MIME-Version: 1.0 Content-Type: multipart/related; boundary="----=_NextPart_01C8431F.7AD2ED70" Bu belge Web Arşivi olarak da bilinen Tek Dosyalı Web Sayfasıdır. Bu iletiyi görüyorsanız tarayıcınız veya düzenleyiciniz Web Arşivi dosyalarını desteklemiyor demektir. Lütfen Microsoft Internet Explorer gibi Web Arşivlerini destekleyen bir tarayıcı yükleyin. ------=_NextPart_01C8431F.7AD2ED70 Content-Location: file:///C:/0EC88569/kemalizm_ve_kadin_II.htm Content-Transfer-Encoding: quoted-printable Content-Type: text/html; charset="us-ascii" KEMALİZM VE KADIN

KEMALİZM VE KADIN!..

II

            = ;            &n= bsp;            = ;            &n= bsp;    

Anadolu insanı; kadını ile erkeği ile, genci ile ihtiyarı ile, bütün olumsuzluklara rağmen, “cihad” aşkıyla; “ya şehid, ya da gazi” olma şuuruy= la emperyal dış düşmanı ülkeden kovmak için can siperane savaşmışlardı. Bu bitmez tükenmez savaşlar dolaysıyla Anadolu insanı, yorgun düşmenin yanında gün be gün yoksullaşmıştı da. Ama onlar için yoksullaşmak önemli değildi; önemli o= lan ülkenin ve istila edilen İslam topraklarının “gâvur”dan kurtarılarak, temizlenmesiydi. Nitekim İzmir’in Yunanlılar tarafından işgaline mukavemet edilmemesini isteyen İzmir Valisi Ahmed İzzet Bey’e karşı “Vali bey! Bu, kanımla kırmızıya boyanabilir. Fakat alnımda Yunan alçağını sükunet ve tevekülle karşılamış olmanın karası olduğu halde huzuru ilahiye çıkamam” diy= en İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi[1] ile “Kalesinde bayrağı dalgalanmayan esir bir ülkede C= uma namazı  kılınmaz”[2] diyen bir başka Hocaefendi’nin konuşmasında belirttiği sözler, bu temizlik harekatında atılan ilk kurşunlardı!.. Çünkü, onlar için ilk ve s= on hedef; ‘ya istiklal, ya ölümdü.’ Bu nedenle, Anadolu’nun inançlı insanı, canı dahil, varını yoğunu emperyal işgalci güçleri bu ülkeden kovmak için ortaya koyduğundan, yiyeceği ekmeği giyeceği elbisesi bile kalmamıştı. Ve Anado= lu Köylüsü fakirleştikçe fakirleşmişti! Bu durumu Zekeriya Sertel, hatıralarını yazdığı kitabında şöyle anlatıyor; “... Önce bir kıtlık başladı. Bu kıtlık yıldan yı= la arttı. Yıllarca çamur gibi kara ekmek başlıca gıdamız oldu. Geniş halk yığınları yiyec= ek şey bulamıyordu. Çocuklar sütsüz, hastalar ilaçsız, insanlar ekmeksiz kaldı...”[3] Kitabının bir başka sahifede ise; “Ankara’ya gel= en köylülerin bir kısmı burada açıkta yaşarlardı, hayvanları ve çoluk çocukları= yla beraber. Hayvanları bir kenara bağlıyor, yere yırtı= ;k pırtık bir şeyler açıyor, günü geceyi onların üzerinde geçiriyorlardı. Köylülerin arabalar= 5; ve hayvanlarıyla şehre girmeleri yasak edilmişti. Üstle= ri başları yamadan görünmüyor, renkleri topraktan ve kilden anlaşılmıyordu. Yaşayışları fakir= ce olmaktan da aşağıydı. Hani istatistiklerde asgari yaşayış seviyesi diye bir deyim vardır.  Bunlar bu yaşayış seviyesinin altındaydılar. Eğer buna yaşamak demek doğruysa... Arada sırada yanlarına giderdim. Başka bir dünyadan gelmiş bir yaratıklar gibiydiler. Ben sefaletin bu kadar koyusunu, bu kadar elle tutulanını görmemiştim. O= ysa bu büyük kurtuluş savaşını onlar yaşamışlardı. Şu yırtık kirli paçavralar içinde vücutlarını örtmeye çalışan kadınlar, cepheye sırtlarında mermi taşımışlardı. Anadolu’nun kesin gerçeği buydu.”