• Huzeyfe Zengin

    İtaatimiz, Allah’a ve Peygamber’e Olan Sevgimizdeki İsbatımızdır!

    - 19 Mart 2021

Allah’ı ve Peygamber’i sevmenin ispatı; Allah’tan ve Resul’ünden gelen bütün emirlere gücümüz nispetince itaat edip ve bize haram kıldıkları şeylerden de uzak durmamızdır.

Sevgi, çok kıymetli ve değerli bir şey, çok önemsediğimiz bir duygu. Doğumumuzdan ta ki son nefese kadar onsuz kalamayacağımız bir şey. Doğduğumuzda, annemizin sevgisiyle büyüdük, sevmeyi ve sevilmeyi ömrümüz boyunca ihtiyaç bildik ve sevgiyi ölçerken itaati, eylemi, hal ve hareketi bir mihenk taşı belledik. Bir arkadaşımız, bir kardeşimiz “seni seviyorum”, “bende yerin var”, “kıymetlisin” dediğinde, önce hal ve hareketlerine baktık; benim için ne kadar fedakârlığı var, ben bir şey dediğimde o söylediğim şeyi dinliyor mu, dolayısıyla söylediğim şeyleri önemsiyor mu? Önemsiyor da söylediğim şeylere ne kadar itaat ediyor? “Kardeşim, şunu şöyle yap!” dediğimde veya “Şunu yapma, hoşlanmıyorum!” dediğimde beni ne kadar dinliyor? Ne deriz, ne düşünürüz? Eğer beni dinlemiyorsa beni sevmiyor, demez miyiz? Ne kadar “seviyorum” derse desin, yalan söylüyor; onun sahte sevgisine ihtiyacım yok, demez miyiz?

Öyleyse kendi nefsime ve sana soruyorum: Allah’ı ve Peygamber’ini seviyor muyuz? Şayet bunun cevabı evetse -ki öyle olmalı-, o zaman her sevgi, bir bedel istediği gibi her iddia da bir ispat istemez mi? Nitekim sahabeden biri Peygamberimize (s.a.v): “Ey Allah’ın Resulü, ben, seni gerçekten seviyorum”, dediğinde Resulullah, “O söylediğin söze dikkat et”, buyurdu. Adam, tekrar: “Ben, seni gerçekten seviyorum” deyince Peygamberimiz, “O söylediğin söze dikkat et, gerçekten ciddi misin?” buyurdu. Adam da: “Vallahi seni gerçekten seviyorum” diyerek üçüncü sefer aynı sözü tekrar etti. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v), şöyle buyurdu: “Eğer beni seviyorsan, fakirliğe karşı bir kalkan hazırla. Çünkü fakirliğin beni seven kimseye gelmesi, selin durak yerine akması gibi hızlıdır” (Tirmizi, Züht 36).

İman ve sevgi, bir iddiadır. Her iddia da doğruluğunun kanıtlanması için bir ispat ister. Burada ispat, başına gelecek musibetlere karşı sabretmekle olur. Peki, biz, bu sevgiyi ispatlamak için ne yapıyor, ne bedel ödüyoruz? Bu dinin neresindeyiz? Din-i Mübin’e sıkı sıkı sarılıyor, “Ben, Allah’ın dinini yeryüzüne hâkim kılmak için ne yapabilirim?” deyip bununla dertleniyor, bu derdimize çareler mi arıyoruz yoksa İslam’ın bize zarar gelmeyecek şekilde bir ucundan tutar gibi görünüp ancak evimizden, işimizden, aşımızdan, keyif ve rahatımızdan sonra geriye kalan bir yere mi sıkıştırıyoruz?

Kardeşim, şayet İslam için bütün çabamızı sarf etmeyip İslam’ı, hayatımızın en başköşesine koymadan ve bu yolda nebevî metod üzerine yürümeden onu yeryüzüne hâkim kılmayı düşünüyorsak; mutlaka bu konuda yanılıyoruz ve kıyamet gününde, Allah’a ibadet ve itaat dışında geçirdiğimiz boş vakitlerimizin pişmanlığını yaşayacağız. Peki, Peygamberimizi sevmek; zorluğu, sıkıntıyı, meşakkati beraberinde getiriyorsa biz, bu kadar nimetin içerisinde bu rahatlıkla yaşayıp da bu nimetlerin şükrünü eda etmek için bir şey yapmıyor, rahatımızdan ödün vermiyorsak; “İslam’ın neresindesin?” diye sorulduğunda da cevabımız “Elhamdülillah Müslümanız” oluyorsa, “Peki, bir gayretin var mı?” sorusuna, “İnsaAllah” demekle yetiniyorsak; biz, hangi sevgiden bahsediyoruz? Bir dakika duralım burada! “İspatta neredeyiz?” sorusuna, “Elhamdülillah Müslümanız” diye cevap verdik. Peki, Müslüman, ne demek? Teslim olmak, demek. Teslim olmak, ne demek? “Rabbim, benim için razı olduğun her şeye teslim oldum, lebbeyk/Allah’ım emir buyur, emrindeyim”, demek. Elhamdulillah, ne demek? “Teşekkür ediyorum, razıyım Allah’ım”, demek. Bir misafirliğe gittiğinizi varsayalım. Güzel bir sofra kurulmuş, güzel ikramlar geliyor. Siz de her ikram sonrasında, “Teşekkür ediyorum”, diyorsunuz. Yalnız bir sorun var ki teşekkürle beraber evin hiçbir kuralına uymuyor, evin ağası gibi davranıyorsunuz, evi kendi eviniz gibi kullanıyorsunuz. Bu durumda yaptığınız teşekkürlerin, ev sahibinin yanında bir kıymeti kalır mı? O zaman özrümüz kabahatimizden büyük olmaz mı? Allah’ın dünyasında yaşıyorsak eğer burada, Allah’ın kuralları geçer; O’nun emir ve buyruklarına uymamız lazım. Devamında inşaAllah dedik. Ne demek, inşaAllah? Allah dilerse, Allah’ın dilemesiyle, demek. Allah, demek ki bizim için bir şeyler diliyor ve teslim olmamızı istiyor, kendisine itaatle kulluğumuzu sürdürmemizi istiyor.

