• İsmail Ceylan

    Kur’anı Anlamanın Farziyeti Üzerine Mülahazalar

    - 01 Aralık 2014

Kur_an_OkuyanLafzı muhkem yalnız, anlaşılan, Kur’an’ın;

Çünkü kaydında değil hiç birimiz mananın.

Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına,

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyle bilin!

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.

 (M. Akif Ersoy)

Allah’ın kitabı Kur’an, bu topraklarda yıllar ve yüzyıllar boyu camilerde, mescitlerde, medreselerde, Kur’an kurslarında ve İmam-Hatip okullarında, daha çok nazım itibariyle okunup öğrenilen bir lahuti kitap, sevap maksadıyla tekrar edilip durulan bir mukabele kitabı, ölülerin ruhlarına bağışlanan bir dua mecmuası, hastaların üzerinde taşıdıkları bir hamail, yahut muska, özel muhafazalarda saklanan esrarengiz, efsunlu bir kutsal metin olarak nesilden nesile aktarıldı durdu. Binlerce hafız yetiştirildi; her Cuma Yasin’ler, Fatiha’lar okundu; her Ramazan hatimler indirildi. Mushaf-ı Şerif hep el üstünde, baş üstünde tutuldu; tazimle öpüldü; en mutena mekânlara yerleştirildi.1

Ama… Kur’an’ın manasını, mesajını anlama ve yaşama çabaları hep ihmal edildi; ikinci planda kaldı. Yüce Kitab’ın nasıl bir insan ve toplum tipi önerdiğini, nasıl bir nizam ve sistem vaz’ettiğini öğrenip kavrama ve inşa etme noktasındaki gayretler genellikle yetersiz ve cılız oldu. Kitab-ı Mübin’in apaçık kutlu çağrısına, insanımız doğrudan ve gerçek manada bir türlü muhatap olamadı ya da edilemedi. Bu coğrafyada yaşayan insanların en büyük handikapı işte bu oldu.1

Kur’an-ı Kerim’i, Arapça olarak yüzünden yahut ezberden okumak, tecvid kaidelerine uygun ve düzgün bir şekilde kıraat etmek elbette güzel ve gerekli idi. Fakat aslolan ve elzem olan Kur’an’ın hayat veren mesajını ve şaşmaz ilkelerini doğru olarak gereği gibi anlamak ve uygulamaktı. Ne ki, “lüzumlu” olan “elzem” olana tercih edildi; “Kur’an’ı öğrenmek ve öğretmek denilince hep Arapça kıraati anlaşıldı. Bu yüzden de Kur’an’ın toplumlar ve zamanlar üstü evrensel, ebedi mesajı yeterince anlaşılamadı.

Hiç şüphesiz, tohumlarını, köklerini hayli eskilerde bulabileceğimiz “yeniden Kur’an’a dönme” çabaları, ülkemizde oldukça yenidir. Yirminci yüzyılın başlarında Mehmed Akif, Hüseyin Kazım vb. güzide simaların başlattığı “doğrudan Kur’an’a yönelme” gayretleri elbette “ilk” değildi; ama bu topraklarda ekilmiş verimli fidanlardı. Cumhuriyet etiketli şeflik despotizmi döneminde üzerine sünger çekilerek unutulmaya ve unutturulmaya terkedilen İslâmi değerlerle birlikte Kur’an’ı anlama ve kavrama gayretleri de büyük oranda karanlığa gömüldü. 70’li-80’li yıllarda İslâm dünyasının tanınmış simalarının eserlerinin Türkçeye kazandırılmasının da etkisiyle, Türkiye’de “doğrudan Kur’an’a yönelme” çalışmaları gözle görülür biçimde canlandı. 90’lı yıllarda ise bu istikametteki yayın ve faaliyetler daha da yoğunlaştı ve yeni bir ivme kazandı.1

