muslim brain copy

Hazreti Âdem ile Hz. Muhammed (a.s) arasında birçok peygamber geldi-geçti. Acaba diyorum bunlar, geldikleri toplumlarda onlar gibi olmaya mı yoksa kendileri gibi olmaya mı çalıştılar? Şunu demek istiyorum; muhakkak ki her peygamberin geldiği toplumun belirli bir inanç ve yaşayış biçimi vardır. Peygamberler onların yani içerisinden çıktıkları toplumların inanç ve yaşayışlarına uyum sağlamaya mı, ıslah etmeye mi yoksa inkılâpçı bir anlayış ve yaşayışla farklı bir kimlik ortaya koymaya mı çalıştılar?

Peygamberler örnek alacağımız, getirdiklerine inanacağımız ve yine inandıklarımızı da onlar gibi yaşayacağımız yegâne modellerdir. İşte o elçiler geldikleri toplumların inanç ve yaşam biçimleri ile özdeşleşmek yerine farklı, anlaşılabilir, yaşanabilir bir dünya görüşü, inanç sistemi vaat ettiler toplumlarına. Elbette her farklılık mutlaka tepki çekebilir. Nitekim tüm elçiler içlerinden çıktıkları toplumların çeşitli tepkileri ile yüz yüze geldiler, dışlandılar, horlandılar. Ama onlar her hâlükârda “kendileri” olmayı yeğlediler. O nedenledir ki tarih “kendileri” olmayı yeğleyenleri kaydetti, onların insanlık için gönderilmiş kutlu elçiler olma vasıflarını not etti. Onların en önemli özelliklerinden birisi de ‘tez’ sahibi olmalarıdır. Onlar geldikleri toplumda ‘anti-tez’ ile uğraşmadılar. Karşıtlarının muhalefeti, tezlerinin sıkletinden kaynaklandı.  Bir örnek vermek gerekirse, neredeyse tüm peygamberlerin geldikleri toplumlar Allah’ı kabul ediyor ve O’na iman ediyorlardı. Ancak onlar, Allah’ı kabul etmekle birlikte O’nun hâkimiyet vasfını, rablık vasfını kabul etmiyorlardı. Yani Kur’an ifadesiyle O’na ortak koşarak iman ediyorlardı, (12/06). Elçiler ise Tevhid akidesinin esas olduğunu ve bundan asla taviz verilmeyeceğini bildiriyorlardı.

Müslümanın yegâne örnek alacağı şahsiyetler peygamberlerdir. Özellikle son Peygamber Hz. Muhammed (a.s) kıyamete kadar mü’minler için yegâne örnektir: “Ey iman edenler! And olsun ki sizin için, Allah’a, ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok anan kimseler için Rasûlullah en güzel örnektir.” (33/21) En güzel örnek olan Hz. Muhammed (a.s) geldiği toplumda ‘emin’ bir kimliğe sahipti. Allah’a ortak koşarak iman eden Mekke toplumu O’nu fevkalâde iyi tanıyordu. Ve O’na ‘El-Emin’ sıfatını vermişlerdi. Fakat O, toplumuna farklı bir inanış ve yaşam biçimi vadetmeğe başladığında toplum O’nu merhale merhale dışlamaya ve en sonunda da Mekke’den çıkmaya zorladı. Ve nitekim çok sevdiği Mekke’yi terketti. Oysa O Kutlu Rasûl, toplumunun istek ve arzularına kısmen de olsa uymuş olsaydı toplumu O’nu dışlamazdı. Nitekim çeşitli vesilelerle Mekke oligarkları Hz. Muhammed’e uzlaşma tekliflerini götürdüler. Bu teklifler masa, kasa, nisa boyutlu tekliflerdi. Yani iktidar, servet ve kadın teklifleri idi. Hz. Peygamber her defasında da bu teklifleri reddetti. Reddiyete örnek için: ‘güneşi sağ avucuma, ayı da sol avucuma koysanız Vallahi ben davamdan asla vazgeçmem.’ sözleri yeterli olur herhalde. Müşriklerin tekliflerinde ‘Allah’ı inkâr et’ dayatması yok. En genel ifadeyle: ‘İnandıklarını pratik hayata-hayatımıza yansıtma, bizim mevcut düzenimizi, ekonomimizi, sosyal statümüzü bozma.’ teklifi vardır. Ancak Hz. Muhammed (a.s), bu teklifi bile davadan vazgeçme teklifi olarak algılıyor ve reddediyordu..

