Yaklaşık 150 yıldan beri kendi kavramlarımızla düşünemiyorduk. Batılı ideolojiler ve kavramlar hem hayatımızı hem topraklarımızı hem de zihnimizi ve fikir dünyamızı işgal etmişti. Batının kendi sorunlarına bile çözüm bulamayan bu ideolojiler ile biz kendi sorunlarımızı çözmeye çalıştık. Bu ideolojileri ve zihin bulandıran felsefi akımları geldiği yere postalamanın vakti çoktan geldi de geçti bile. Bunlardan biri de “DEİZM”

Deizm, Latince Tanrı anlamındaki “deus” sözcüğünden türetilerek önce ateizme karşı tanrı anlamında kullanılmıştır. Ateizme-tanrıtanımazlığa karşı tanrıcılık anlamında kullanılmıştır. Deizm, Osmanlı çevirilerinde “ilâhiyye” deyimini kullandı.[1] Deizm, Tanrıya inanmakla birlikte belli bir dinin dogmasını ilkelerini benimsemeyen Tanrının, evini yarattıktan sonra onu kendi yasasına göre ilerlemek üzere kendi başına bıraktığını ileri süren öğreti. Her türlü vahyi, ilhamı ve dolayısıyla vahyin bildirdiği Allah’ı, dini, takdiri inkâr ederek sadece akıl ile idrak edilen bir Allah’ın varlığını kabul eden anlayış. Bu anlayış Peygamberlere ve dinlere ihtiyaç olmadığını ileri sürer. Tanrıyı sadece bir ilk neden olarak ileri süren ona başkaca hiçbir nitelik ve güç tanımayan akılcı din öğretisi.[2] Yani yaratan bir tanrı vardır fakat din, peygamber ve vahiy göndermemiştir. Bir başka ifadeyle “Allah’ın âlemin mimarı olduğunu, âlemi düzenleyip tanzim ettiğini, ona şekil verdiğini, onu harekete geçirdiğini, fakat artık âleme karışmadığını tasavvur eden bir anlayıştır. Bunlarda adeta emekliye ayrılmış bir tanrı tasavvuru söz konusudur.”[3] Deizmin en önemli ilkelerinden biri rasyonalizmdir(akılcılık).[4]

Deizm, terimi ilk defa 16.yüzyılda İngiltere’de ileri sürülmüştür. İlkin tanrıcılık deyimi ile anlamdaş olarak kullanılmıştır. Kişileştirilmiş ve yöneticiliği kabul edilmiş tanrı anlayışına karşı kişilik dışı ve sadece ilk neden olmakla yetinen bir tanrı anlayışını dile getirir. Bu ilk tanrı evreni yaratmakla işini bitirmiştir. Ve evren artık kendi yasalarıyla işlemektedir. Vahiy, ilham, peygamber, kutsal kitap, kaza ve kader, kilise, papaz ve benzerleri düzmece şeylerdir. İngiliz düşünürü Harbert of Cherbury bu anlayışın babası sayılır. Harbert’e göre bir tanrı vardır, bu tanrı dünyayı yaratmıştır, bu tanrıya tapılmalıdır. Bunlar doğal hakikatlerdir. Çeşitli dinler bu doğal hakikatlere bile gölge düşüren akıl dışı tasarımlar ileri sürmüşlerdir. Bu tasarımlarla ilgilenmemeli. Harbert’i, John Toland izlemiştir. Özellikle John Toland, deizmin öncüsü kabul edilmiştir. Yazdığı kitabıyla bu anlayışı hemen hemen bütün İngiltere’ye yaymıştır. Öyle ki İngiliz kiliselerinde bütün papazlar onu çürütmek için ondan başka hiç bir şeyi söz konusu edemez olmuşlardır. “Toland ortaya çıktığından beri kiliselerde İsa’nın adı geçmez, bütün papazlar ondan bahsediyor” deyimi ünlüdür. Toland İslam ülkelerinde bile etkili olmuştur. Bunu Lady Montagu’nun mektuplarından anlıyoruz. Lady Montagu mektuplarından birinde Osmanlı aydınlarından söz ederken şunları anlatıyor: “Bana Toland’dan haber sordular. Burada(Osmanlıda) aydınlar arasında egemen din deizmdir. Peygamberi pek ciddiye almazlar. Ama tanrıtanımaz değillerdir. Bu inançlarını gizlerler ve halka göstermezler. Örneğin bizimle şarap içen Ahmet Bey, şarabın karışıklıklara sebep olduğundan ancak halk için yasaklanmış olduğunu söyledi.” demektedir.[5]  Yani son dönem Osmanlı’sında aydınların çoğu deist bir zihniyete sahipti. Bu aydınlar Avrupa’da kalarak bu hale gelmişlerdi.