[4] İşte, yerine göre cephede en önde savaşan ve yerine göre de cephe gerisinde cepheye cephaneyi sırtında taşıyan Anadolu’nun cefakâr insanının durumu böyle içler acısıyken; İstanbul ve İzmir’de yaşayan küçük bir azınlığın –ki bunların arasında Mustafa Kemal’in evlendiği Latife Hanımın ailesi (Uşakiza= de Muammer Beyin ailesi) de vardı- savaştan ve savaşın getirdiği yoksulluktan habersiz debdebe içinde yaşıyo= rdu. Bu küçük mutlu azınlığın arasında karaborsacılık, yolsuzluk ve rüşvet almış yürümüştü. İttihatçılara bağlı olan imtiyazlılar ise, sonsuz servetler yapmışlardı. Bunlar, aç kalmış halkın sefaletiyle alay eder gibi işi safahata vurmuşlardı. Apartma= nlar kurmuşlar, barlarda ve eğlence yerlerinde artistlerin sigaralarını binlik banknotlarla yakıp eğleniyorlard= 05;. Şarap ve şampanyadan nehirler akıtıyorlardı. Üstelik bütün bu pisliklerini, vurdumduymazlıklarını aç halkın gözü önünde yapıyorlardı.[5] Görüldüğü gibi, Milli Mücadele Anadolu insanını yorgun düşürüp fakirleştirirken, büyük kentlerde yaşayan bu, bir avuç mutlu azınlığı ise zenginleştirmişti. Bir taraftan, Anadolu’nun inançlı insanı ‘gavur’ olarak bildikleri düşmanları canı, kanı pahasına yurdunda atmaya çalışırken, diğer taraftan da dönemin kimi tüccarı, mütegallibesi, bürokratı= ; ve toprak ağası ise ‘paranın milliyeti olmaz’ sözünü doğrulatırcasına, ‘giden ağ= am, gelen paşam’ mantığı ile müstevli güçleri sevinçle karşılamaktaydı. Hatta &= #8220;eşrafın gözünde, yabancı ordular, anarşiyi sona erdirip sermaye= ye yeniden güven sağlayan kurtarıcılardı. İzmir = ve Ege havalisinde terzilere, Yunan bayrakları sipariş edilmekte; bazı bölgelerde karşılama törenleri hazırlanmakta, ‘bizi kurtarın’ yollu çağrılar yapılmaktaydı.”[6] Bunlar, Anadolu insanı fakirleşirken zenginleşen insanlardı; savaş zenginleriydi. Ülkenin işgal edilmesi, ülke zenginliklerinin tarumar edilmesi bunların umurunda değildi. Bunlar için önemli olan, başkaların= 5;n egemenliğinde bile olsa, kendi zevk ve sefalarının devam etm= esi idi. Dolaysıyla, ülkenin İngiliz ya da Amerikan veyahut Fransız tarafından işgal edilmesi bunları hiç üzmezdi. Zaten, mandacılığı ya da büyük = bir devletin himayesine girerek kurtulmak isteyenler de yine bu küçük mutlu azınlık idi. Nitekim; "... İngiliz Ticaret Odası da, Times gazetesine gönderdiği b= ir telgrafta, “Şehrin Yunanlılara verilmesinin felaketlere yol açacağını” belirttikten sonra, “Hıristiyan ahali kadar, Türk halkınca da bir İngiliz, Amerikan veya Fransız himayesinin sevinçle karşılanacağını” ileri sürmektedir. Bu muhalefete rağmen, Yunan işgali gerçekleşmiş ve kompradorlar, nihayet yine de İngilizlerin egemenliğinde bulunan Yunan yönetimine intibak etmişlerdir. Gerçi Yunan işg= ali kanlı ve yağmacı olmuştur... Yunanlıların kulakları çekilerek bu hareketler önlenmiş ve kompradorlar faaliyetlerini, Kurtuluş Savaşı’ndan habe= rsiz sürdürmüşlerdir. Kompradorların bir kurtuluş savaşı verildiğinden haberleri, ancak İzmir’de Türk süvarilerinin nal sesleri işitilince olacaktır. (...)  Otel Naim’in taraçasında ay ışığında danslı akşam yemekleri veriliyor, Sporting Clup’de bir İtalyan tru= bu Rigoletto ve Traviata’yı oynuyor, kahvelerde karartma saatine ka= dar gitarlar çalınıp şarkılar söyleniyor, garso= nlar müşterilere şerbet, nargilelere küçük kor parçacıkları taşıyıp duruyorlardı.R= 21; (...)

