• Ali Akar

    Kur’an’da Bahçe Sahipleri ve Günümüz Müslümanları

    - 25 Mayıs 2021

Allah’ın adıyla…

Rabbimizin bize gönderdiği kitap, günahlarımıza keffaret olma özelliği ile bir müjdedir. Bu çağrıya kulak veren birey ve toplumların, geçmişte işledikleri günahların onları taşıdığı olumsuz durumlardan çıkması çok kolay olacaktır. Kur’an’ın bu özelliği, istiğfar edip hayatını Rabbin istediği ölçülerle gözden geçirenlere bir ahiret temizliği/kurtuluşu sağlamakla beraber dünya için de çözümler sunar. Bu “sorunlarımızın çözümünü istiyorsanız Allah’a iman edin ve onun elçisi ile size gönderdiği mesajla yeniden hayatınızı değiştirin!” teklifi Kur’an‘ın pek çok yerinde tekrarlanarak aklımıza kazınır ve hem bizim, hem de inkar edenlerin gündemine böylesi karlı bir durumun, çözüme ulaştıran bir geleneğin yerleşmesi istenir.

Yeryüzü tarihi gündem/zikir savaşı’nın tarihidir bir bakıma… Allah’tan gelen bir bilgiyle hayatın yaşanılması talebi/teklifi ile; insan kendi kendine yeterli olduğu, bilginin insan tecrübe, his, deney vs ile elde edilebileceği düşüncesinin karşı karşıya geldiği bir tartışma, mücadele hep sürmüştür. Allah elçileri/resülleri ile bu teklifini/davetini bütün toplumlara defalarca tekrar etmiş O’nun adına yaşayan bir kainat içinde sadece O’nun adına yaşanılan hayatın tutarlı olacağı zihin ve kalplere açık bir şekilde sunulmuştur. Ancak şeytan ve dostları ilk isyanlarında ortaya koydukları ‘ben bilirim, ben karar veririm!’ komplekslerini inatla bütün çağlarda sürdürmüş Allah’tan gelen bütün gündemi/zikri örtüp kapatmak için çabalamışlardır.

Allahu Teala son gönderdiği zikir/gündem ile o gün ve bugün yaşayan insanların bütün problemini çözecek bir bilgi lütfetmiştir. Bugün zillet ve meskenet ile yaşayan Müslümanları da içinde yaşadıkları düşüşten kurtaracak çözümleri illaki yine bu Kitapta vermiştir. Yolu gösteren/el Hadi bir Rabbimiz var… O’nun Kitabı da hidayettir, ancak bakmak gerek bildiklerimizi canlandırmak gerek… Bu çerçevede Kur’an‘daki bahçe hikâyelerine yöneldiğimizde üç surede Rabbimizin bahçe örneğini bize anlattığını görürüz.

Kalem suresinde Allahu Teala bahçe sahiplerinden bahsediyor. Bir de bir misal olarak diyebiliriz tam kıssa gibi değil de bir örnek veriyor Allahu Teala Bakara suresinde…. İnfak ayetlerinden hemen sonra Bakara Suresi 266. ayette şöyle anlatıyor Allahu Teala; “Sizden birisi şunu ister mi? Onun bir bahçesi olsun böyle hurmalı, üzüm bağları olan şöyle zemininden ırmakların da aktığı bolluk bereketli bir bahçesi var sürekli ürün alıyor.” Rabbimiz böyle bir hayat resmetti önce. Adamın güzel bir mülkü var, içinde ırmak akıyor servet sürekli geliyor ürünler tam, bağlar bahçeler üzümler hurmalar. Bir de ona yaşlılıkta gelmiş ömrünün son demleri, yaşlanmış. Fakat onun çocukları küçük, yani elinden tutacak bahçeye bağa yardım edecek yavruları da var ama onlar daha büyümemişler. Babanın yanında koşup babanın yükünü alacak durumda da değiller. Bütün iş omuzlarında. İşte tam böyleyken bahçeye bir ateşli fırtına değiyor. Bahçe harap oldu kül oldu, bitti tükendi. ‘İster misiniz?’ diyor Rabbimiz böyle bir hali. İşte ayetleri böyle açıklar düşünesiniz diye.

Allahu alem bu ayeti kerime infak ayetleri içerisinde anlatıldığı için bir ömür Allahu Teala’nın verdiği imkanları kullanan ve sonrasında da ahiret gününe varan ve orada da ah keşke dünyaya döneydim de harcamada bulunaydım, bir hurmayı bile verseydim Allah uğrunda, Allah’ın dini uğrunda diye perişan olacak bir adamı Rabbimiz bu örnekle resmediyor. Yani imkânlarınız varken vermezseniz bir gün bağınız bahçeniz yani tüm imkânlarınız elinizden gittiğinde çocuklarınız sizin için yeniden bir hayat kuramazlar. Sizin yeni bir bahçe inşasına güç yetirecek bir vaktiniz de yok. Artık hayatın son demleri ne yaparsınız diyor sanki. Bu sure Bakara ve Bakara Suresi Medine’de geldi. Medine Müslümanlarından Allahu Teala böyle bir infakı istemişti.

Ancak diğer 2 bahçe kıssası örneği, Kehf Suresi ve Kalem Suresi Mekke’de geldi biliyorsunuz ve özellikle Kalem Suresi Mekke’de gelen surelerin ilklerinden.

Büyük âlimlerimizden, Allah rahmet etsin, yakın çağın seslerinden olan Nedvî’nin bir kitabı var; Madde ile Mana Arasında Ezeli Savaş diye ve Kehf Suresi tefsirini yapıyor, böyle çok farklı bir şekilde Allah ondan razı olsun. Hakikaten sureyi okuduğumuzda bir tarafta Ashabı Kehf ve ona karşı çıkanlar, sonra bahçe kıssası, kapitalist bir bahçe sahibi ile Müslüman bir dünya sahibi bahçe sahibi, Musa Aleyhisselam ve Hızır kıssası, Zülkarneyn kıssaları bu surenin tamamı. Nitekim Peygamber (a.s.)’da öyle diyor, yani Deccalizme deccalin fitnesine karşı Kehf suresinin ilk on ayetinin ya da tümünün ya da son on ayetinin okunması ile ilgili rivayetler bilgiler var hatırlayabildiğim. Çünkü Deccal tek gözlü, yeryüzüne dünyaya sadece maddeci bir bakışla bakmaktadır. Materyalist bir bakış açısıyla eşyayı, olguları buna göre değerlendirir. İslam ise madde ile manayı birleştirmektedir. Dünya ve ahiret için gelmektedir. Bunun kavgası var ve bahçe sahiplerinin hikâyesinde de bunu görüyoruz.