Ünlü Fransız düşünürleri Voltaire ve Rousseau da sağlam birer deisttir. Voltaire’ye göre “Tanrı düşüncesinden başka her şey saçmadır. İsa adlı bir Yahudi’ye ne lüzum var?” Rousseau’ya göre din, yüksek bir varlığın bize verdiği dinsel bir duygudan ibarettir; yeter ki tapınma biçimleri, kuralları, din adamları gibi gereksiz acılar onu bozmasın. Her vatandaşa görevini sevdirecek akılcı bir uygarlık dini yeter.”[6] Voltaire ve Rousseau’den etkilenen Osmanlı aydınları, deistleşerek İslam ile olan bağlarını koparmışlardır. Daha sonra hem bu aydınlar ve bu aydınların yetiştirdiği, etkilediği öğrenciler yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetini “laik ve seküler” olarak şekillendireceklerdi.

Deizm özellikle aydınlanma döneminde kiliseyi eleştirerek akıl dinini savunanların öğretisi olmuştur. Dinsel kavramlar hüküm sürerken, deizm çok kere ateizmin[7] üstünkörü bir biçimi ve dini kökünden sökmek için “materyalistlerin”[8] uygun bir aracı oldu. Yani Tanrıyı inkâr eden materyalistler ve ateistler tanrıtanımazlığın bir tıkanıklık olduğunu fark edince bu sorunu gidermek için deizme tutunmayı çare olarak buldular. Çünkü her şeyin bir yaratıcısı olduğu aşikâr ve reel bir gerçekti aslında. Yaratan bir tanrının olduğu inkâr edilmeyecek kadar mantıklıydı. Ateistler de yaratıcı veya Allah yoktur demekle mantıksızlık içine girdiklerini fark edince “Bari tanrı var diyelim fakat ne bir din ne bir peygamber ne bir düzen ne de bir vahiy indirmemiştir diyelim” dediler. Allah sadece yarattı diyorlardı. Böylece kafalarına göre istediklerini yapıp istedikleri düzeni yasayı oluşturabileceklerdi. Deizm onlar için gerçekten bir çıkış yolu olmuştu. Aslında yaptıkları ateizme takla attırmaktı. Var dedikleri Tanrı da vahyin bildirdiği değil de kendi akıllarıyla üretip özelliklerini ve sıfatlarını kendilerinin belirlediği bir Tanrı idi. Yani şekillendirmesi kolay bir Tanrı. Ateistlerin isteklerini, görüşlerini onaylayan bir Tanrı. “Hududullah sıfatı” olmayan bir Tanrı. Yani çeşitli konularda müdahale ederek hudutlar(sınırlar) koymayan “ne halt yerseniz yeyin!” diyen bir Tanrı. Deizmi böyle bir tuzak olarak benimsediler. Aslında deizmin çıkışını insanlığın ilk yaratılışında Şeytan’ın kovulma olayında yaşananlara dayandırabiliriz. Şeytan aslında birçok ideolojinin kuruluşunda ön ayak olmuştur. Bunun için şu ayeti anlamamız lazım:

Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis, secde edenlerden olmadı.(Allah) buyurdu: “Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (İblis): “Ben, dedi, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.”(Araf 11-12)

