• Genç Birikim

    Kanadalı Mücahid Ebu Dücane’nin, Şehid Selman Gaffaroğlu’nun Babasına Yazdığı Mektup

    - 29 Ağustos 2021

Nasılsın sevgili amca?

Kardeşim Selman hakkında yazdıklarım bunlardır:

Selman’la (Ebu’l Faruk) ilk kez 2015 yılı sonunda tanıştık. Rus ordusu, Eylül 2015’ten beri ülkeye müdahale etmeye başlamıştı ve birkaç hafta içerisinde zafiyetimiz, hem bizim hem de düşmanın nezdinde ortaya çıkmıştı. Savunmamız ufalanıyor ve her gün toprak kaybediyorduk. İki dağın topraklarında (Cebel-i Türkmen ve Cebeli Akrâd) moraller tüm zamanların en düşük seviyesindeydi. Bir gece, karargâhta Salma’daki (Cebel-i Akrâd) ribat (nöbet) noktamıza bir grup kardeşimizi göndermek için hazırlık yapıyorduk. Durum zordu, çünkü ön cepheye gitmek isteyen fazla kardeş yoktu. Rusların müdahalesi ön cepheye gitmeyi daha da tehlikeli hale getirmişti ve bozulan morallerle kardeşler ribata katılma konusunda çekiniyordu.

Ebu’l Faruk’un (Selman) Gelişi

Ribat yapmak için birkaç kardeşten başka kimseyi bulamadığımızda, Allah’ın bir lütfu olarak Ebu’l Faruk göründü. Hafif bir ceket ve üzerine bol gelen bir gazeteci yeleğiyle, katlanmış dipçikli AK47 ile Cebel-i Akrâd’da gecenin acı soğuğu ve tehlikesine doğru gitmek üzere kapının girişinde ayakta bekliyordu. Onun dışındaki herhangi biri eksik teçhizat ve hazırlıksız olmayı, evde kalıp dışarı gitmemek üzere mazeret olarak kullanabilirdi. Fakat Ebu’l Faruk, yüzündeki iman nuruyla gülümseyerek dünyayı fethetmeye endişeli bir şekilde hazırdı. Benim açımdan bu, neredeyse gerçek olamayacak kadar güzeldi. Ne zamandan beri bizim Ahraruş-Şam takımında benim dışımda bir muhacir olmamıştı. Ahrar’daki mücahitlerin sayısı 2014’ten beri diğer grupların Ahrar’a iftira atması ve hatta irtidatla itham etmesiyle dramatik bir şekilde düşmüştü.

Bunların Ebu’l Faruk için hiçbir önemi yoktu. Adamın kafasında tek bir şey vardı, Müslümanları korumak. Ve bizim takımımızdaki kardeşleri de aynı yolda kendisiyle beraber yürür buldu; korkakların sözünü dikkate almadan Allah’a güvendi ve kalbini takip etti. Elhamdulillah, Allah, Ebu’l Faruk’u aramıza gönderip yönlendirmek suretiyle rahmet etti ve bizi onurlandırdı.

Subhanallah, Ebul Faruk’la ilgili hatıralarımda objektif olmaya çalışmama rağmen, onu sadece Hadâde tepesinde yeni bir savunma noktası ele geçirdiğimizde ve sivrisinekler bizi uyutmayacak kadar büyük ve saldırgan olduğundaki halinden başka bir zaman sinirli görmedim. Yağmurlu ve fırtınalı soğuk kış gecelerinde savunma yapmamız ya da üzerimize saatlerce bomba yağması gibi birçok zor durumda bulunmamıza rağmen, o, her zaman iyimser ve sabırlıydı, ecrini Allah’tan beklerdi.

Başlangıçta Ebu’l Faruk, çok az Arapça konuşuyordu. Bu yüzden biraz İngilizce bilmesi benim için hoş bir sürpriz olmuştu. Mâşâallâh, Suriye kültürünün içine girmesiyle Arapçası çok hızlı ilerledi ve benimle konuşması sayesinde de eskiden öğrendiği İngilizcesi hızlı bir şekilde tazelendi. Arap olmayan muhacirlerin ilk geldikleri zamanki hallerinin aksine, Arapçası zayıf olmasına rağmen çok sosyal ve karizmatikti. Bu durum, kardeşlerle entegre olup Arapçayı öğrenme ve İslam’ı anlama konusunda ne kadar kararlı olduğunu da gösteriyordu. Dini iyi bilenler, Ebu’l Faruk’un bilgisi ve kendisine söylenilen bilgiyi uygulamasından etkilenmişlerdi. Dinde yeni olanlarsa onun sadeliği, rahat tavırları ve sosyalleşmesinden ötürü onu seviyorlardı. Ön cephede olmadığı zamanlar, yemek yoksa karargâhta kalıp hoşnut bir şekilde kardeşlere yemek yapardı.