Bahçeleri olan iki adam önümüzde… Birisinin ekmeği var, suyu var, koyun-keçisi var … Hayatı güzelce yaşayabiliyor. Fakat diğeri, mütref, azgın, şımarık dünyayı sömürüyor. Bütün varlığı Karun gibi kendisinden biliyor. Bağına bahçesine girdiğinde, fabrikasına girdiğinde, sahip olduğu iktidarda olduğu dünyalığa girdiğinde burayı kendinden biliyor ve ölmeyeceğini düşünüyor. Ölse de ‘bir hesap olduğunu zannetmiyorum, olsa bile yine Allahu Teala beni kayırır’ diyor. Bir Allah inancına sahip Ama Allahu Teala’yı parantez içine almış onu sadece dinsel işlerde kullanan bugünkü dünyalılar gibi dünya işlerine karıştırmıyor. Dünyadaki hesaplarına karıştırmıyor ve ahiret hiç gündemde değil, böyle bir adam var. Fakat bizim biraz önce ilk olarak gördüğümüz Müslüman şahsiyet ona beddua da etmiyor. ‘Allah belanı versin, yıkıl git, hayatı, dünyayı sömürüp duruyorsun. Yazıklar olsun sana!’ gibi sözler demiyor. Onun yaptığı hareket kötü, oluşturduğu dünya nizamı sistemi kötü. Fakat bu komşusu Müslüman ona yaklaşıyor… Sadece 2 kişi gibi görüyoruz aslında ama Müslümanlar ve diğer dünya halkları… Sömürenler ve sömürülenler ile birlikte… Allahü Teala’nın bize verdiği rolü Kehf suresinde bu noktada görüyoruz. Diyor ki; ‘Allah’tan kork. Bağına bahçene girdiğinde bu bağın bahçenin sahibinin verenin Allah olduğunu bilmiyor musun? Bu imkânlar Allah’tan geldi bilmiyor musun? ‘Maşaallah lâ kuvvete illa billah’ desen ya! ‘Allah’ın dilemesiyle oldu bunlar, güç kuvvet sadece Allah’tan demen gerekmez mi? Gerçi sen bana, benim sözlerime değer vermeyeceksin. Sen bana bakmayacak hesaba katmayacaksın, ‘paran kadar konuş! kariyerin kadar konuş!’ diyeceksin ‘sahip olduğun imkanlar kadar konuş’ diyecek ve beni aşağılayacak, hor göreceksin. Ama doğru budur, hakikat budur.’ diye hatırlattı. Bu çok hoş müslümanca bir tavır.

Sonuç; diğerinin helak olduğunu yok olduğunu perişan olduğunu görüyoruz. Allah uğrunda Allah’ın dini uğrunda harcamadığı şeylerden dolayı pişmanlık yaşıyor. Eğer bu pişmanlık dünyada ise bu bir tövbe olacak ve kurtulacak. Yok ahirette ise dönüşü olmaz bir yerdedir ve bu tövbe tövbe de değildir Rabbim korusun.

Bu kısa özetin ardından Kalem Suresi merkezli bir düşünüşle Müslümanların bugünkü tavırlarının ne olabileceği ile ilgili yol arayalım inşallah..

Kalem Suresi Kur’an-ı Kerim’in hemen ilk inen surelerinden ve Allahu Teala Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i gündeme getirerek sureye başlar. Kaleme onun yazdıklarına takdir eden Allah, güç kuvvet sahibi olan Allah yazıyı yazan Allah, kitabı gönderen de bütün satırların sahibi de O. Ve Allahu Teala gönderdiği bu yazıları Peygamberi ile bize ulaştırıyor.

Kur’an‘daki bir bölümü incelerken, tefekkür ederken öncesi ve sonrası ile ele almak daha doğru anlamamızı sağlar. Aynı zamanda indiği ortamı, olayları, dönemi bilmek de öyle… Kalem Suresi ilk inen Kur’an bölümlerinden biridir. Risalet yani Allah’ın insana bilgi göndererek hayatını şekillendirmesi, Allah‘ın birliği ve ahiretin varlığı konuları ile birlikte müşrik düşünce sisteminin en çok karşı çıktığı bir konudur ve Rabbimiz surenin başında Peygamberimiz sallallahu aleyhi veselleme verilen, iletilen bu mesajın/Kur’an‘ın bir nimet olduğunu ve kâfirlerin dediği gibi mecnun/cinlenmiş, akıl almaz yeni bilgiler alarak zihin sağlığını yitirmiş, aklına koyduğunu yapmak için kendinden geçmiş bir adam olmadığını; bilakis düşmanlarının da teslim ettiği gibi ‘yüksek yaratılış’ özellikleri olan bir erdem, fazilet abidesi olduğu ifade ediliyor.

Ve Allah (cc) peygamberine diyor ki ‘sen Rabbinin sana verdiği nimetle/Kur’an’la mecnun değilsin.’ Çünkü surenin 51. Ayet, sondan bir önceki ayetinde ifade edildiği gibi kâfir dünya Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem için ‘Mecnun’ dedi.