Gelelim günümüze. Bizler de O’nu örnek alan Müslümanlarız. Ve kendimize soralım bizler ne kadar Peygamber’e benziyoruz? Bizler, gerek Kur’an’ın ve gerekse Hz. Peygamber’in sünnetinin bir kısmını ihya, bir kısmını ihmâl, bir kısmını da adeta imha ediyoruz. Ve sahiplendiğimiz ‘Müslüman’ sıfatına uygun bir türlü ‘kendimiz’ olamıyoruz. Bu durumda da şüphesiz kendimizi değiştiremediğimiz için, içinde yaşadığımız toplumlara da örnek olamıyoruz. Hani meşhur bir sahne anlatılır. Abdulhakim Arvasî Hazretleri Mısır Çarşısı’ndan geçerken esnaf önünü keser ve: ‘Efendim! Dua buyurunuz da Allah şu Ümmet-i Muhammedi kurtarsın.’ der. Arvasi Hazretleri bastonuna dayanır ve: ‘Bana Ümmet-i Muhammed’i gösterin, kurtulduğunuzun müjdesini vereyim.’ der.

Tarihimiz, yani İslâm Tarihi pek de öyle abartıldığı kadar anlı-şanlı bir tarih değil. Hatta zaman zaman iyi ki torunlarım, çocuklarım tarihimizi detayları ile bilmiyorlar diye sevindiğim de oluyor. Neden? Çünkü tıpkı bugün olduğu gibi dün de Hz. Peygamber’in vefatından kısa bir süre sonra insanlar/Müslümanlar adeta iktidar, mal-ganimet sevdasına düşerek oluk oluk birbirlerinin kanını akıtmışlardır. Dahası İslâm’ın egemen olduğu dönemlerde bile İslâmi manada toplumlarını ıslâh, ihya, inşa etme gayretinde olanlar sözüm ona Allah adına (hâşâ) dışlanmışlar, horlanmışlar ve yer yer de katledilmişlerdir. Bu konuda üç örnekle yetinmek isterim. Birinci Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası. Hz. Hüseyin ne yaptı da Yezid ve hempalarının buğzunu çekti? Çünkü o, evlad-ı Rasûl, Hilâfetin saltanata dönüştürülmesine meydan okudu. Ben halife olayım demedi. Âlemlere rahmet olarak gönderilen dedesi Hz. Muhammed’in temiz, katıksız sünnetinin imhasına karşı koyduğu için kendisi ve 72 yaranı katledildi. Peki! Bu katliam karşısında o günün Müslümanları ne yaptı? Kimileri Yezid saltanatının yanında yer aldı; ama ekserisi de sezsiz kalmayı, ‘kendisi olmayı’, ‘aidiyet serdetmeyi’ adeta reddettiler… İkincisi Ömer b. Abdülaziz (r.a.) 37 yaşında Halife oldu. Saltanat anlayışı ve uygulamasının devamı olarak o makama geldiği için, o makama oturmazdan önce halkın temayülünü yokladı, onların biatını aldı ve sonra o makama oturdu. Oturur-oturmaz da tüm mal varlığını Beyt’ül Mal’e bağışladı ve sıradan bir ekonomik statüye razı oldu. Ama O’nun bu davranışının kötü örnek teşkil edeceğini düşünen saltanat tarafları onu 39,5 yaşında şehid ettiler. Üçüncüsü İmam Ebû Hanife. Bilindiği gibi Ebû Hanife Emevilerin son dönemi ile Abbasilerin ilk dönemlerinde yaşamış bir fakih. O da Hz. Hüseyin gibi Ömer b. Abdülaziz gibi yaşadığı toplumu ıslah, ihya, inşa faaliyetlerinde bulundu, onlara öncülük etti. Saltanata karşı çıktı. Saltanat sahiplerinin konumlarına meşruiyet kazandırmamak için onlardan gelen her türlü bürokratik makam tekliflerini reddetti. Ve ‘aidiyet’ sorunu olmayan ‘kendisi’ olamayan saltanat yanlılarının hışmına uğradı, eziyet gördü, işkence gördü ve öldü. Ancak bu saydıklarım ve benzerlerine eziyet eden, katledenler evet hepsi öldüler. Ama Hz. Hüseyin, Ömer b. Abdülaziz, İmam Ebû Hanife aramızdalar, günlük düşünce yaşantılarımızda bizimle beraberler ve onlar yaşıyorlar.

