncelikle Müslümanların direncini ve azmini kırmak istiyorlar. Ancak biz şerefsiz yaşamaktansa ölmeyi yeğleriz.
Pakistan’daki dini ve siyasi liderler hükümetin gazabından çekindiklerinden bizimle oynamaya ve bizi aldatmaya çalıştılar. Korku ve alçaklıklarından dolayı bizim teslim olmamızı istediler. Onlar bize ve İslam’a yardım etmek yerine hükümetten korktuklarından dolayı bizden uzak durmayı seçtiler. Allah (c.c.) bunun hesabını onlardan kıyamet günü soracaktır. Medyadaki dostlarıma teşekkür ederim ki bize son sözlerimizi söylememiz için imkan verdiler...”(6)
Son söz: İnsanın en değerli sermayesi kanıdır. Kan olmadan yaşamayan insan ya sınırlı yaşamında kanını feda ederek onu sonsuz hayata dönüştürür ya da kanını alçaklık yolunda kullanarak sınırlı yaşamında varlık ve mutlu ama ebedi hayatında zillet içinde bir ömür sürer. Ebedi hakikatler kan ile ortaya konulan ve kan ile yazılan hakikatlerdir. Şüphesiz en iyi, en sağlam, en kalıcı ve etkili hakikat kan ile yazılan hakikattir.
2) Veziristan bölgesindeki aşiretlerin, Afganistan’ın işgaline karşı direnenlere destek vermesi ABD öncülüğündeki Batı’yı rahatsız ettiği kadar, onların uşaklığına soyunanları da çileden çıkarmaya yeterdi. Nitekim çok geçmeden Müşerref, hükümetin de desteğini bir şekilde yanına alarak bu aşiretlere karşı askeri operasyonlar düzenledi. İlgili fetva da bunun üzerine verildi.
.