Mecnun kelimesini ‘kafası Leyla ile dolu olan adam’ gibi anlıyoruz. Ben öyle ifade edeyim önce isterseniz, yani Leyla’nın fikri onun kafasını örttü, kapattı, gizledi. Sen de yani böyle bir şeye girdin, böyle bir havaya girdin, peygamberlik havasına girdin artık gözün başka bir şey görmüyor ki dediler ve Peygamber efendimizi (s.a.v.) bir bakıma böyle bir delilikle bir cinnetle suçladılar. Yani cinnet; delirmek ya da cinler tarafından müdahale edilmiş adam anlamında belki böyle söylediler. Oysa kendileri de biliyorlardı ki o Muhammedül Emin’dir. O güvenilir bir insandır, Mekke de o ahlakta birisini gösteremez hiçbirisi. O ahlakta, o kalibrede, o kalitede başka birisi yok. Bunu onlar da biliyorlar ama buna rağmen deli dediler. Çünkü onlar Allahu Teâla’nın bir bilgi göndererek hayata karışmasını kabule yanaşmadılar. Allahu Teâla nasıl hayata karışabilirdi ki? Allah’a onlar da inanıyor ‘Bismik Allahümme’ diyorlardı. Ama putlar adına kurdukları bir dünya sistemi vardı. Ekonomi putu, siyaset putu, sosyal hayat putu, tıp putu, bilim putu vs. Bu putlar var ve bunlar adına ahkâm kesen o putların arkasından konuşan tağutlar/azgınlar var. Onlar bu pastayı bırakır mı? Dolayısıyla dediler ki sen ne diyorsun, kurulmuş bir sistemimiz var bu sistemin dışında bir hayat mı öneriyorsun? Allah var ama hayata niye karışsın? Belki böyle dediler.

İkinci ve en büyük itirazları da kapitalistler, materyalistler bu dünyacıdır. Ahiret yok hesap yok hayat bu hayattır yaşarız ve ölürüz diyorlardı. Ve Peygamber (s.a.v.)’in getirdiği kitabın tüm ana konuları ahiret üzerindeydi. Yani öleceksiniz ve hesaba çekileceksiniz. Gücünüz kuvvetiniz ne olursa olsun biteceksiniz. Zalimler de ölecek âlimler de ölecek. Ve sonuç Allahın huzurunda hesap olacak bunu kabul et. Bunlar bunu reddettiklerinde Peygamberimiz ise bunu dillendirdi, sürekli ortaya koydu. Fakat bu gerçekler onları sıktı ve ‘sen delisin’ dediler.

Bir üçüncü konuya da itiraz ettiler ‘Allah bir, böyle şey olur mu? Yani evet Allah var ama alt tanrılar yan tanrılar kenar tanrılar olmalı. Allah ile birlikte başkalarının da olabileceğini ifade etmeye çalıştılar ve Peygamberimiz (s.a.v.) bir Allah deyince bu Tevhid onların canını sıktı. İşte bunlardan sonra Allah Peygamberimiz’in büyük bir ahlak üzerinde olduğunu söyledi. Yani onlar da biliyor bunu. Buraya tekrar döneceğim ömrüm yeterse. Biliyorsunuz bu ayetler, Peygamberimize söylenen her şey aynı zamanda bizedir. Eğer Allahu Teâla özel olarak işaretlediyse bunlar benim Peygamberim için özel bir hediye dediyse, mesela hanımlar ile alakalı bilgiler gibi orası ayrıdır. Ama onun dışında bu kitabın muhatabı benim. Allahu Teâla bu kitabı bana indiriyor. Kur’an Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin kalbine indi ve şimdi de bizim kalplerimize iniyor. İman merkezi olan takvanın merkezi olan kalplerimize iniyor ve Allahu Teâla Peygamberimize dedi ki sakın itaat etme yalan söyleyen, yalancılara. Yalan kelimesi sadece işte falan yere gidecek misin yok gitmeyeceğim gibi hani insanın günü kurtarmak adına söylediği yalanlar kötüdür zaten, Müslümana yakışmaz. Ama burada anlatılan yalan mega yalan yani yeryüzü ölçeğinde onları söylemek Allah’ı yok saymak Allah’ı yalanlamak ya da Allah var ama diğerlerinde sıfatlarında isimleriyle ortakları var. Ahiret yok ama dünya burası gibi bu tür yalanlar. Kurdukları bir sistem var. Ekonomik sistem var artılar eksiler eğitim sistemi var şöyle yapıyoruz, böyle yapıyoruz, çocukları şöyle geliştiriyoruz filan diye. Siyasal sistemler var. Bunlar büyük yalanlar Allah’ın hak olan dinine karşı üretilmiş uydurulmuş yalanlar. Sakın bu yalancılara uyma dedi Allahu Teâla. Sonraki ayetlerde ise Peygamberimizden ve vahyin bugünkü muhataplarını olan bizlerden istenen; bu ahlaki vasıflar ve sahip olduğumuz bu Kur’an nimetine rağmen bize dayatılan hayat anlayışlarına itaat etmememiz, uymamamızdır. İnsanın yaşayabileceği en kötü azap/azabün azim inandığı gibi yaşamasına izin verilmeyip istemediği ilkelere göre hayatı yaşamaya zorlanmasıdır. Bundan daha kötüsü ise yaşamak zorunda kaldığı bu hayata inanmaya başlaması ve eski inandıklarını sorgulamaya ve gerçek/ hakikat olmadığını düşünmeye başlamasıdır. Bu Mısır’da İsrailoğulları‘nın yaşadığı bir dönüşümdür ki Allah Azze ve Celle Musa aleyhisselam’ı ve Harun aleyhisselam’ı göndererek önce zihinsel özgürlük ve kararlılık ardından fiziksel kurtuluş ve kullukta devamlılık ile onlara nimet vermiştir.

Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi vesellem ve bu ümmete ise vahyin ilk günlerinde zihinsel özgürlüğün önemi anlatılmış, akılcı, maddeci şirk felsefe ve düşüncelerinden ahlak ve tasavvurlarından uzak durmak gerektiği sıklıkla ‘onlara itaat etme’ sözleriyle yinelenmiştir. Yaşamak zorunda olduğumuz realite/gerçeklik hakikat değildir. Şirk sisteminin oluşturduğu görüntü bozukluğu algılarımızı kuşatabilir. Göz, kulak ve kalbe yapılan gündem bombardımanından akıl ve imanımızı kurtarmak ancak elimizden geldiğince onların bu çağrısına kulak/göz tıkayarak ve bütün benliğimizle vahyin gündemine yönelerek mümkün olabilir.