Dünün Müslümanları kendi yaşadıkları dönemin şahidi ve sorumlularıdır. Bizler de bugünün, yaşadığımız toplumun şahidi ve sorumlularıyız. Dün olduğu gibi bugün de aziz İslâm bir kısım örgüt ve kişilerin menfur emellerine alet ediliyor. Dünün Harici mantığı ve uygulaması bugün çeşitli isimler altında karşımıza çıkıyor. El-Kaide, Taliban, IŞİD, Boko Haram vs. Ve biz Müslümanlar, âlimler, mücahidler Hak adına bunların karşılarına dikilmiyoruz. İslâm bu değil, sizler evet kan dökücü zihniyet sahipleri, sonucu Allah’a bırakmayan sonuca ve geleceğe hükmetmek isteyen grup, cemaat ve fertler sizin; model insan, ekmel-i Rasûl (a.s) ve O’nun sünneti ile alâkanız yok demiyoruz, diyemiyoruz. Tertemiz pırıl pırıl gençlerimiz dünyanın her yerinden bu İslâm’la alâkası olmayan kan emicilerin tuzağına düşüyor ve bizler ancak ah-vah demekle yetiniyoruz.

Geçtiğimiz Ramazan ayında Fatih Camiinde bir vaiz şöyle diyordu: ‘İnsan ömrü üç gündür: dün, bugün ve yarın. Dün geçti, yarın meçhul, ömrümüz bugün ve bizler bugün için ne yapıyoruz. Beşeri ve İslâmi sorumluluğumuzu yerine getirebiliyor muyuz, esas üzerinde durmamız gereken gün bugün.’ diyordu. Sahi bizler bugünümüzü nasıl değerlendiriyoruz, tasavvurumuz ne, aidiyet noktasında neredeyiz, kendimiz olabiliyor muyuz?

Elbette kendimizi birey olarak sorgulamalıyız. Bu yetmez toplum olarak da içinde yaşadığımız ülke ve onların dayattığı inanç ve nizam açısından da sorgulama sorumluluğumuz vardır. Bakınız içerisinde yaşadığımız coğrafyamızda kan gövdeyi götürüyor. Dünkü saltanat sahiplerinin bugünkü versiyonları hayâsızca üç paralık dünya saltanatı uğruna akan kanlara seyirci kalıyor ya da Mısır’da, Suriye’de, Irak’da, Libya’da olduğu gibi bu kanların akmasına destek oluyorlar. Bölgemizin üç önemli ülkesi olan Türkiye, İran ve Mısır neyin peşinde. Türkiye, adeta geçmişini inkâr edercesine ‘muhafazakâr İslamcılık’ ‘muhafazakâr demokrasi’ anlayışını ihya etme peşinde. İran, asırlar sonra İslâm adına devrim gerçekleştirmiş. İran bugün ‘mezhepsel ve ulusal’ kimlik mücadelesi veriyor. Mısır, ıslahatçı karakteri ile öne çıkmış bir ihvan hareketine ve onun İslâmi anlayışına bile tahammül edemiyor.  

Sonuç olarak ‘kendimiz’ olamıyoruz, olmuyoruz, olmaya gayret de göstermiyoruz. Oysa İslâm bir dünya nizamıdır. Tüm Müslümanlara düşen görev katıksız bir şekilde bu nizamın dünya hayatı ile bütünleşmesine çalışmaktır. Elbette bu çalışma sonucu tayin bağlamında değil, süreci yaşamak şeklinde olmalıdır. Yani ‘kulluk’ bilinci içerisinde. Unutmayalım ki Müslümanlar kemâle ermiş bir dinden sorumludur. (5/3) Ve dini hayatın tüm şubelerine hâkim kılmak istemeyen, ilkesiz, aidiyetsiz, İslâm adına İslâm dışılıklara meyledenlere Kur’an çarpıcı bir uyarıda bulunuyor! “Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıp da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir. Kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır.” (2/85)

1 Ağustos 2015

 

NOT: Geçirdiğim kaza nedeniyle bizzat ziyaret eden, çeşitli vesilelerle ‘geçmiş olsun’ dileklerini bildiren tüm dost ve kardeşlerime teşekkür ediyorum.