Kur’anı okuma ve anlama şeklimizi etkileyen en önemli etkenlerden biri de mevcut toplumun eğitim sistemi içerisinde bize öğretilen dünya görüşüdür. Batılı toplumlarda vücudun merkezi beyin olarak kabul edilir ve tüm kabuller ellen tutulur, gözle görülür deneysel kanıtlara dayandırılır. Doğulu toplumlarda ise vücudun merkezi kalp olarak kabul edilir ve gaybi varlıklara iman daha çok doğu kültüründe hâkimdir. Son yüzyılda bulunduğumuz topraklarda batılı yönde değişen eğitim anlayışı nedeniyle bizlerinde hayatı yorumlama şeklimiz maddeci bir formata büründü. Bu nedenle Kur’an’ı anlamak için Kur’an’daki anlayamadığımız gaybi ifadeleri maddi olarak temsil etmek için farklı yorumlara başvurduk ve bu durum bizi çıkmaza sokarak Kur’andan uzaklaştırdı. Hâlbuki birçok ayette de vurgulandığı gibi Kitab’ı Mübin’i hakkıyla anlayabilmek ve gerçek bir Müslüman olmak için gayba iman şarttır.

Hepimizce bilindiği gibi Kur’an İslâm’ın birincil kaynağıdır ve Peygamberimize (sav) vahiy yoluyla indirilmiştir. Dünyadaki diğer kitaplara nazaran Allah kelamı olması nedeniyle üzerine en çok emek harcanması gereken kitaptır.

“Bu Kur’an, ayetlerini inceden inceye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz feyz ve bereket dolu bir kitaptır.”(Sad 38/29) Bu ayette ve birçok ayette Kur’an’ın anlaşılması üzerine çaba harcanması Allah(cc) tarafından ısrarla tekrarlanmaktadır. Dolayısıyla herkesin elinden geldiği kadar Kur’an’ı analiz etmesi ve anlamaya çalışması farzdır.

Sünen-i Tirmizi, “Sünen” isimli hadis külliyatının “Sevabu’l-Kur’an” bölümünde şu hadise yer verir:

Haris b. A’ver’den (Allah ondan razı olsun) rivayet edilmiştir. Dedi ki: Mescide uğradım ve insanları boş sözlere, dedikodulara dalmış olarak buldum. Sonra Hz. Ali’nin yanına giderek: “ Ey müminlerin Emiri dedim. İnsanların boş sözlere daldıklarının farkında değil misiniz?” Bunun üzerine Hz. Ali (Allah ondan razı olsun) şöyle dedi: “Bakınız; ben Rasulullah’dan (sav) şöyle buyurduğunu işittim: “Dikkat olunsun ki gelecekte bir fitne çıkabilir” Dedim ki: “Ey Allah’ın Rasulü, ondan kurtuluş yolu nedir?” Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Yüce Allah’ın Kitabı’dır. Onda sizden öncekilerin tarihi ve sizden sonrakilerin haberleri vardır. Aranızdaki olayların(şeylerin, sorunların) hükmü vardır. O, hak ile batılın arasını ayıran ölçüdür. O’nda her şey ciddidir; gayesiz bir kelam yoktur. Kim akılsızlık edip onu terkederse, Allah onu helak eder. Kim onun dışında bir kılavuz, rehber ararsa Allah onu dalalete düşürür. O, Allah’ın sapasağlam ipidir. O, hikmet dolu bir öğüt ve hatırlatmadır. O dosdoğru yoldur. Hevalar ancak onunla hakkın dışına meyletmezler. Hiçbir lisan ve söz ona benzemez ve karışmaz. Âlimler ona doyamaz. Çok tekrar edilmekten dolayı eskimez, tadı azalmaz; onun acaibi (hayranlık uyandıran yenilikleri) sona ermez. O öyle bir kitaptır ki, cinler onu işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini alamamışlardır: “ Biz muhatabını doğruya yönlendiren acaip/hayretamiz bir Kur’an dinledik ve hemen ona iman ettik.”(72 Cin/1,2) Kim onu (referans alarak) konuşursa doğru yapar. Kim onunla amel ederse ecir alır. Kim onunla hükmederse adaletle hükmetmiş olur. Kim ona davet ederse sırat-ı müstakime kavuşturulur.”

Hadis-i şerifte sözü edildiği üzere, fitne ve fesadın tüm yeryüzünü kapladığı günümüzde, Allah’ın kitabına yönelip onu hayatımıza egemen kılma zarureti apaçık ortadadır.