”İstanbul'da da d= urum farklı değildi: “Trakya’ya gitmek üzere İstanbul’a gelen bir milliyetçi jandarma birliği, sokaklardan geçerken alkışlarla karşılandı. Yabancılarla Löventenler gözden uzak duruyor, milliyetçilerin bu cakasının bir saman alevi gibi parlayıp söneceğini, sonra her şeyin yine eskisi gibi olacağını düşünerek, kendilerini avutuyorlardı.”[7] Anadolu Köylüsünün aç olması, yoksullaşması bunların umurunda değildi; hatta ülk= enin tamamının ‘gavur çizmeleri’ altına girerek istila edilmesi de bunları fazla ilgilendirmiyordu. Bunlar için önemli olan yaşadıkları o süfli, iğrenç= ; ve pespaye hayatın devam etmesiydi. Ne yazık ki, zaferden (ne kadar zafer denilebilir, o ayrı bir tartışma konusudur.) sonra da ülkenin itibar edilen, önlerinde düğme iliklenerek saygı ile eğilinen insanlar da yine bunlar oldu. Yani AnadoluR= 17;nun o inançlı, o cefakar insanı “gavur”u kendi ülkesinden bütün sıkıntılara rağmen kovmuştu ama ne yazık ki, kovulan o ‘gavurların’ yerine, Anadolu insanının inancı ile, yaşantıs= 5; ile, Anadolu insanına bakışı ile o ‘gavurları’ aratmayacaklar gelmişti. Ancak, bunlarla savaşmak, o “gavur” bildikleri dış düşmanla savaşmak kadar kolay olmayacaktı. Nitekim olmamıştı da!..

 

CUMHURİYETİN İ= ;LANI İLE BİRLİKTE ANADOLU KADINI DA UNUTULMUŞTU!..

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun geri kalan topraklarının da müstevli devletler tarafından işgal edilmesinden sonra başlatılan Milli Mücadelede erkeklerin yanında kadınlar da yoğun bir biçimde yer almışlardı= ;. Kadınların Milli Mücadeleye katılımı başlangıçta protesto mitingleriyle başlamış, mücadelenin ileri ki dönemlerde ise cephede ve cephe gerisinde görev almalarla devam etmişti. Kadınlar, bu tür faaliyetlerin yanında, ayrıca Anadolu’nun çeşit= li bölgelerinde başlayan örgütlenme faaliyetlerine de etkin olarak katılmışlardır. Nitekim kadınlar tarafından, “5 Kasım 1919’da Sivas’ta Anadolu Kadınları Müdafaa-ı Vatan Cemiyeti kurulur. Cemiyetin 11 maddelik kurulu= 51; tüzüğü 1. Maddesinde Sivas merkezine bağlı ye= rel ve bağımsız şubelerin kurulmasını öngörür. 2. Maddede "mütarekenin imza tarihinde elimizde kalan ve çoğunluğunu Müslümanların teşkil ettiği Osmanlı topraklarının bir bütün olduğu, parçalanamayacağı” ilke= si benimsenmektedir... 4. Madde, doğal ve faal üyelerin kimler olduğunu saptamaktadır. Buna göre tüm “İslam hanımları” derneğin doğal üyesi kabul edilmektedir... Amasya, Kayseri, Niğde, Erzincan, Burdur, Pınar Hisar, Konya, Denizli, Kastamonu ve Kangal’da şubeler kurulur...”[8] 1= 919 yılında kadınların bilfiil üyesi oldukları derneklerin sayısı 19’u bulmuştu.[9] Milli Mücadelenin ilk dönemlerinde faaliyet gösteren bu t&uu= ml;r kadın derneklerinin amacı ülkenin düşmandan kurtarılması idi. Amaç, bütün dünyaya Halide Edip Adıvar’ın da belirttiği gibi “insanları= ;n kardeşliğini ve barışını ifade eden İsla= miyet’in de, Türkiye, zulme uğramış milletin de ebedi” olduğunu göstermekti.[10]<= /span> Bu nedenle de, kadınlar kendileri için siyasal hak talebini başlangıçta gündeme getirmemişlerdi.<= /span>