Burada Allah bir hüküm, kanun koyuyor. Bir emir veriyor. Bir din belirliyor: “Âdem’e secde et” buyuruyor. Fakat Şeytan bu emre, kanuna, hükme uymuyor. Tanımıyor! Lakin yaradan ve yaşatan olarak Allah’ı kabul ediyor. Tam burasını aslında sekülerizmin, laikliğin ve deizmin doğuşu kabul edebiliriz. Çünkü sekülerizim ve deizm de Tanrının varlığını, yarattığını kabul eder. Fakat Allah’ın hükmünü, emir vermesini, vahiy indirmesini kabul etmez. Şeytan da Allah’ın “Âdeme secde et” emrine ve kanuna uymayarak, tanımayarak sekülerizmi/laikliği başlattı. Şeytan bu akımı oluşturan ilk varlıktır diyebiliriz. Yani ilk deist, sekülerist şeytan dersek abartmış olmayız. Daha sonra yeryüzünde kendi oluşturduğu bu akımların peşinden gidecek binlerce insan yetiştirdi. Onlar da bu akımları dünyanın her yerine hâkim kılmak için uğraştılar. Seküler düzenler oluşturdular. Sekülerizim ve deizm öz kardeştir ve amacı aynıdır: Bireyin yaşamından Allah’ı çekmek. Ya da kendilerine karışmayan “pasif bir Tanrı” oluşturmak. Bunu yaparken de din, peygamber, vahiy yoktur ama Allah vardır derler. Din, Peygamber ve vahiyi reddeden insanın Allah ile olan kablosuz ağ bağlantısı kopmuş demektir zaten. Bu akımların fikir babası Şeytan, bunları Batının rahminde büyüttü. Önce Batıda daha sonra İslam ülkelerinde etkili oldu. Sekülerizmi bir yaşam tarzı ve fikir olarak kabul ettirdi ve şimdi de deizmi din olarak benimsetmek istiyorlar. Deizmi tüm İslam âlemine ve dünyaya “küresel din” olarak hâkim kılmak istiyorlar. Şeytan, Allah’ın emrine uymayınca Allah’ın huzurundan kovuldu. Yaptığı itaatsizlik Allah’tan “kopmasına, koparılmasına” sebep oldu. Şeytanın insan üzerindeki oyunlarının sonucu da hep “kopma ve koparılma” ile biter. Yani Allah’tan kopma ve koparılma. Şeytanın aynı şekilde Şeytan da insanları Allah’tan “kopararak” saptırmaktadır. Deizm ve sekülerizm ile insanlar Allah’ın “din, peygamber, vahiy” göndermediğine inanıp Allah’tan “kopup koparılmaktalar.” Din, peygamber ve vahiy Allah ile bağ kurmamız için vardır. Bu bağ kalktığında Allah ile olan bağ kesilir ve insanın “kopuş” süreci başlar. Allah’tan kopma ve kopuş sürecini kovularak anlayan şeytan bu sürecin nasıl oluştuğunu kendi durumundan bildiği için insanların da Allah’tan nasıl “kopma ve kopuş” sürecine gireceğini iyi biliyordu. Kendi oluşturduğu sekülerizim ve deizm bunun içindi. Bahsettiğimiz gibi özellikle şuan “deizm” küreselleşme projesi gereği küresel bir din olarak insanların kabul etmesi için uğraşıyorlar. Bunu nasıl ve özellikle “neden” yaptıklarını yazının devamında anlatacağız. Devam edelim. Deizmle dünyada ve İslam âleminde amaçlanan şunlardır:

1) Deizmle “laik ahlakı” hâkim kılmak istiyorlar.

Özellikle Müslüman ülkelerde bir asırdır laik ahlak [9] oluşturulmak istenmektedir.

Bugün İslam toplumlarında ahlak dışılık önerilmiyor. Ama “laik ahlak” telkin ediliyor. Tanzimat’tan beri İslam’ın sosyal ve ekonomik düzeni, hukuki anlayışı ve dünya görüşüne karşı konulurken, onun ahlak anlayışına karşı da laik ahlak konulmaya çalışılmaktadır. İslam dünyasında bir buçuk asırdan fazla bir zamandır, İslam’ın önem verdiği değerlerin dünyevileştirilmeleri için laik ahlak fikri empoze edilmektedir.[10]  İslam bir ahlak toplumu oluşturmak ister. Bunun için bir dine, hukuka ve hukukun üstünlüğüne ihtiyaç vardır. Hukukuyla kendi yaşam ve devlet tarzını ortaya koyar. İnsanların ve devletin ahlaki sorun yaşamamasını ister ve bunu sebeple kendi hukukunu uygular. Deizmi küresel din yapmak isteyenler ise Allah’ın hukuku belirlemesine karşıdırlar. Bu yüzden onlar için Allah; hukuk belirlemeyen, vahiy indirmeyen bir Allah’tır. İstedikleri düzeni oluşturmak için bireysel yaşantılarda ve devlet düzenlerinde “laik ve seküler ahlakı” hâkim kılmak istiyorlar. Onlar için “Hududullah” yoktur. Allah hudut(sınır, yasak) koymaz. Daha doğrusu Allah’ın koyduğu hudutlar onların işine gelmez. Çıkarlarına engeldir. Fakat Allah’ın hudutlarına uymayan insanlar “hayvanca” bir yaşama doğru evrilir. Daha doğrusu deizm, insanlara ve Müslümanlara, Allah ile olan ilişkilerini kestirir. Deist olup Allah ile ilişkisi kesilince, artık Allah’ın emrine, hukukuna, vahyine, Peygamberine uymaz. İşte insanlar o zaman “hayvanlaşma” sürecine girer. Hedonist (zevkperest)[11] insan kitleleri oluşur. Muhammed Kutup bu konudaki çok önemli tespiti şöyledir: “İnsanların kalplerinin Allah ile olan ilişkileri kesilince olgunlaşmadan koparılan meyve gibi dünya onlara son derece kötü çirkin ve lüzumsuz göründü. O zaman da feryadı basıp, gerçekten bu hayat batıl, faydasız, sıkıntılı ve ıstıraplıdır diye düşündüler. Sonra da dünya hayatı geçici bir fırsattır diye dünyanın keyfini çıkarmak için vahşice bir mücadeleye girdiler. Kim bu dünya hayatının tadını çıkarmaz ise bir daha geri gelmeyeceği için fırsatı kaçırmış olur.(Sonra) Hayvanlar gibi etrafa saldırmaya başladılar. Hedefsiz, gayesiz, delilsiz, mutsuz, rahatsız ve çılgın bir halde bocaladılar.”[12]