Kur’an’ın herkes tarafından anlaşılamayacağını öne süren görüşler dayanaksızdır. Hindistanlı Müslüman düşünür Seyyid Abdüllatif, konuyla ilgili şöyle der: “ Kur’an hiçbir teknik tabir kullanmamıştır. O, bir köle olarak gücü yettiğince koyun sürüsünü güden cahil siyahi bir çocuğun bile anlayabileceği bir kitaptır.”

Abdüllatif, bu görüşüne delil ve örnek olarak Hz. Ömer’in başından geçen şu olayı aktarır: “Halife Medine’den Mekke’ye yolculuk yapıyordu. Yoluna devam ederken, bir sabah vakti bir tepeciğin yamaçlarında, bir koyun sürüsüyle karşılaştı. Siyahi çoban, sürüyü güdüyordu. Kur’an’ın emirlerinin, en azından temel ilkeleri bağlamında, Arabistan’ın ücra bir köşesinde yaşayan bu siyahi çocuk tarafından anlaşılıp anlaşılmadığını sınamak ve bu emirlerin onun günlük yaşamında ne ölçüde yer edindiğini öğrenmek için, sürüdeki koyunlardan birini satmak isteyip istemediğini sordu. Cevap çok kesin bir ifadeyle “Hayır” oldu. Halife, “İyi ama niye?” diye sordu. Siyahi çocuk, sert bir tavırla “Niçin mi? Çünkü, onlar benim değil! Onlar benim efendime ait.. Ve ben de onun kölesiyim.” cevabını verdi. Halife, “Ne olmuş yani?” dedi. “Bu parayı al, koyunu bana ver ve git; efendine koyunlardan birini bir kurdun kaptığını söyle.” dedi. Çocuk, Halife’ye dik dik baktı. (Tabii ki, kime böyle dik dik baktığını bilmiyordu!) “Burada beni görmediği için efendimi aldatabilirim, ama” dedi; “ikimizi de gören ve dinleyen Büyük Efendimiz’i aldatabilir miyim?” Çocuk cahil biriydi. Kur’an’ı hiç okumamıştı. Fakat O’nun öğretilerinin etkilediği atmosferde yaşıyordu ve O’ndan etkilendiğine şüphe yoktu. Bu çocuk Kur’an’ın “Nefsinin ona ne vesveseler verdiğini biliriz” (Kaf 50/16) ve “ Fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri mutlaka O’dur; beşin altıncısı da mutlaka O’dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede olsalar, mutlaka O kendileriyle beraberdir.” (Mücadele 58/7) ayetlerini mutlaka duymuş olmalıydı. O, ayrıca hiç kimse, kendine ait olmayan bir şeyi ne atabilir, ne de satabilir ilkesinden de haberdar olmalıydı. Bu siyahi çocuğun cevabının, İslâm’ın sert mizaçlı ve güçlü halifesi Ömer gibi biri üzerinde ne büyük bir etki yapmış olabileceğini kolaylıkla tahmin edebilirsiniz. Olayı nakleden Gazali, gözyaşları Halife’nin yanaklarını ıslattı demektedir. Sonra Halife, çocuğa duygulu bir şekilde yaklaşıp onu efendisine götürmesini istedi. Efendisine vardıklarında Halife durumu ona anlattı ve sordu: “ Bu köle için ne kadar istersin?” Sahibin cevabı, “çok fazla!” oldu. Halife de “ İşte bu, istediğin miktarda para; al ve çocuğu azad et.” dedi. Tabii ki, çocuk hürriyetine kavuştu ve Ömer yoluna devam etti.”1

Tarihi misyonu gereği, ne zaman ve nerede bulunursa bulunsun, Müslümanın her şeyden önce Kur’an’ı anlaması zorunludur. Onu anlamadan atacağı her adım, beraberinde problemler getirecek ve bir süre sonra – İslâm’ın geçen asırlarında olduğu gibi – Kur’an diyalektiğinden uzak anlayışlar, içinden çıkılmaz bir kördüğüm haline gelecektir.