Ancak, Cumhuriyetin ilan edi= lmesi ile birlikte kadınların da kendilerine siyasal hakların verilmesi için bir takım çalışmalarda bulundukları görülmektedir. Kadınlara seçme ve seçilme hakları dahil bir takım siyasal hakların verilmesi için faaliyette bulunan örgütlenmelerin başında ise 1924 yılında kurulan Türk Kadınlar Birliği gelmekteydi.  Anc= ak, bu Birlik, bir taraftan siyasi hakları elde etmek için çaba sarf ederken, diğer yandan da “zamanın çok özel koşulları nedeniyle ve kuruluşuna karşı çıkabilecek engelleri önlemek için, siyasal nitelik= li tüm maddeleri tüzüğünden çıkarmaya kar= ar vermiş”[11]<= /span> olması gibi bir çelişki, ülkenin yönetimini tek başına ele geçiren Mustafa Kemal’in hiçbir muhalefete tahammül etmemesinden kaynaklanmaktaydı. Zaten yerel yönetimler de, merkezi hükümet de henüz zamanı gel= mediği için kadınlara siyasal hakların verilmesini reddediyordu. = Çünkü ülke ve ülke insanları için neyin uygun olduğu, neyin de uygun olmadığına en iyi karar veren “tek tip&= ccedil;i” irade, henüz kadınlara siyasal hakların verilmesini uygun bulmuyordu. Ancak buna rağmen, 1927 yılının Mart ayında Türk Kadın Birliği’nin İstanbul’= ;da yaptığı “kongrede oturumlara başkanlık eden Nezihe Muhittin Hanım çalışmalar sırasında, kadınlar için oy hakkı ve onların yerel seçiml= ere katılmalarını istiyordu. Bunun için yapılmak ist= enen tüzük değişikliğine karşı çı= kan ve kadınların görevlerinin esas olarak çocuk doğurmak ve yetiştirmek olduğunu ileri süren İstan= bul Valisi ise, onların ne siyasal haklara sahip olmalarını, ne = de kamu görevi yapmalarını uygun buluyordu...  