Yakın tarihimizde deist kafalı insanlar “laik-seküler ahlakı” hâkim kılmak için uğraştılar. CHP ve kadroları 1923’ten 1950’ye kadar bunun temelini oturttular. CHP programına göre asıl hedef, dini sadece devlet ve siyasetin dışına itmek değil, her türlü dünya işlerinden ayrı tutmayı amaçlamaktaydı. Özellikle Kur’an’ın böylesi bir sınıra hapsedilmesi mümkün olmayacağından dini ehlileştirmek ve rejimle uyumlu hale getirmek için devlet din eğitimine ve dini örgütlenmeye doğrudan el atma gereği duymuştur. Eğer mümkün olsa idi Kur’an’ı Kerim’deki dünya ile ilgili hüküm bildiren ayetler çıkarılarak yerine Nutuk’tan parçalar konulacaktı. Hatta bunlarla ilgili mecliste müzakereler yapılacak, bir ara İslam dininin yeni rejimle uyuşması mümkün görülmediğinden Hristiyanlığın yeni resmi din olarak kabulü teklif edilecekti.[13] Kur’an’daki hüküm/ahkâm bildiren ayetler laik ve seküler ahlakın benimsenmesine engeldi. Bu ayetler yok sayılacaktı. Yani Kur’an bile deistleştirilecekti. “Deistleştirilen Kur’an” istiyorlardı. Süleyman Demirel, Kur’an’da devlete ait ayetleri görmüş, ancak laikliğin gereği olarak, “Kur’an’ın 230-232 ayeti bu zamanda uygulanamaz” demişti. Rejim ilk zamandan beri, laik ve seküler ahlakı benimsemiş bir insan modeli oluşturmak istiyordu. Bunun için eğitimi laik ve seküler yapıda dizayn edip laik ahlakı benimseyen insan tipi yetiştirdiler. Bunun için dinin özüyle oynadılar. Laik ve seküler ahlakın hâkim olduğu bir toplum deistleşecekti. Daha sonra belki deizmi de aşıp komple Allah yoktur inancına gelinecekti. Gerçi, Allah yoktur inancını benimseyenler de deizmi kullanmıştı ya! Mustafa Çelik bu konuda şu güzel tespitlerde bulunuyordu: “Laiklik başka bir ifadeyle Müslümanı dinsizliğe alıştırmaktır. Hristiyanlar dinlerinden uzaklaşmakla hürriyetlerine kavuşurlar, Müslümanlar ise dinlerinden uzaklaşmakla köleleşirler. Laiklik, Müslümanlara ‘dinin devletini’ unutturup, ‘devletin dinini’ dayatma işkencesidir”[14]  Velhasıl laik ahlak benimsetilerek Müslümanlar dinsizliğe alıştırılacaktı. Buna alışınca da deist hale geleceklerdi. Devlet, 1923’ten bu yana tam olarak seküler ve deist hale getirildi. Fakat devletin içinde yaşayan insanlar tam olarak bu hale getirilemedi. Fakat tam olarak deist ve seküler hale getirme süreci devam ediyor. On yıllardır devam eden bu proje ile uzun vadede Müslümanları bitirmeyi hedefliyorlar.

2)Deizm ile beraber sömürücü “kapitalist” düzen kolay hâkim olur.