Kalem Suresi sekizinci ayette “Yalancılara/yalanlayanlara itaat etme !” denildikten sonra bunların diğer özellikleri ardarda sıralanır. Yalandan kasıt ise Allah’ın hak ve yetkilerini başkalarında görerek bilginin kaynağının insan olduğunu, ahiret/ hesap gününün olmadığını söylemektir. Özetle büyük yalan budur. Allah’ı hâşâ susturup tanrısal konuşmalar yapmaktır semboller/putlar adına….

Ondan sonraki bölümde, özellikle Mekke’den bir gâvurun, Velid bin Muğire diyor tefsirler ama genelde bütün kâfir sistemlerin özellikleri anlatılmaktadır. Oralara girmeyeceğim, siz biliyorsunuz Allah’ın izni ile ama tekrar ne olur meallerden tefsirlerden bir daha bakın. Rabb’imiz bu özellikleri şöyle saydı, sakın itaat etme uyma onlara. Bakın bu çok önemli; uyma itaat etme. Yani Müslüman olarak yaşadığımız sistemin şartlarını mecbur kaldırıyoruz. Bir mahkûmiyet var mecbur olarak katlandığımız reel dünya filan diyorlar ama bu realite hakikat değil biliyorsunuz. Yani apartmanların varlığı bir gerçekliktir ama hakikat hak olan o değildir. Kadınların erkeklerin yaşadığı çalışma ortamlarımız yani günlük mesai saatleri bir realite bir gerçekliktir ama bunlar hakikat değildir. Hakkaniyet Allahu Tealanın kitabında olandır. Ben hakikate iman ederim ama realiteyi yaşamak zorunda kalabilirim. Şu an içinde bulunduğum şeyler birtakım gerçekliklerdir. İşte trafiğin durumu, hava durumları, hastalıklar, piyasa filan bunlar yaşanan durumlardır. İstesem de istemesem de bu coğrafyada bu zamanda bu ortamla karşı karşıyayım fakat hak bu değildir. Benim kalbimde oluşacak zihnimde oluşacak iman başkadır. Ben Medine’deki İslam’a iman ediyorum ama şu an yaşıyorum. İşte böyle bir durumda sakın itaat etme denirken Mekke’de mecbur onların yolundan geçersin, onların bir takım kurallarına uymak zorunda kalabilirsin. Ama burada itaat edilmemesi gereken şey onların bu yalanları yalan sistemleridir.

Peki buna ne ile karşı durulur, buna Allah’ın zikri ile vahiy ile karşı durulur. O bakımdan hemen bu sureden sonra gelen sureler Müzzemmil ve Müddessir Suresi oldu. Müzzemmil suresi ile beraber Müslümanlar ilk ayetleri ile birlikte her gece o güne kadar inen vahyedilmiş olan ayetleri tekrar ve tekrar okuyorlardı. Ta ki Allah sonra bunu hafifletti Müslümanlardan. Burada şunu anlamamız gerekiyor sanırım; yani bizlerde bugünü yaşayan Müslümanlar vahiyle olan birlikteliğimizi Allahu Teâla’nın kitabıyla olan birlikteliğimizi ciddi yoğunlaştıracağız. Çalışma saatlerimiz var, işimiz gücümüz herkesin hayatı çok kolay değil gece bilmem hangi vakitlerde hatta geceyi bile bize bırakmadıkları için mesailer planlar olabilir ama ne yapalım ne edelim Müslüman kalabilmek için vahiy ve birlikteliğimizi yoğunlaştırmamız gerek Allah’ın kelamı ile mutlaka. Bize inen bildiğimiz bir sure, mesela Fatır Suresi, diyelim ki sürekli onunla beraber olarak Rabbim bana ne diyorsun diye canlı tutmalıyız. Reklamlardan haberlerden diğer tüm bilgi kaynaklarından gücümüzün yettiği kadar uzaklaşıp vahiy ile birlikteliğimizi çoğalttığımızda bu itaat etme emri bize yerleşir. Allahu Teâla 9 özellik sayar, gavurların özelliği var mesela çok yemin etmek, alçak oluş, insanların arasında laf götürüp getirmek, magazin haberlerle insanları yoğurmak, medyatik tavırlar, iyiliği engelleyen gelişmeler, azgınlık/günahta ivme kazanma, kaba ve kötü olmak, namlı bir günahkarlık gibi bir şeyler söylüyor Allahu Teala ve bunların her birisi bir fert için doğru olduğu gibi bütün dünya sistemi içinde düşünebiliriz. .

Çok yemin etmek, alçakça, kuralsız, kaba, insanları ayrıştıran, başkalarının üzerine basarak kendini ve iyiliği tüketerek azgın bir iştahla bütün yasakları çiğneyen bir zihniyet/anlayış/sistem bir insan meydana getirir bu yalana dayalı eğitim sistemi… Tek gerçeklik varsıllıktır, ekonomik/maddi güç, siyasal ve sayısal erk vahiyle gelen özgürlük çağrısını kibirle değersizleştirmek için yeterli olmuştur. Hakkın inşa ettiği bir insan değil insanın ürettiği bir hak egemendir bu sistemde…

Dünya sistemlerinin özellikleri olarak baktığımızda bu kötü tavırları özellikle dizilerde, filmlerde, şarkı sözlerinde, haber aktarımlarında, reklam arasında girilen o sübliminal mesaj, reklamların hatta cıngıllarıyla verilmeye çalışılan mesajlarda bu 9/Dokuz özelliği tesbit edebiliriz. Allahu Teâla kendilerine mal ve çocuk verdi diye böyleler. Yani sayısal ve siyasal güçlerinden dolayı böyleler. Ya da ekonomik güçlerinden dolayı böyleler. Siyasi erk ellerinde, sayı ve parmak hesabı ile güçlü onlar, ekonomik dünyanın hammadde kaynakları vs onların elinde. Bunlarda diyor ki yetki bizdedir. Ve Allahu Teâlâ’nın ayetleriyle alay ediyorlar ve; ‘Geçin bunları ey insanlar! Bunlar esatirul evvelindir/evvelkilerin masallarıdır’ diyorlardı. Mekke buydu, bugün dünya da böyle Allah’ın kitabına Allah’tan gelen vahye karşı duruş bu. Ama Allah diyor ki. Biz onların burunlarını mühürleyeceğiz.