Takımımız, Cebel-i Akrâd’dan Cebel-i Türkmen’e geçtikten sonra Ebu’l Faruk, her sabah fecirden sonra hendeğe gider, içinde bulunduğu köyü korurken Kur’an okur ve günlük zikrini yapardı. Fecirden öğlen vaktine kadar hendekte kalırdı; bazen diğer kardeşler dinlenebilsin diye yalnız başına dururdu. Hendekte yalnız kalmaktan dolayı hiç huzursuzluk duymazdı; çünkü bu, onu, Allah’a ve rızasına yaklaştıran bir yol olurdu.

Bir gece saldırmak üzere düşman noktasına yaklaşırken çok ağır bir yağmur ve çok şiddetli bir rüzgâr vardı ve gecenin karanlığı o kadar derindi ki elini yüzünün önüne getirmedikçe görmen mümkün değildi. Göreve devam etmedik, çünkü hava şartları buna el vermedi. Geri çekildikten sonra bütün kardeşler görevi düşünmekten ziyade ne kadar üşüdüklerinden, ıslandıklarından ve sefil olduklarından şikâyet ediyorlardı; Ebu’l Faruk hariç. O, “Nasıl oldu da görevi tamamlayamadık?” diye şikâyet eden tek kişiydi.

İki dağın düşmesi sırasındaki kaos ve düzensizlik zamanında çok hatalar yapıldı ve birçok harekât başarısız oldu. Cebel-i Türkmen’de, böyle bir başarısız görev sırasında Ebu’l Faruk, kolundan girip kemiği kıran bir mermiyle yaralandı. Bunun nasıl olduğu belirsiz. Fakat o sırada orada olan kardeşler, diğer gruptaki kardeşlerin dost ateşiyle olduğunda hemfikir. Eğer düşman tarafından görülseydik hepimizi, öldürene kadar bize ateş ederlerdi.

Kolunu kıranın muhtemelen bir dost ateşi olduğu bilgisine rağmen Ebu’l Faruk, bundan hiç rahatsız olmadı. Ebu’l Faruk biliyordu ki, bu atış, kardeşlerden de olsa düşmandan da olsa Allah rızası için cihad yolunda kanı akmış ve sakatlanmıştı. Onun için tek önemli olan buydu. Ardından ön cepheye gidebilmek üzere iyileşmek için tüm enerjisini yoğunlaştırmaya başladı. Bu sakatlık sırasında onu, rutin kontroller ve temizlik için hastaneye götürüyordum. Ebu’l Faruk, her zaman kendisine bakan hastane personeline karşı nazik ve minnettardı.

Sakatlanmasından birkaç gün sonra Ebu’l Faruk, ağrı kesicileri azaltmaya çalıştı ve kendini yeterince güçlü hissettiği zaman da rukye (Kur’an’la tedavi) yapmaya başladı. Okumalarında çok coşkuluydu ve kendisini, hemen iyileştireceği konusunda derin bir inanç taşıyordu. Haftalar geçtikçe okumalarını artırdı, o kadar ki ben, onu, her gün bir şişe suya Bakara Suresi’nin tamamını okurken buluyordum.

Bir ara yirmi kadar genç acemiden oluşan bir grup, Ebu’l Faruk’un evinde eğitim görüyordu. Her sabah ben, gençlere eğitim veriyordum ve Ebu’l Faruk izliyordu. Daha sonra eğitim bitince onları serbest bırakıyordum ve Ebu’l Faruk’u rahatsız edecek şekilde yanına gidiyorlardı. Onlar için Arapça bilmeyen bir muhacir, çok orijinal bir şeydi ve her zaman ona takılıyor, hâlis bir sevgi ve saygıyla her yerde onu takip ediyorlardı. Sinirlendiği ve bunaldığı çok bariz ortada olduğunda bile onlara güler yüz gösteriyordu. Ebu’l Faruk’tan sabr-ı cemilden başka ne beklenebilirdi ki?