Sermayeyi öngören kapitalizmin başlıca özelliği serbest, sınırsız, kayıtsız şartsız mutlak kazanç fikridir. Mannan’a göre kapitalizmde bütün kuralların kökeninde şu üç unsur yer almaktadır: Kazanç, rekabet, rasyonellik. Sürekli kazanç için yaşayan, kâr için daha çok kârı öngören kapitalizm mekanizmasını hareket ettiren yeni üretim maddeleri, yeni üretim ve ulaşım yöntemleri, yeni pazarlar… Kapitalizm müdahaleciliğe karşıdır. Ancak bütün faaliyetlerin merkezinde kâr amacı yattığından kâr ve çıkar söz konusu olduğunda liberalizmi, korumacılığı ve hatta devletçiliği bile destekler. Kapitalizm rahat işleyeceği bir piyasa bulamaz ise akamete uğrar. Kapitalist sistemin bel kemiği sermaye ve sermaye birikimini gerçekleştiren faizdir. Faizin var olmadığı bir mekanizma kapitalizm olarak tanımlanamaz. Bu sistemde faizin belirleyici olması sonucunda para sinsi ve aldatıcı yollarla yoksul ve orta gelire sahip kitlelerden zengin sınıfa akar. Daha önceki çağlarda elbette para, sermaye, ticaret v.b ekonomik olgular vardı ama kapitalizm yoktu. İnsanlar da parayı ve sermayeyi bu kadar putlaştırmamıştı. Kapitalizm egemen bir sistem olduktan sonra sikke, para ve sermaye tanrı mevkiine çıkarıldı.[15] Kapitalizmin fikir babalarından Adam Smith’in “Milletlerin Zenginliği” kitabında, kültürel meslekleri (öğretmenlik, ressamlık, din, sanat vs.) mal üretmediği için boşuna uğraş olarak görmekte ve bir millet için zaman kaybı saymaktaydı…[16] Yani Adam Smith, mal ve para üretmeyen her şey gereksiz demektedir. Din de dâhil.

Kapitalizmin haram helal kavramı yoktur. Kâr, sermaye ve mal için her türlü cinayeti, sömürüyü, pisliği, aldatmayı yapar. Kâra tapan günahkâr bir düzendir. Faiz ile birlikte fakir halkın parasını zenginlere aktarırken kimsenin müdahale etmesini istemez. Bunları yapar kendine müdahale edecek “dine, peygambere, vahye” karşıdır. Sömürülerine, aldatmacalarına karışmayan bir Allah isterler. Deizm bunlar için de çıkış noktasıdır. Kendi akıllarıyla oluşturdukları bir Allah vardır. Ama sömürümüze karşı çıkacak bir vahiy, din, Peygamber indirmemiştir diyerek hiç bir Peygamberin, vahyin ve dinin sömürülerine engel olmasını istemezler. Özellikle Müslüman ülkelerde, küresel güçler tarafından özel finansman destekleri sağlanarak deizmin reklamı yapılıp sinsice teşvik edilmektedir. Çünkü Müslümanlar, dinle, vahiyle ve Peygamberle bağları kesilip sadece Allah var derlerse İslam’ın hukukunu tasfiye edip gökyüzüne ışınlamış olurlar. Zaten kapitalizmin amacı da budur. Vahiyle beraber sünnet destekli oluşturulan İslam hukuku faizi, haksız kazancı, sömürüyü yasaklar. Bu da kapitalizme engeldir. Bu sebeple Müslüman ülkelerde deizm pazarlanırsa ve kısmen de olsa Müslümanlar deist bir kafaya getirilirse amaçlarına daha kolay ulaşırlar. Bakın bugün toplumumuz ve özellikle gençlerimiz tamamen deist olmasa da, din, vahiy ve Peygamberle olan bağları zayıflamıştır. Bu toplumumuzun dünyevileşerek kapitalizmin girdabına düşmelerini kolaylaştırmıştır. Para, sermaye ve kâr için harama bulaşma oranları artmıştır. Bankalardan faizli para ve kredi alım oranları da artmıştır. Toplumumuza bakınca bunu kolaylıkla görebilirsiniz. Artık insanlarımız bile birbirini “Sen paran kadar adamsın” mantığıyla değerlendirmeye başlamışlardır. Zaten kapitalizm de “sen paran kadar adamsın” düzenidir. Paran yoksa değersiz, aşağılık ve ezilmeye mahkûm birisin. Kapitalizm, “Paran yoksa geber!” düzenidir. Yani demek istediğimiz, deist anlayışı küresel din yapmak isteyen güçler, ekonomik hedeflerine ulaşmak için de deizme teşvik ediyorlar. En azından Müslüman ülkelerde bunu yapıyorlar. Tamamen deist yapamasalar da deistleştiriyorlar. Diğer bir ifade ile sekülerleştiriliyorlar. Sekülerizmle deizmin kardeş olduğunu söylemiştik. Ana baba öz kardeş. Babaları Şeytan anneleri Batı. Batının rahminden doğdular. Dinin, Peygamberin ve vahyin, Müslümanların yaşamlarından çekilmesi istiyorlar. Bu inkâr edilemeyecek kadar aşikâr bir gerçek.