Sonra bize Rabbim cennet/bahçe halkını, ashabını örnek veriyor. ‘Biz bunları imtihan ettiğimiz gibi Mekkelileri de imtihan edeceğiz.’ Şimdi çoğaltalım, genişletelim bu bahçe halkını bütün bir dünya olarak düşünelim… Onların yaşadıkları durum aynısıyla bugün dünyadaki her bir sistemin de durumudur. ‘Ona göre kendilerinize bir rol biçin sizde ey Müslümanlar. Müslümanlar kendi rolünüzü oradan alın’ diyor sanki ayeti kerimeler. Bu kıssa yaşanmış bir kıssadır diye düşünüyorum ben. Sadece bir misal de olabilir Allah en iyisini bilir. Ancak şöyle geriye dönüp baktığımızda ya da şu anda yaşadığımız hayata baktığımızda burada anlatılan çok defa yaşanıyor. Küçük alanda lokal olaylarla yaşandığı gibi ülke çapında, dünya çapında da yaşanıyor.

Şöyle bir örnek kısaca özetleyelim. Bir baba düşünelim serveti var, bahçesi, fabrikası var ve bu adam muhtemel ki vefat etmiş. Hikayenin o tarafını böyle dolduruyor zihnimiz. Geriye çocuklar kalmış bu çocuklar belki 3-5 sayıda adamlar. Ve bunlar babalarından sonra yolu biraz değiştirmişler. Babaların bir hayr/iyilik üzerine hayat kurmuş, onlara da “hayır yaparak yani bakın işte elde ettiğiniz ürünün bir kısmını kendiniz yiyin” demiş. Hadiste söylendiği gibi bir kısmını fakire fukaraya verin bir diğer kısmı da geleceğinize yatırım olsun. Bu şekilde üçe ayırın -Hani bir hadis var buluttan gelen ses hadisi- belki böyle bir adamdı. Böyle bir hayatı yaşamıştı. Mekke ile paralel düşünürsek İbrahim Aleyhisselam ve İsmail Aleyhisselamla kurulan bir Mekke düşünelim. Allah birdir diyen bir Mekke yıllarca buna göre yaşamış Allahu Teâla’nın dinine göre bir hayat sürmüş. Sonra Amr bin Luhay’ın Şam taraflarından Suriye’den getirdiği ilk putla hubel ile tanışıyor, demokrasiyle. Böylece ilk defa Allah’ın egemenliğini bırakıp ‘Biz yönetiriz’, Allahu Teâla’nın mülkiyetini malikliğini bırakıp ‘biz malikiz, biz vekiliz, bizim kararımız burada bundan sonra geçerlidir’ diyen yapı ilk defa Amr bin Luhayla Mekkeye girdi. Ve ondan sonra onların hayatı değişti. Fakire fukaraya bir şey koklatmadılar, zırnık bile vermeyeceğiz dediler (Maun Suresi). Ahirete inanmayan kimseler, dünyayı temel kabul edenler niçin bir şey versin ki başkalarına. Verse verse en çok kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez mantığıyla verebilir. Böyle bir menfaat dünyasınında pragmatik fikirlerle bu iş gerçekleştirilebilir. Ama bunun dışında vermeyi bitirdiler. Allah’la bağı kopunca insanlarla da bağ koptu. Allah’la ara bozulunca insanlarla da ara bozuldu. Mekke şu bahçenin hikâyesinin aynısıdır Rabbimizin dediğiyle. Ama bugünkü dünya da böyledir.

Şimdi bunların konuşmalarına Allahu Teâla sanki bir mikrofon attı ve biz onların konuşmalarını dinliyoruz. Yemin ediyorlar. Dikkat edin Velid bin Muğire özelinde biraz önce Allah kâfir dünya sistemleri yemin ederler demişti. Yeminde ne var? Ne demek? ‘ben yapacağım! Ben…..biz…’ gibi kendine kesin bir kibirle bağlı cümleler kurmaktır. Bakın onlar yemin ettiler, Yarın sabah gideceğiz ve ürünlerimizi dereceğiz dediler istisna da yapmadılar/Allah dilerse (inşallah) demediler.. Şeytanı yoldan çıkartan iki özellik var. Büyüklendi ve diretti. Allah’a karşı kafa tutup ‘Allah varsa bende varım’ diyor. Ve bunlar yemin ettiler kesinlikle ve kesinlikle yapacağız diye. Hayata tutunun, sağlam durun… Kişisel gelişim hikayeleri falan da böyle.. Çocuklarımıza da bunları öğretiyoruz küçüklükten itibaren. Eğitim ortamlarında bu söyleniyor gitmelisin, vurmalısın, atmalısın, tutmalısın, sen hayatın sahibisin! Kendini kurtarmak, ayaklarının üzerinde durmak vs. böyle bir söylem var Allah’ı ve ahiret’i yok sayan sistemlerde.