Günümüz Müslümanı ise Kur’an’ı anlamaya daha fazla muhtaçtır. Çünkü batılı hayat standartlarının getirdiği karmaşıklık içerisinde kendi inancını yaşaması artık bir uzmanlık gerektirecek kadar güçleşmiştir. Ayrıca Batı kültürünün emperyalist etkisi, evlerin dip köşelerine kadar girmiş, hatta kendi düşünce dünyamızı da allak bullak etmiş durumdadır. Müslümanca yaşamanın heyecanı içerisinde bulunan Müslümanlar bile, gerek düşünce dünyalarını gerekse günlük hayatlarını Batılı modellerin etkisinden tamamen tecrit edememektedirler.

Öyleyse, günümüzün Müslümanı, hayatını başka standartlara göre değil, Kur’an standartlarına göre tanzim etmek için, onu anlamaya bugün her zamankinden daha muhtaçtır.2

Dini Doğru Anlamada Kur’an Anlayışımızın Önemi ve Kur’an İslâmı Meselesi

Günümüzde Kur’an’ın anlaşılmasına mani olan pek çok engel ve labirentler vardır. Bu labirentleri aşmadan, saf bir Kur’an anlayışına yaklaşmamız çok zordur. Yaklaştığımızı varsayarsak bile, realite bize bunun tersini ispat edecektir. Çünkü “Sünnetullah” diye ifadelendirilen ilahi yasalar bütününün, tilavet olunan vahiy (vahy-i metluvv) bölümünü Kur’an teşkil eder. Sünnetullah’ın daha başka tezahür alanları da vardır. Sözgelimi, akıl da Sünnetullah’ın bir parçasıdır, tabiat da. Temelde bu üç ayak üzerine kurulmuş bulunan Sünetullah’da hiçbir değişiklik bulamazsınız. (Fatır/43)

İşte Sünnetullah’ın bu üç bölümünü dengeli olarak birleştiren düşünce ve inanç sistemleri her alanda başarılı olurlar. Ama bu üç bölümden birisi lehine diğerlerini feda eden sistemler ise mutlaka açmaza düşerler.

Geçmişteki kimi toplumlar yalnızca okunan vahyi (mukaddes kitapları), kimi toplumlar yalnızca insan aklını ve kimi toplumlar da yalnızca doğa kanunlarını esas alan sistemler kurmaya çalıştılar. Bu üçü arasında gerekli dengeyi her dönemde “İslâm” adını alan hak dinler kurabilmişlerdir. Fakat peygamberlerden sonra her toplum bu dengeyi bozmuş, üç öğeden biri adına diğerlerini feda etmiştir.2

Kur’an İslâmı meselesiden bahsedecek olursak; bin sekiz yüzlerin ikinci yarısında İngiliz güdümündeki İslâm modernistlerinin ortaya çıkmasına kadar böyle bir isimlendirme yoktu ya da o zaman ortaya çıktı. Öncekiler İslâm deyince Kur’anı Kerim’i değil de sadece sünneti ya da içtihatları mı anlıyorlardı? Hangi İslâm âlimi ya da müçtehit böyle bir anlayışa sahipti?

Hz. Ömer’in ‘Kur’an bize yeter’ demiş olmasını en sağlam delil edinenler iki açıdan azim bir çelişkiye düşmektedirler:

  1. Hz. Ömer bu sözü hangi bağlamda, niçin söyledi? Eğer sünnete başvurmayıp sadece Kur’an’la yetinmeyi kastetti ise neden bütün hayatının sünnet üzere geçmesine özen gösterdi. Hangi konuda hangi sünneti ya da hangi hadisi reddetti?
  2. Kur’an İslâmı kavramını dillendirenler son tahlilde sünneti de devreden çıkarıyorlar. Buna gerekçe olarak da sünnetin sıhhatli bir şekilde bize ulaşmış olamayacağını söylüyorlar. Oysa Kur’an’ı da bize yine sünneti ulaştıranlar ulaştırdı. İşin püf noktası ise şurasıdır: Bilindiği üzere sahabe sözü hem rivayet hem de hüküm bakımından sünnetten daha alt bir derecededir. Buna rağmen sünnetin ulaşmasındaki sıhhatten endişe edenler Hz. Ömer’in sözüne hangi sebeple ve nasıl güveniyorlar?