Önceden Karun’un da Müslüman olduğu Hz. Musa’ya inandığı söylenir. Fakat servet elde edince vahşi bir kapitaliste dönüştü ve artık haram, helal, yoksul, fakir tanımaz hale gelmişti. Ne Peygamber olarak Hz. Musa’yı tanıyor, ne Allah (c.c) tarafından Hz. Musa’ya verilen vahyi tanıyor ne de Allah’ın indirdiği dini tanıyordu. Tam bir deist ve seküler olup çıkmıştı. Elindeki servet de onu vahşi bir kapitalist yaptı.

Karunlaşmış bir tip Müslüman olduğu zaman “Allah rızası, hizmet, tebliğ, davet, ihlas, cihat, bereket, tekbir, cihat” gibi dini kavramları kullanarak sömürür. Marksist olduğu zaman “halk, köylü, işçi, emekçi” gibi Marksizmin kavramlarını kullanarak sömürür. Kemalist olduğu zaman “çağdaşlık, uygarlık, laiklik, milliyetçilik” gibi Kemalizmin tekeline aldığı kavramları kullanarak sömürür. Fakat hepsinin de mantığı tektir. Hepsi de tüketimi körükler, hepsi de rantçıdır. Hepsi de menfaatlerini dinlerinden, imanlarından, ideolojilerinden önde tutarlar. Hepsi de çıkarları gerektiği zaman her şey olurlar. Hepsi de iktidar ve güç odaklarının etrafında pervanelendiler.[17]  Deist ve seküler projenin amacı tam da budur. Deist ve seküler hale gelen Müslümanlar artık küresel güç odaklarının önünde engel teşkil etmeyecektir.

kapitalizm

Tekrar tekrar söylüyoruz, özellikle Müslümanların deistleşmesi için hem VATİKAN Papalığı, hem küresel kapitalist güçler ellerinden gelen tüm finans, medya ve algı desteğini vermektedirler.

3)Deizm ile beraber Müslümanlar tamamen “dünyevileştirilmek” isteniyor.

Müslümanlar deist ve seküler proje ile tamamen “dünyevileştirilmek” istenmektedir. Dünyevileşen Müslümanlar küresel güçlerin önünde engel olarak durmazlar. Küresel güçlerin her türlü plan ve projesine kolaylıkla uyarlar. Onların oyunlarına kolay düşerler. Dünyevileşme İsrailoğulları’nı mahvettiği gibi uzun vadede bizi de mahvedecektir.

Dünyevileşen İsrailoğulları, bu zaaflarında öylesine ileri gittiler ki, Allah’a bile hile yapmaya kalktılar. Kendilerinin istedikleri ibadet için tahsis edilen Cumartesi yasağını çiğnediler. Allah onlara Cumartesi günü balık avlamayı yasaklamıştı. Hesapta uyanıklık yaparak Cuma akşamından ağları denize atıyorlar, Cumartesi akşamı toplayarak güya yasağa uymuş oluyorlardı. Tabi Allah da onların hilesini boşa çıkarmıştı. Bu suçun cezası maymunlaşmaydı. “Aşağılık maymunlar olun”(Bakara 65) emriyle gerçekleşen ilahi cezada çok ilginç bir nükte de vardı. Afrikalı maymun avcılarının Avrupalılara satmak için maymunları canlı avlama yöntemlerini bilmemiz gerekiyor. Afrikalı avcılar maymunlar ormanına dalarak onların görebileceği bir yere testi gömüyorlar. Avcılar bu testiye bir miktar fındık koyarak başlıyorlar çıkarıp yemeye. Daha sonra orayı terk edip gizleniyorlar. Onları fındık yerken gören maymunlar aynen taklit ederek testideki fındıkları yemeye geliyorlar. Lakin çömleğin ağzı hesaplı yapılmıştır ki, maymun elini boş olarak sokabilmekte, fakat dolu olarak çıkaramamaktadır. Avcılar, maymun tam elini testiye daldırıp avuçladıklarında ortaya çıkıp maymunlara doğru koşmakta, fakat maymunlar avuçlarındaki fındıktan vazgeçemedikleri için kaçmamakta ve dolayısıyla fındık hatırına yakalanmaktadırlar. İşte tarih boyunca hayatını dünyevileştiren kişi ve toplumlar avuçlarındaki dünyayı elde etmek için ahiretlerini feda etmekten çekinmemektedirler. Fındık uğruna özgürlük, geçici zevkler uğruna ahiret feda edilmekte.[18] Yahudiler, o kadar dünyevileştiler ki artık vahiy tanımıyorlar,  Peygamber tanımıyorlar öldürüyorlardı. Kendileri Allah’ın indirdiği halis dini kabul etmeyip değiştirip kendilerine yeni din yapmışlardı. Ama Allah’ın var olduğunu ve yarattığını da inkâr etmiyorlardı. Tam bir seküler (dünyacı) olmuşlar, tam bir deistleşme evresine girmişlerdi. Rasulullah şöyle buyuruyor: “Siz sizden öncekilerin yolundan gidecek, onları karışı karışına takip edeceksiniz. Hatta onlar bir kelerin deliğine girseler, kesinlikle siz de oraya gireceksiniz.” dedi. “Ey Allah’ın Rasulü! Yahudi ve Hristiyanları mı takip edecekler?” diye sordular. Rasulullah: “Başak kim olacak” cevabını verdi.(Buhari) Durum tam da böyledir.