Yemin ediyorlar hiç de istisna yok. Allah planlarının içerisinde yok. Bugüne karışmayan bir Allah… Zaten dünü hiç danışmadılar, istiğfar da yok. Gelecekle ilgili istisna da yok. Gelecekle ilgili istisna nasıl yapılır? İnşallah kayıtlı bir gelecek projesi. Yani ben yarınlarımı inşallahla düşünürüm. Yarabbi sen dilersen. Elbette turşu kuracağız. Yani yarını düşünmek zorundayım. Bir takım planlarım olabilir. Ali abi beni telefonla arar, işte falan gün burada konuşacaksın der, ben de düşünürüm bir hafta. Bu benim planımdır ama olup olmayacağı konusunda her şey Allah’ın elindedir. Müslüman yarınlarını Allah’la birlikte düşünür. Dünü içinde Allah’tan af diler, istiğfar eder. Yarabbi bağışla der. Bugün de ‘Maşallah/olan her şey O’NUN DİLEMESİYLE oluyor’ diyerek yaşar. Bu bakımdan bunlar hiç istisna yapmadılar yani hayatlarına Allah’ı karıştırmadılar, geleceklerine de Allah’ı karıştırmadılar. Fakat onlar karıştırmayadursun. Bakın burada ironi var; onlar bunu yaparken böyle şiddetli masaya vurup konuşup uyudular. Öte yandan Rabbinden bir taife, azap melekleri onların bahçesini tavaf ettiler, geziverdiler onlar uyuyorlarken. Bütün tağutlar uyur, uyumayanı olmaz. Uyumayan Allah’tır. Bütün azgınlar, bütün para babaları, bütün silah tüccarları, yeryüzünün tüm kodamanları uyumak zorundadır. Uyanık olsalar da bu Allah’ı bağlayacak bir durum değildir. Şems Suresinde Allah diyor ki Semud Kavmini helak ederken, Allah da bu işin sonundan korkmadı. Yani Semudu helak edeceğiz ama ne olacak bu kadar adam gidecek, beğenileri kaybedeceğiz’ diye haşa Allah düşünmedi. Evet Allahu Teala işi bitirir helak eder. Ve kimse ona hesap soramaz. Bunlar uyuyorlar uyuduklarında da işleri bitti. Komik olan burası. Ama sabah olduğunda gaybden haberleri yok. İleriye dönük planlar yapıyorlar ama haberleri yok yaşadıkları hayattan. Bahçe budanmıştı hasat edilmişti. Sabahleyin birbirlerine seslendiler. ‘Eğer bahçenizi derecekseniz hadi’ dediler ve yerlerinden ayrıldılar. İnsanlara duyurmadan gizli gizli konuşuyorlar. Yine böyledir değil mi? Yani bu kulisler, kapalı kapılar ardında dönen dolaplar planlar, program yapmalar… Dünya halklarını nasıl sömürecekleri ile ilgili Dünyanın değişik yerlerinde bu tür sömürü sistemlerinin özel odaları var. Her bir toplum için buraları nasıl bitiririz, işte 10 yıl 20 yıl 30 yıllık planlar programlar yaparlar. Kâfirin işi tuzaktır. Bahçe kardeşleri de bunu yaptı ve gizli gizli konuştular mevzuyu aralarında. Ve diyorlar ki ‘bugün yanımıza hiç bir miskin fakir fukara uğramayacak.’ Site kapılarına falan yazıyorlar ya bazen falan filan giremez diye. İşte bunlarda böyle dediler. ‘Kimse fakir fukara girmeyecek yanımıza’ Vip yapının elemanları, özel adamlar birilerinden ayrışmak durumundalar. Köleler onlar bizim yanımızda durmayacak dediler ve sanki ayırdılar. Bu ifadeyi nasıl anlayalım? Hem ahirete inanmayanlar hem de yetimi fakir fukarayı kendi yanlarından itip kakanlar Maun suresinin temel konusudur. Yetimi itip kakanlar bunlarda fakir gelmesin ihtiyaç sahipleri bizim yanımıza gelmesin. Ve yürüdüler sanki güçleri yetiyormuş gibi. Bahçelerine vardıklarında ne görsünler ‘Biz dediler yoldan çıktık, biz şaşırdık herhalde, yanlış yere geldik. Hayır mahrum olduk’.

O sırada ortancaları dedi ki, buradaki ortanca yaş olarak olabilir. Yani abi kardeş ortanca gibi düşünebiliriz ama daha çok orta yolda olan, aklı biraz daha başında olan. Yusuf suresinde Yusuf’un kardeşleri içerisinde aklı başında olan birisi var. Diğerleri öfke ile gözleri döndü ve Yusuf’u öldürme planı yaptılar. 10 kardeş bir araya geldiler. Bir arada gizli konuşma yapıyorlar. Orda da bu anlatılıyor ve işlerinden birisi dedi ki Yusuf’u öldürelim dedi. Ağzından köpükler saçıyor sanki. Bir başkası memleketimizden sürelim başka yerlere gitsin. İçlerinden birisi ‘böyle yapmayın öldürmeyelim. İlla yapacaksak hani şu kervanların geçtiği bir kuyu var ya oraya götürelim, oraya bırakalım, alan alsın götürsün de bari böylece elimiz kardeş kanıyla kirlenmesin’ dedi. Bakın ortanca bu olabilir yani içlerinden biraz orta yollu olan. Bu kalıpta Mekke’de kim olabilir diye düşündüğümüzde. Peygamber Efendimize düşmanlığı olan Ebu Cehil Ebu Leheb gibi adamları gözden geçirdiğimde benim aklıma Utbe bin Rebia geldi. Entelektüel bir kâfir. Bu adam Peygamber (s.a.v.) Fussilet suresinin sebebinde anlatılıyor. Efendimize karşı gelip şirin şirin konuşuyor güya. Yani akıllı teklifler sunuyor. ‘Ey Muhammed (s.a.v.) diyor eğer paraya ihtiyacın varsa para toplayalım. İktidar güç kuvvet diyorsan aramızda seni lider yaparız. Sen Abdülmuttalib’in torunusun. Yok yani kadınla ilgili Hatice sana yaşlı geliyorsa sana Mekke’nin gençlerinden toparlarız. Yok hastalık filan varsa yeteneği olan kahinlere, doktorlara götürelim’ gibi tekliflerde bulundu. Onu dinledikten sonra Resulullah (s.a.v.) bitti mi?’ dedi ve Fussilet suresini okumaya başladı ve Ad ve Semudla ilgili bölüme geldiğinde Peygamberimizin ağzını kapattı. ‘Allah için dedi yeter, kavmine acı.’ Adam/Utbe anladı mevzuyu ve suratı değişmiş olarak eski arkadaşlarının bulunduğu yere gittiğinde ‘Utbe gittiği gibi gelmiyor’ dediler. ‘Bırakın bu adamı bak onunla kavga etmeyin. Araplarla baş başa kalırda eğer galip gelirse onun galibiyeti sizin şerefiniz olur. Eğer mağlup olursa siz değil başkaları bitirmiş olur böylece kavmimiz bizi kınamaz’ dedi. Böyle liberal bir adam. Hani bugünkü bazı zalimler var. Bütün dünya onların elinde olduğu halde yani yerküredeki bütün devletler onların eyaleti gibi. Böyle olduğu halde yine de oralara girip kanlarını dökmeyi bir şey zannediyorlar. Malları, onların yeraltı kaynakları, onların evlatları, çoluk çocukları, akılları, onların namusları, iffetleri ellerinde. Dünyayı bu kadar sahiplenmiş bu yeryüzü azgınlarından bazıları, gözü kanla dönmüş, yeryüzünün neresinde Müslümanlar varsa bir de onları öldürmeyi iş kabul eden Ebu Cehil karakterliler var. Bir de böyle Utbe gibi entellektüel gâvurlar var. Yani aklı başında gibi görünen, işi bu şekilde kuralım, bırakın bunlar da böyle yaşasın filan diyen tipler var. Bu mudur ortancaları bunu bilmiyorum.