Aynı yıl iç= inde, yapılması beklenen seçimler Kadınlar Birliği’nin istemlerini yoğunlaştırmasına ne= den oldu. Derneğin başkanı şöyle diyordu: “Devrimleri doğuran, çabalar ve savaşımdır. Biz de, seçimden seçime her yurttaş gibi haklarımızı alacağımız güne değin savaşmayı sürdüreceğiz. Yasalar, er geç toplumsal yaşamın gereklerine uymak zorundadırlar.”[12]<= /span> Kadınlar Birliği yetkilileri, ülke yönetimini zorla ele geçiren bu “tek tipçi” iradeye meydan okurcas= 5;na bu tür konuşmalara devam ediyordu. Ancak, belirli bir süre s= onra bu tür konuşmalar, ‘tek tipçi, jakoben’ iraden= in hoşuna gitmeyecek ve Kadınlara yönelik bir takım müeyyidelerin konmasına neden olacaktı. Nitekim bu Birlik adına yapılan bir başka konuşmada, “Biz, se&ccedi= l;im haklarımızı elde etmeye dayalı olan idealimizden vazge&= ccedil;miş değiliz. Zira bundan vazgeçersek derneğimizin hiçbir var oluş nedeni kalmaz. Davamızın zaferi için ölünceye kadar çalışacağız. Bizim yaşamımız buna yetmezse hiç olmazsa bizden sonra gele= nler için ortalığı temizlemiş oluruz “deniyordu. Ancak bu konuşma bardağı taşıran son konuşma oldu. Çünkü bu tür konuşmalar “tek tip&cce= dil;i, elitist/seçkinci” iradenin ortak kabul etmez egemenliğine saldırı anlamı taşıyordu. İşte bu ‘tekçi, baskıcı’ iradenin buna tahammül etmesi mümkün değildi. Ve bu tür konuşmaları = sona erdirmek için, o “bildik” senaryolar devreye sokuldu. Ni= tekim çeşitli ayak oyunları neticesinde, “(...) 1927 Eylül’ünde, dernek içinde bir bölünme oldu= ... Polis dernek merkezinde arama yaptı, “idari usulsüzlük” gerekçesiyle de kayıtların= 5; mühürledi. Gerçekte, bu önlemlerin gerisindeki gerekçe, derneğin ve dernek sorumlularının çok aşırı bulunan istekleriydi. Türk Kadınlar Birliği’nin seçimler sırasındaki istemlerini hiç de olumlu karşılamayan pek çok gazete Birlik Yönetim Kurulu’nun dağıtılması kararınd= an çok sevinç duydular...”[13]<= /span> Egemen iradenin kadınlara herhangi bir hak vermeyeceği ta 1924= 217;lü yıllardaki uygulamalardan anlaşılmaktaydı. Çünkü, muhaliflerin tamamen ayıklandığı= ; ve üyelerinin tek başına Mustafa Kemal tarafından atanan meclis bile kadınlara istenilen hakları vermeyi kabul etmemişti.  “2. Mec= lisin 2. Yılında 13. Toplantıda 1924 Anayasası üzerine yapılan tartışmalar sırasında 10. Madde “her Türk, milletvekili seçimine katılmak hakkına sahiptir” maddesi tartışılırken söz alan bazı milletvekilleri, “Türk vatandaşlarının” kadınları da içerdiğini savunmuşlar hatta bunu açıkça belirtmek üzere madde değişikliği önermişler fakat bu öneri kabul edilmemiş ve tartışmalar sonunda madde, komisyonun önerisinden daha katı bir şekle bürünerek “ “Her Erkek Türk” şeklinde değiştirilmiştir” deniyor. Tezer Taşkıran’dan aktarıldığı belirtilen dip= notta ise “Bu tartışmalarda göze çarpan birkaç ilginç nokta var. Kadınların seçme, seçilme haklarının en ateşli savunucusu görünen Recep (Pek= er) Bey’dir. Oysa sonradan milletvekili seçme seçilme yasasını 1934’e kadar geciktirenler arasında Recep Bey= in de bulunduğu anlaşılıyor”[14]<= /span> denilmektedir. Bugün kadınlara siyasal hakların Mustafa Kemal tarafından verildiğini övünerek anlatan Kemalistlerin başörtülü Müslümanlara karşı takındıkları tavrın nereden kaynaklandığı daha iyi anlaşılmıyor mu? Bu olaylar, bir taraftan kadın hakları şampiyonluğu yapan, öbür taraftan da kendi= leri dışındaki kadınları insan yerine bile koymayan marjinalleşmiş (Şirin Tekeli’nin deyimiyle) tören derneklerinin iki yüzlülüklerinin de nereye dayandığını göstermesi bakımından ilginç değil mi? <= /o:p>

 

Ali KAÇAR



[1] Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahidler, Sebil Yay. İst. 1976 s.121

[2] Cemal Kutay, İsti= klal Savaşının Maneviyat Ordusu, 1. C.İst. 1977 s.219

[3] Z. Sertel, Hatırladıklarım, Gözlem Yay. İst. 3. Bsk. Mart 1977 s.67

[4] Z. Sertel, age. s.116<= /p>

[5] Z. Sertel, age. s.67

[6] İsmail Cem,  Türkiye’de geri kalmışlığın tarihi, Cem Yay. 4 bsk.1974, İst.s.285

[7] Nakleden Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, Birinci Kitap, Tekin Yay. İts.1977, s.284,285,286

[8] Şirin Tekeli Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat, Birikim Yay. İst.1982. s.203=

[9] Şirin Tekeli, age. s.199

[10] Halide Edip Adıv= ar, Türkün Ateşle İmtihanı, Atlas Yay. İst.1979, = s.32

[11] Dr. Bernard Caporal, age.s.690

[12] Dr. Bernard Caporal, age.s.691-2

[13] Dr. Bernard Caporal, = age. 693-4

[14] Şirin Tekeli, ag= e. s.206

------=_NextPart_01C8431F.7AD2ED70 Content-Location: file:///C:/0EC88569/kemalizm_ve_kadin_II_dosyalar/header.htm Content-Transfer-Encoding: quoted-printable Content-Type: text/html; charset="us-ascii"





------=_NextPart_01C8431F.7AD2ED70 Content-Location: file:///C:/0EC88569/kemalizm_ve_kadin_II_dosyalar/filelist.xml Content-Transfer-Encoding: quoted-printable Content-Type: text/xml; charset="utf-8" ------=_NextPart_01C8431F.7AD2ED70--