Bir gün, evlerimizden ve cihattan önceki hayatlarımızdan bahsederken bana, eskiden bu dünyaya da ahirete de faydası olmayan birçok hobisi olduğunu söyledi. Daha sonra Rasûlullah’ın (sas), “Kim bir şeyi Allah için terk ederse, Allah, o kişiye terk ettiği şey yerine daha iyi ve sevgili bir şey verir.” hadisini söyledi. Ebu’l Faruk, Allah rızası için o gereksiz şeyleri bırakmaya niyetlendiğinde, Allah’ın onun kalbine ümmet için sevgi yerleştirdiğini ve bunun üzerine de Suriye’ye geldiğini ve şimdi cihadda olmaktan kaynaklanan gönül huzuru ve sevincinin, ona, daha önceki her şeyden sevimli olduğunu söyledi.

Haziran başında, Ahrar tarafından Sahel dışında başka bir bölgede çalışmak üzere alındım ve bu, beni üzdü. Çünkü Ramazan’ı, Ebu’l Faruk’la geçirmeyi bekliyordum. Ebu’l Faruk, telefonunu sadece ailesiyle iletişim kurmak için kullanıyordu. Bu yüzden onunla direkt bağlantı kurmamın hiçbir yolu yoktu. Kardeşlerden Ebu’l Faruk’un tüm Ramazan’ı Hadâde tepesinde ribat/itikâfta geçirmeye karar verdiğini duyunca çılgına döndüm ve kendime şunu söyledim: “Ebu’l Faruk, bizi bırakmakta bu kadar mı acele ediyorsun?” Bu tip davranışları daha önce de görmüştük: Bir insan, her şeyi geride bırakmaya karar verip kendini ön cepheye adadığında, sadece ileriye baktığında, asla geriye bakmadığında… Tabi ki heyecanla Rabbine kavuşacağı günü bekleyen bir muhacir için, Allah’ın bir nimeti olarak dünyayı arkada bırakmak, nispeten kolaylaşıyor. Böylece Ebu’l Faruk, son yolculuğuna hazırlanıyordu ve artık belliydi ki yakın bir zamanda Allah yolunda şehid olacaktı.

Ramazan boyunca askeri hazırlıklarla çok meşguldük. O kadar meşguldük ki kardeşlerle çok az iletişimim vardı. Ramazan’ın son on gecesinde kardeşler, Kinsebba’da bir muharebe başlattı. Operasyonun son gecesinde Ebu’l Faruk’la beraber bizim takım, kâfirleri Kinsebba sokaklarında süngülüyordu. Arkadaşlarımızdan biri (Ebu Bekir), şehid edilmişti. O günlerde Ahrar’daki pozisyonumdan ötürü operasyona katılmam yasaklandığı için çok müteessirim. Fakat aynı sabah, zaferden sonra Emirim ve ben, kardeşlerin durumunu ve yeni ribat noktalarını kontrol etmek üzere Kinsebba’ya gittik. Arabayla çıkarken takımımızın pikap kamyonetini gördük. Bütün kardeşlerimiz üst üste, arkada, dağdan aşağı iniyordu. Hepsi vecd halindeydi ve yüzlerinde neşe vardı. Bu bazı kardeşlerimizi, şehadetten önceki son görüşümdü.

Bayramdan hemen sonra kâfirler, Kinsebba ve Kala’ad Şillef’teki yeni pozisyonlarımıza doğru ilerlemeye başlamıştı. Günbegün kardeşler kâfirlerle savaşıp pozisyonlarını koruyorlardı. Bundan birkaç gün sonra başka bir bölgede çalışırken o gün savunma yapıldığı sırada, Ahrar’ın kırk şehid verdiğini öğrendim. Kalbimin derinliklerinde biliyordum ki Ebu’l Faruk, o gün Müslümanların topraklarını savunurken Şehid edilenler arasındaydı.

Ebu’l Faruk’un Şikayb’a gömülmesine karşıydım. Takımımızdan diğer bazı şehidlerin gömüldüğü, benim yaşadığım köye gömülmesini istiyordum. Fakat haberi aldığım sırada onun Şikayb’daki yerini seçmişlerdi. Aklıma gelen tek şey, Ebu Bekir’in harpte şehid edildiğini görünce Ebu’l Faruk’un, Allah’ın, Ebu Bekir’i şehid olarak seçmesini kıskandığı… Ve benzer şekilde, ben de Allah’ın, Ebu’l Faruk’u nasıl nimetlendirdiğini ve şehid olarak yanına aldığını gördükten sonra onu kıskanıyorum.

O en yüce olan Allah’ın, beni de Selman’a yaptığı gibi onurlandırmasını ve cennetu’l-firdevsin en yüksek yerlerinde Selman’la birleştirmesini diliyorum.

اللهم آمين يارب العالمين

Selman’ın Kardeşi Ebu Dücane