Yani ortancaları deyince aklı biraz başında olan anlamında mı anlayacağız yoksa -Allah korusun bu nokta beni üzdüğü için ifade etmek zoruma gidiyor – Müslüman birisi, imanı var ama tavır olarak kötülerden kurtulamıyor. Tavırda kötülerle beraber oluyor. Hani Surenin başında sakın itaat etme dedi ya Allahu Teâla o itaat etti uyardığı halde. Kur’an-ı Kerim’de buna örnek cumartesi Ashabı içinden bir grup… Cumartesi ashabı Allahu Teâla’ya dediler ki ‘biz her gün sana ibadet edemiyoruz kulluk yapamıyoruz. Balık var, şu tezgâhlar, iş güç var. Bir gün tayin et o gün sana ibadet edelim. Seküler bir yapıyı teklif ettiler belki onlar. Rabbimizde onları imtihan etti. ‘Cumartesi günü sadece ibadet edecek, iş yapmayacaksınız. Diğer günler iş yapabilirsiniz.’ Cumartesi günleri balık denizde kaynadı. Diğer günler sadece ihtiyaçlarını giderecek kadar balık geldi. Ve kalpler fitne ile çalkalandı. Namaza durduklarında balıklar hopluyor. Adamların gönülleri de hopluyor. İçlerinden fesat olanlar bir çözüm buldular. Galiba denizden karaya kanallar çekip ucuna kuyular, havuzlar yaptılar. Namazda secdeye giderken ayakları ile belki örtüp kapatıp pazar günü onu topladılar. Bir grup böylece Allah’ı aldatmaya kalktılar. İçlerinden birileri de dedi ki onlara; ‘Yapmayın, etmeyin! Bu ahlaksızlık, dinsizlik, imansızlık’ diye uyardı. Fakat onlar da ‘Tamam abi öyle ama gel şu balığı beraber yiyelim’ dediler ve mangalı beraber yaptılar. Birlikte oturdular, uyardılar ama uyardıkları ile beraber aynı günahın içine daldılar. Sadece üçüncü bir grup vardı ki onlara anlatmaya devam etti, onları uyarmaya devam etti. Diğerleri ortadakiler dediler ki ‘ya kardeşim niye uyarıyorsun? Bunlar adam olmaz.’ Diye uyarmaya devam edenleri engellemeye çalıştılar. Bunlar da ‘Rabbimize bir mazeretimiz olur yaptığımızla. Belki bu uyarıya kulak verirler de doğru yola gelirler’ dedi. Ve helak geldiğinde Allahu alem bu iki grup maymun oldu. Sadece kurtulanlar uyaranlar, uyarıya devam edenler oldu.

Tekrar buraya bahçe kıssasına döndüğümüzde Ortancaları dedi ki; ‘ben size demedim mi Rabbimizi tesbih etmeliydik Allah’ı anmalıydık Allah’ı bir bilmeliydik demedim mi?’ Hemen toparlandılar kardeşlerinin bu sözünü hatırladılar ama dünya felaketi açısından iş işten geçmiş. Bakın tövbe başlıyor Elhamdülillah…

Kehf suresindeki bahçe sahiplerinde hayırlı olan kişi bize örnek. Zulme giden kardeşine direkt uyarıda bulunuyor ve bunda tavır ortaya koyuyor, ayrışıyor. Amellerimizde ayrışamayabiliriz ama kelimelerimizde ve imanımızda ayrışmamız gerekiyor. Burada ise ayrışma yok, anlatıyor uyarıyor tesbih etmeliyiz kardeşler falan diyor. Tamam dediler ve beraber gittiler, diğerleriyle beraber aynı hayatın içine daldı. Sadece musibet gelince ilk ayıkan o oldu. Dediler ki ‘Rabbimiz biz seni tesbih ediyoruz biz zulmettik.’ Ve birbirlerini kınamaya başladılar. Günah’a yenilgiye, yıkıma kimse sahip çıkmaz ortada kalırmış. Senin yüzünden der, patronlar işçilerine; işçiler patronların, ana babalar çocuklarına; çocuklar ana babalarına… Herkes birbirini suçlamakta. Sonra birlikte içlerine dönüp ‘Tuğyan etmiştik, azgınlık yapmıştık’ dediler. Bu Tövbenin başlangıcıydı ve şöyle dediler; ‘Umulur ki Allah bize bundan daha hayırlısını verir.’ Yani ‘10 dönüm tarlamız vardı yandı bitti Allahu Teâla bize daha hayırlısını 15 dönüm olarak verir.’ o anlama gelmiyor. Hayr; kendisi ile Cennet bulunan mal demektir ya da çocuk demektir, eş demektir. Yani dünyalığımızın hayır oluşu bizi cennete götürmesi anlamındadır. Şer oluşu bizi cehenneme götürmesi anlamındadır. ‘Allah bize bundan daha hayırlısını verir. O mal bize yaramadı. Biz Rabbimize rağbet ediyoruz bundan sonra dönüşümüz Allah’a dediler.

Kehf suresindeki adamda yıkımdan sonra Rabbine dönmüş bir tövbe başlatmıştı. Buradakiler de böyle ama Mevla şöyle bağlıyor sözü; ‘İşte bu azaptır. Ahiret azabı daha büyük keşke bilselerdi.’ Şimdi bu ayetler Mekke’lilere dedi ki ‘Bakın toparlanın! Bu bahçe sahipleri gibi olmayın. Gerçi bunların şu özelliği var tövbe ettiler döndüler. Sizde dönün yıkım gelmeden, dünya azabına uğramadan, elinizden her şey gitmeden toparlanın ve dönün Muhammed (s.a.v)’in istediği hayata girin!’ diyordu. Ve değilse yok olacaksınız anlamında olabilir.