Aşırı bir tefrit örneği olarak böyle bir kavramın ortaya çıkması samimi bir tepkinin ürünü sayılabilir, ama böyle bir tezahürün İslâm birliğini parçalamada elverişli görüldüğü için özellikle ilk çıktığı yer olarak Hindistan’da İngilizler tarafından anında değerlendirmeye alınıp buna gerekli destekler verilmiştir. Tarihte hep böyle olduğu gibi, bu işler günümüzde de böyle olmaktadır. Aslında yabancılar İslâm düşüncesini parçalayacak iç dinamikleri bulamazlar. Ama bazı müslümanların buna denk geldiğini keşfederlerse ona her türlü lojistik desteği sağlarlar.3

Kur’anı Anlamak ve Vakıf Olmak İçin Yapılabilecek Örnek Bir Çalışma Nasıl Olmalıdır?

Kur’an’ı anlamak ve vakıf olmak için neler yapabileceğimiz konusunda öncelikle yine Kur’an’ın bize tavsiyelerinden bahsedelim.

  • Şeytandan Allah’a sığınarak Allah’ın adıyla Kur’an okumak

“ Kur’an okumak istediğin zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın” (16/98)

Şüphe yok ki, kafası ve gönlü şeytani vesveselerle karmakarışık hale gelmiş, günahkâr, kibirli ve nefsinin esiri olmuş kimseler Kur’an’ın manalarını anlamakta güçlük çekerler, hatta anlayamazlar. Kalp, şeytani vesveselerden, dünyevi düşünce ve endişelerden kurtulduğu nispette Kur’an’ı anlamak kolaylaşır.

Buna ek olarak belirtmemiz gereken bir diğer husus ise Kur’an’ı anlamada Allah(cc) ile direkt diyaloğa girme çabasıdır. Bu yönteme örnek olarak Hz. İbrahim’in Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini istemesi ve Hz. Musa’nın Rabbini görmek istemesi olaylarını gösterebiliriz. Her iki olayda da yaratıcının ayetlerine vakıf olma çabasını ve yaratıcının da bu isteklere uygun bir şekilde karşılık vermesini gösterebiliriz. Bizlerde Rasulullah’ın “ ayakkabınızın bağı kopsa bile Allah’tan yardım isteyin” tavsiyesi ışığında Kur’an’a vakıf olmak için de Allah(cc)’tan direkt yardım talep etmeliyiz.

  • Kur’an’ı “ Tilavetin Hakkını Vererek” Okumak

“ Kendilerine Kitab verdiğimiz kimseler onu, tilavetinin hakkını vererek (gereği gibi) okurlar.”(Bakara 121)

Ayetteki “tilavetin hakkını vermek” ifadesi; Kur’an’ın anlamını, hükümlerini düşünerek, hissederek, sindire sindire ve yavaş yavaş kıraat etmek ve ona uymak anlamına gelir.

  • Kur’an’ı tertil üzere okumak

“ Ey örtüsüne bürünen! Birazı hariç gece kalk! (Gecenin) Yarısı kadar ya da biraz ondan eksilt. Veya bunu artır ve ağır ağır (tertil üzere) Kur’an oku! Doğrusu Biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz indireceğiz….(Müzemmil 73/1-7)

Tertil üzere okumak; Kur’an’ı dosdoğru ve güzel bir tarzda, açık açık, hakkını vere vere, sesin mana ile ilişkisini ayarlayarak – yerine göre şiddetli, yerine göre yumuşak bir tonla- ruhi ve manevi bir uyum içinde, yani anlayıp yaşayarak okumak demektir.

  • Kur’an okumak için en uygun zamanı seçmek

Yukarıdaki ayette geçtiği üzere “ Birazı hariç gece kalk” tavsiyesi zamana yönelik bir uyarıdır. Zira, ancak böyle dingin ve sakin bir zaman diliminde göz, kulak ve dil ile kafa, gönül ve kalp arasında tam bir uyum sağlanabilir. Bu konsantrasyonu sağlamadan Kur’an atmosferine girmek, onu hissetmek ve anlamak çok zor olacaktır.