Başta serveti olmadan “Karun” da iyi biriydi. Hz. Musa’nın yakınıydı. Fakat servete kavuşunca iyice dünyevileşti. Tüm servetini ona Allah’ın verdiğini unuttu ve kendisinin elde ettiğini söyledi. Vahşi bir kapitalist oldu. Firavuna yardım etti. Kendisi de İsrailoğulları’ndan olmasına rağmen Firavunla işbirliği yaptı ve İsrailoğullarını ve Hz. Musa’yı ezmek için elinden geleni yaptı. Dünyevileşince Allah’a kafa tutan Firavunun kontrolüne girdi. Bugün de deist ve seküler projelerle Müslümanların dinle, Peygamberle ve vahiyle bağının kesilmesini isteyen küresel güçler, Müslümanları dünyevileştirerek kendi kontrollerine almak istiyorlar. Karun’un sekülerleşerek tam bir materyalist olup Firavun ve Firavun düzenin kontrolüne girdiği gibi. Bugün de Küresel Firavunist güçler, kurmuş oldukları çarkın önünde Müslümanların engel olmalarını engellemek istiyorlar. Bunun için Müslümanların fikri yapısı sekülerizm olacak, dini ise DEİZİM! Küresel güçler, küreselleştirdikleri dünyada, küresel din olarak Deizmi seçtiler. Lakin unutmamak gerekir ki en büyük küresel güç Allah’tır (c.c). Anlayacağınız bir savaşın içindeyiz. Bakın bu savaşla ilgili Sezai Karakoç ne diyor: “Bu nasıl bir savaştır? Topla, tüfekle, bombayla, molotof kokteyli ve füze, nükleer silah veya gazla yapılan savaş olmaktan önce ve öte bir ruh savaşıdır. Ruhlar arasında olan bir savaştır. Bu savaşlarda bedenlerden, maddi vücutlardan önce ruhlar, manevi vücutlar yani varoluşlar düşer, tutsak olur, yenilgiye uğrar. Bu bir zihniyet savaşıdır. Karayla akın savaşıdır. Bu bir hayat tarzı, dünya görüşü, yeni bir medeniyet savaşıdır.”[19] Selam ve dua ile…

 

 

[1] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, 2005 İstanbul s.191-192. Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi, 2005 İstanbul, s.257-258.

[2] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü,Remzi Kitabevi,2005 İstanbul, s.191-192. Doç.Dr.S.Hayri Bolay, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, Ötüken Yay.1981 İstanbul,s.64. Prof. Dr. Bedia Akarsu, Felsefi Terimler Sözlüğü,İnkılab Yay. 1998 İstanbul, s.196.

[3] Prof.Dr. Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Çamlıca Yay.2014 İstanbul, s.98

[4] Rasyonalizim, bilginin kaynağını akla dayandırarak izah eden felsefi görüştür. Bu görüşe göre bilginin kaynağı akıldır. Akıl dışında hiç bir bilgi kaynağı yoktur.Ama İslam’da belki aklı aşan hükümler vardır, akla aykırı hüküm yoktur. Bkz. Rasim Özdenören, Kafa Karıştıran Kelimeler, İz Yay,2016, s.46-47

[5] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi,2005 İstanbul, s.257-258.

[6] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi,2005 İstanbul, s.191-192.

[7] Ateizm: Yunancada Tanrı anlamına gelen “theos” kelimesinin başına olumsuzluk eki olan ‘a’ getirilerek oluşturulmuş bir birleştirme olup, Tanrı inancı olmayan veya her hangi bir Tanrıya inanmayı reddetme, tanrıtanımaz anlamındadır.

Teizm ya da Tanrıcılık:  En geniş tanımıyla en az bir Tanrı‘nın var olduğu inancıdır. Daha kesin tanımıyla Tanrının doğasını ve evrenle Tanrı arasındaki ilişkiyi açıklayan; kişisel, mevcut ve aktif olarak evrenin kuruluş ve yönetiminden sorumlu bir Tanrı betimlemesi içeren, bu Tanrı‘nın çeşitli yollarla din gönderdiğini savunan öğretidir. Bu yaklaşıma göre Tanrı dünya ve insanlar ile sürekli ilişki içerisindedir. Bu görüşleri benimseyenlere Teist denir.