Biz Müslümanlar da bugün bu ayette herhalde bunu söyleyeceğiz. Yeryüzü sistemlerine, bizi kandıran gözümüzü renklendiren dünyaya karşı diyeceğiz ki; ‘Hayır, Allah bizi imtihan ediyor. Allah’ı karıştırmadan yaşanılan bir hayat tükenmektir. Tövbe edelim, tuğyandan azgınlıklardan zulümden uzak kalalım.’

Surenin son bölümünde Allahu Teâla bundan sonra muttakilere/Allah’a karşı gelmekten sakınarak yaşayanlara verilecek Cennetten bahsediyor ve kafirlerin durağı olacak cehennemi anlatıyor. Ve 44. ayetinde diyor ki Rabbimiz; “Ey Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)! Bana bırak bu sözü yalanlayanları…” Yani Kur’an’la kavgalı, Allah’ın mesajını yok kabul edenleri bana bırak. Bu ifade müfessirlere göre sadece Mekki surelerde geçmektedir. Çünkü Medeni surelerde artık Müslümanlara Allahu Teâla bir imkân vermiş ve Müslümanlar güç olmuştur. Ve Allahu Teâla intikamına müminleri memur etmiş ve onlara Allah cihadı emretmiştir. Ama Mekke’de Müslümanların gücü yok yani bugün yeryüzü Müslümanlarının büyük bir bölümünün yaşadığı durum da budur. Allahu Teâla böylesi ortamlarda yani zulmün sosyal siyasal ekonomik bütün hayatı elinde tuttuğu demlerde Müslümanlara diyor ki ‘onları bana bırak, bu işi bana bırak.’ Biz bu sözden İsrail oğullarının Musa Aleyhisselam’a ‘Sen git ve Rabbinle savaş!’ dediklerindeki mantığı anlamıyoruz. Ama bu ayette bize diyor ki ‘Bana bırakın o tür bir kavgaya girmeyin. Ama işiniz bu kitaba sarılmak olsun. Onlar bu söze düşmanlar. Siz de bu sözün sözcüsü olun. Biz onları ağır ağır hiç ummadıkları bir yerden yok oluşa doğru getiriyoruz. Benim yakalamam çok nettir.’ dedi Allahu Teâla.

Daha sonraki ayetlerde ‘Rabb’inin hükmüne sabret sakın Yunus/ balık sahibi gibi olma!’ dedi Rabbimiz.. Çünkü Yunus Aleyhisselam Allahu Teâla’nın kararını beklemeden kavmine kızdı ve çekti çıktı. Yunus Aleyhisselam tövbede örnektir ama bu tür bir sabır konusunda Peygamberimize ilk olarak örnek verilen peygamberdir. Onun gibi olma bu konuda yani sabret. Bize de düşen sabırdır direnmektir. Sabır Müslüman kalma çabasıdır. Yani özellikle modern zamanlarda modern cahiliyenin içerisinde Müslümanın ayakta durabilmesi, varoluşunu Allah’ın kitabıyla peygamberin sözleri ile zihninde ve kalbinde tahkim etmesi onun için en büyük bir iştir ve Allah’ın izniyle sabır budur. Buna devam edeceğiz ve onlara itaat etmeyeceğiz.

İki şeyi anlamamız lazım surenin bize önerdiği. Yani şu soru sorulursa ‘Peki biz bugün Müslümanlar ne yapmalıyız? Yani bahçe sahipleri gibi yaşayan bir topluluk içerisinde Müslümanların duruşu nedir, ne yapmalıdır?’ denirse, surenin başında öğrendiğimiz iki bilgiyi söylemek zorundayız.

Öncelikle bu kitaba iman edip okuyup onu başkalarına okumak, bunun sözcülüğünü yapmak gerek… Ayetleri gündemime oturtacağım ve onların gündemleri ile konuşmayacağım. Çünkü onlar benim gündemlerimle oynuyorlar, bugün kola diyorlar yarın hastalık diyorlar öteki gün savaş diyorlar, dalga geçiyorlar. Firavun kavmini hafife aldı diyor Allahu Teâla, oynadı, küçülttü onları. Dünya sistemi de bizim zihnimizle oynuyor. Öyleyse bende onların gündemlerini yok kabul edeceğim. Ben ne sorulursa sorulsun sadece Vahiyle/Kur’an’la Sünnet’le karşılık vereceğim. Yani kendi gündemimle yürümem gerekir bir bunu anladım.

İkincisi güzel ahlak. Yani ben Müslümanım ve bu duruşumla şahitlik yapmak durumundayım. Havariler Roma putçuluğuna Yahudi karşıtlığına karşı bir duruş sergilediler. İsa (a.s.)’ın getirdiği dinin yardımcıları ve şahidi oldular. İsa (a.s.) onların önünde örnek onlar halkın önünde örnek. Biz Müslümanlar bugün kitabı dile getirsek bile şahitliğimiz çok zayıf, şahitlikten kastım Müslümanca duruş, vakar, güven, sadakat, emanet vs. Onlara benzediğimizde onların diliyle konuşmasak da onlardan oluyoruz. Sözlerimiz buharlaşıyor Allah muhafaza.

Vahyin sözcüsü olmak ve güzel ahlak. Güzel ahlaktan kastımız çimenlere basmayacaksın, köpeklerle iyi geçineceksin filan o anlamda değil. Güzel ahlak Allah’ın yarattığı ölçüler içerisinde Peygamberi bir tavır ortaya koyabilmek demektir.

Son söz Allahu Teâla’nın son sözü olsun. Kalem suresi 52. Ayet; “Şu kitap var ya o ancak âlemler için bir zikirdir/hatırlatmadır/şereftir.” Zikir hatırlama hatırlatma demek, öğüt nasihat demek, gündem demek ve şeref demektir Kuran’da. Âlemler için bir şeref ve dolayısıyla benim için de bizim için de hepimiz için de bu söz gündemimizdir, sürekli kulağımın küpesidir, şereftir. Bildiklerim bu kitaptan olduğu sürece şeref de artacaktır Allah’ın izniyle. Velhamdulillahi Rabbil âlemin.

 

 

 

[1] 11 Mart 2021 Perşembe tarihinde online gerçekleşen konferansın özet metnidir.