  • Kur’an’ı tefekkür ederek okumak

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır.

Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzereyken Allah’ı anar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerine düşünürler ve: Rabbimiz bunu boş yere yaratmadın derler. (Ali-İmran 3/190-191)

Yine bu konuyla ilgili olarak hayvanlardan, doğa olaylarından, insanın iç yapısından bir çok örnek verilerek insan düşünmeye çağırılmıştır.

  • Kur’an’ı cemaat halinde ders yaparak okumak

Rasulullah (sav) şöyle buyuruyor: “ sizler Kur’an’ı okuyup birlikte müzakere ediniz”. Yine O şöyle buyuruyor: “ Herhangi bir cemaat, Allah’ın evlerinden birinde toplanıp Allah’ın Kitab’ını okurlar ve onu tedris ederlerse, muhakkak onların üzerine sekinet iner; kendilerini rahmet kaplar; çevrelerini melekler kuşatır ve Allah, onları kendi katındakilerle anar.”

  • Kur’an’ı kendi bütünlüğü içinde okumak

Kur’an, eksiksiz, çelişkisiz, tutarlı, mükemmel, eşsiz bir kitap olduğunu meydan okuyan bir üslupla ifade eder:

“Kur’an’ı iyiden iyiye düşünerek okumuyorlar mı? Eğer Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı”

Kur’an’ı kendi bütünlüğü içinde yorumlayıp bizzat kendisiyle tefsir etmek konusunda Şeyhülİslâm İbn Teymiye şöyle der: “ biri çıkıp, “Kur’an’ın en güzel tefsir yolu nedir?” diye sorarsa, cevap olarak şunu söyleriz: “Kur’an’ın yine Kur’an ile tefsir edilmesidir. Zira bir yerde anlamı kapalı olarak beyan olunan bir ayet, bir başka yerde tefsir edilmiştir; bir yerde kısaltılmış olan bir husus bir başka yerde etraflıca anlatılmıştır.

Allah Rasulü Kur’an’ı Kur’an’la tefsir etmiş ve ashabına da böyle öğretmiştir. Mesela Peygamberimiz, Enam suresinin 82’inci ayetinde geçen zulm kelimesini Lokman suresinin 13. ayetiyle açıklamıştır: “Allah’a ortak koşmak büyük bir zulmdür.”

Mevdudi şöyle diyor; Kur’an; coşkun bir kaynak gibidir. Bu kaynağa sayısız insan, sayısız amaçlarla başvurabilir. Bu nedenle, benim herhangi bir araştırıcıya, Kur’anı etüd konusunda, ona başvuran bu sayısız insanların amaç ve gayelerine uygun düşen bir fikir takdim etmem imkânsızdır. Zaten Kur’an’a müracaat eden bu kitleler arasında beni ilgilendirenler, sadece, bu kitabı anlayarak emir ve buyruklarını öğrenenler ve insanlığın çağımızdaki hayati meselelerine ve kördüğüm olmuş problemlerine çözüm getirme konusunda kendilerinde bir gayret gördüğüm, bir endişe sezdiğim insanlardır. Ben bu gibilere, Kur’an’ı inceleme-araştırma yollarını öğretmekten zevk duyarım. Sonra da her araştırıcının genellikle karşılaştığı zorluk ve problemleri çözümleyebilmek için onları teşvik ederim.

İster iman etsin ister iman etmesin, Kur’an’ı anlamak isteyen herkesin – ilk adım olarak – daha önce kafasında yer eden teori ve tasavvurlardan zihnini boşaltması gerekir. Her türlü arzu ve isteklerden içini arındırması, sonrada açık bir gönül, dikkatli bir kulak ve Kur’an’ı anlamak için tertemiz bir amaç ile onun üzerine eğilmesi gereklidir. Önceden kafalarını sayısız düşüncelerle doldurarak Kur’an’ı etüd etmeye çalışanlar, onun sayfaları arasında kendi düşüncelerinden başka bir şey okuyamazlar ve okudukları metinlerde Kur’an’ın havasını teneffüs edemez ve o tadı bulamazlar. Böyle bir inceleme ve araştırma yöntemi, sıradan herhangi bir kitabı okumak için bile elverişli değilken, – bilgi hazinelerini böyle bir okuyucuya hiçbir zaman açmayacak olan- Kur’an’ın okunması konusunda nasıl elverişli olabilir?