Agnostisizm: Bilinmezcilik ya da bilinemezcilik; teolojik anlamda Tanrı’nın varlığının ya da yokluğunun, bilimsel olarak da evrenin nereden türediğinin bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akımdır. Bu akımın takipçilerine agnostik veya bilinemezci denir.

[8] Materyalizm, her türlü varlığın maddeye dayandığım ileri süren felsefi akım. Maddeden başka bir cevherin varlığını kabul etmeyen öğretidir. Bütün gerçeklerin cevherini ve özünü “ruhun” oluşturduğunu söyleyen “ruhçuluğun” karşıtıdır. Genel olarak maddecilik; ruhun, ahiretin ve Tanrı’nın varlığını reddeder. Bu sistemde fazilet, tanrı, vahiy, kalbî hassasiyet ve vicdana asla yer yoktur. Her şey gözlem ve deney ile kanıtlanmalı. Tanrı ve ruh kavramları kullanılarak açıklama yapılmaktan kaçınılmalı. Maddeciler, ruhun varlığını reddederler, dolayısıyla Yaratıcıyı da inkâr ederler. Materyalizm, yani maddecilik, insanları, fertler arası münasebetlerde daima maddî menfaati ön plânda tutmaya sevk eden ve her şeyin değerini yalnız maddî olarak ölçmeye yönelten bir sistemdir. İnsan, diğer insanların gözünde ancak maddî zenginliği ölçüsünde değerlidir.

[9] Laik, lugat manası ile ruhani olmayan kimse, din olmayan şey, fikir, müessese, sistem, prensip demektir. Şu halde laik hukuk deyince dini olmayan, esaslarını dinden alamayan hukuk, laik devlet deyince dini akide ve esaslara dayanmayan devlet anlamak lazım gelir. Laik kelimesi hukuk deyimleri arasına Fransız İhtilali ile girmiştir. Laik ahlak, ahlaki değer ve davranışların temelinden dini çekip almak; yerine din dışı, söz gelimi Liberalist veya Sosyalist ilke ve kuralları yerleştirmek demektir. Laik ahlakın tevhidi inanç ilkeleriyle ilişkisi olmaz. Kendisini akıl ilkelerine göre düzenler. Laik ahlak aklı putlaştırır. Bkz. Ali Fuat Başgi, Din ve Laiklik Yağmur Yay.1985, s.152. İslam Ansiklopedisi, cilt 5,s.42

[10] Ali Bulaç, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, İz Yay. 2007 İstanbul, s.181-183

[11] Hedonizm, bu yaklaşımın kurucusu Aristippos, temsilcisi Epiküros’tur. Bu yaklaşıma göre ahlaki eylemlerin amacı hazdır. Haz ise mutluluktur. Bir eylem, haz getiren eylemse doğru ve iyi eylemdir. İnsan, doğası gereği acıdan kaçınıp, hazza yönelen bir varlıktır. Bu nedenle davranışlarımızın amacı haz olmalıdır. Hedonizmin temelinde “hayatın en önemli değerinin haz ve zevk almak olduğu ve ideal yaşama ancak bu şekilde ulaşılacağı” fikri vardır. Hedonistler devamlı olarak zevk ve hazzın peşinde koşarlar ve bunun en doğru yaşama biçimi olduğuna inanırlar. Hedonistlerde sıklıkla görülen ortak özellikler; bencillik, kendini beğenme, başkalarını kendi çıkarları için kullanma, eleştiriye kapalı olma şeklinde özetlenebilir.

[12] Muhammed Kutub,20.Asrın Cahiliyesi, Beka Yay.2013 İstanbul, s.94.

[13] Abdurrahman Dilipak, Laisizim, Beyan Yay.1991 İstanbul, s.14.

[14] Vuslat Dergisi, s.6-7, Sayı 180, 2016

[15] Ali Bulaç, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, Çıra Yay. 2016 İstanbul, s.20-22.

[16] İhsan Eliaçık, Mülk Yazıları, İnşa Yayınları, s.50

[17] Mustafa İslamoğlu, Yahudileşme Temayülü, Düşün Yay. s.227

[18] Ahmet Kalkan, Kurani Kavramlar ve Güncel Yansımaları,2014 İstanbul, cilt 2,s.1013-1014.

[19] Sezai Karakoç, Diriliş Neslinin Amentüsü, Diriliş Yay.2016, İstanbul, s.7