Kur’an’ı özet bir bilgi şeklinde öğrenmek isteyenler için bir veya iki kere tetkik yeterli olabilirse de, onun derinliklerine dalarak sırlarını kavramaya çalışanlar için bu kadarı yeterli olmadığı gibi, dört-beş kez okumak bile yeterli değildir. O kişinin kendini defalarca ve tekrar tekrar Kur’an’a adaması, üzerine abanması, bıkıp usanmadan yeniden tetkike koyulması ve her seferinde ayrı bir cepheden tetkik etmesi gerekir. Ve tıpkı bir öğrenci gibi, kalem ve defter edinerek bu etüd esnasında zor gelen önemli noktaları kaydetmelidir. Bu söylediğimiz şekilde sağlam bir metodla Kur’an’ı incelemek isteyen onun inanç sistemi ile alakalı ve dünyayı değerlendiren umumi metoduyla ilgili noktalarda bilgi sahibi olmak için onu iki defa iyice okumalıdır. Ayrıca bu ilk etüd esnasında Kur’an’ın genel değerlendirmeleri üzerinde toplu bir görüş elde etmeye çalışmalıdırlar. Kur’an’ın insanlığa takdim ettiği temel düşünceleri anlayıp bu düşünce esasına dayanan genel hayat sistemiyle ilgili açıklamalarını kavramaya çalışmalıdırlar. Bu zevkli gezi esnasında kafalarına bir mesele takılacak olursa acele etmeyerek onu bir yere not etmelidirler. Araştırmalarını sabır ve ciddiyetle aralıksız sürdürmelidirler. Bilinmelidir ki daha sonraki sayfalarda çoğunlukla sorularının cevaplarıyla karşılaşacaklardır. İşte o zaman sorunun karşısına notlarını düşmelidirler. İlk etütten sonra cevap bulamazlarsa, ikinci bir kez daha, sabır ve dikkatle çalışmaya devam etmelidirler.

Ben (Mevdudi)  tecrübelerime dayanarak diyorum ki:

Bu ikinci etüdünüzde, cevabı verilmemiş bir sorunuz, çözüme kavuşturulmamış bir probleminiz kalmayacaktır. Sadece insanların kavramaya güç yetiremediği bazı ender hususlar müstesna…

Kur’an’a vakıf olmak için gerekli en önemli husus ise hayat pratiğidir. Kişi ne kadar tedbirli hareket ederse etsin, Kur’an’ı Kerim’i anlamak için hangi yollara başvurursa vursun, Kur’an’ın getirdiği esaslar dahilinde hareket etmediği sürece, Kur’an’ın özüne ve ruhuna gerektiği gibi nüfuz edemez.

Aynı şekilde aynı ilke uyarınca insan, Kur’an’ı yaşamadıkça, hayatında onun buyruğuna uymadıkça, onun ahlaki, iktisadi ve medeni prensiplerini ve hayatın çeşitli alanları için vazetmiş olduğu sistemin ruhunu kavraması mümkün değildir. Bir kişi kendi özel hayatında Kur’an’ı yaşamadıkça onu kavrayamaz. Bir toplum bütün sosyal kurumlarıyla birlikte Kur’an’a karşı çıktığı sürece onu anlayamaz.4

KAYNAKLAR

  1. Kur’an’ı Anlamaya Giriş, Abdullah Yıldız, Şemsettin Özdemir, Pınar Yayınları 6.Baskı
  2. Kur’an’ı Nasıl Anlayalım, Mevdudi, İşaret Yayınları (Çeviren: Bekir Karlığa) s 10-11, (Çeviren Notu).
  3. Kur’an İslâmı bir tepki ifadesidir, Faruk Beşer, Yeni Şafak, 16-2-2014.
  4. Kur’an’ı Nasıl Anlayalım, Mevdudi, İşaret Yayınları (Çeviren: Bekir Karlığa) s 51-54.