Şimdiye kadar anlatmaya çalıştığım; itaatimizin, emirleri pratiğe döküp nehiylerden kaçınmamızla, içimizdeki imanla alakalı, sevgiyle alakalı olmasıydı. Zaten Kur’an’ın inme amacı da budur; içteki o arayışı, boşluğu, iyi olanı isteme, sevmeyi perçinleştirip doldurmak, Allah’a itaatle hürleşmek için inmiştir. Kur’an’da bunun örneği çoktur:

“إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هم المفلحون” “Allah’a ve aralarında hüküm vermek üzere O’nun resulüne çağrıldıklarında/şunu Allah emrediyor, şunu da yasaklıyor, dendiğinde, müminlerin/Allah’a sağlam bir imanı olanların/Allah’ı ve Resulünü sevenlerin sözleri, sadece şunu söylemeleridir: ‘İşittik, itaat ettik.’ İşte bunlardır kurtuluşa erenler” (Nur sûresi, 51. ayet).

Yani Allah, ne diyor bize: İman testinden geçmek/Allah’a olan sevginizi ispat etmek istiyorsanız سمعنا وأطعنا der, ona göre bir hayat yaşarsınız. Allah’ın bizim için belirlediği o dosdoğru yol, işte budur. Bu yolun dışına çıkıp Allah’ın dışındakilere itaat edenler (bundan Allah’a sığınırız), apaçık bir sapıklık içerisinde olup dünyada da ahirette de hüsrana uğrayanlardan olurlar. Bakın Kuran, o anı şöyle anlatıyor:

يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَا أَطَعْنَا اللَّهَ وَأَطَعْنَا الرَّسُولَا

وَقَالُوا رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَ

“Yüzlerinin ateşte darmadağın olduğu o gün, ‘Eyvah!’ diye feryat ederler, ‘Keşke Allah’a itaat etseydik, keşke Elçi’ye uysaydık!’

Ve ‘Ey Rabbimiz!’ diyecekler: Biz, liderlerimize ve ileri gelenlere uyduk, bizi doğru yoldan uzaklaştıranlar, onlardır!” (Ahzab sûresi, 66-67. ayetler).

Allah’a ve Resul’üne itaat olmazsa biz, o boşluğu bir şekilde doldurarak kendi nefislerimize itaat ediyoruz. Kıyamet günü pişmanlık duyanlar, ne diyorlar; “Biz önderlerimizi, büyük sandıklarımıza yani büyük gibi görünen piyasaya, büyük gibi görünen sanatçılara, örnek aldığımız ama yanlışta olan babalarımıza, ülkeyi yönetenlere, toplumda sözü geçenlere uyduk. ‘Bu, böyle olur’ dediler, ‘Baş göz üstüne’, dedik. ‘Para kazanırken dininizi bir kenara bırakacaksınız’, dediler, ‘Tamam’ dedik. ‘Hırslanacaksın, rekabetsiz olmaz, yalansız olmaz, çalmadan, eksiltmeden olmaz’, dediler. ‘İçki, arada bir olur, zinaya da ihtiyaç var’, dediler. ‘Düğünlere de dini karıştırmayın canım, sonuçta bir kere evleniyorsun’, dediler. Sonra da ‘Bizim kalbimiz temiz, dersiniz olur biter’, dediler. Biz de itaat ettik.”

İkinci ayette fark ettiyseniz başkalarının sözlerini dinleyenler, Allah’a hitap ederken ne diyorlar: “Ey Rabbimiz!” Ama “Ey Allah’ım”, demiyorlar. Niye böyle diyorlar? Rab, ne demek? Rab, terbiye edici demek, hayatındaki etkin varlık demek. İşte o gün anlıyorlar; Allah’ın Rab olduğunu anlamak, o gün işlerine geliyor. Onların hayatlarında etkin olan Allah değildi; nefisleri, büyük sandıkları, Allah’ın dışında hüküm koyan ve yönetenler her şeyi normalleştiren toplumlarıydı. O gün onların bir talebi olacak. O talep nedir?

Bir sonraki ayet:

رَبَّنَا آتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَبِيراً

“Ey Rabbimiz! Onlara o büyük sanıp itaat ettiklerimize, iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat” diyecekler. Heyhat! Ateş onları da kapsadı ve son pişmanlık fayda vermedi. Allah korusun.

Kardeşim; Allah’ın bizden istediği şeyler, Peygamberin (s.a.v.) yaşayışı, apaçık ortadadır. Kitabımız, önümüzde; Peygamberimizin emirleri, bize bir kitaplık, bir telefon kadar yakındır.

Allah, bize zor olanı emretmemiş, daima kolaylaştırmış ve öyle bir peygamber göndermiştir ki, bize çok merhametli. Allah bize bir şeyi yasakladıysa muhakkak onda bizim için zarar olacak, onda bir fayda olmayacaktır ve bize emrettiği şeylerde de mutlaka bizim için fayda ve hikmetler vardır. Bizim, Allah’a ihtiyacımız vardır. Biz, aciz kullarız. Allah’ın bize ihtiyacı yoktur. Bunları böyle bilerek ilk vahye muhatap olan nesil de Allah’a ve Peygamberine olan iman ve sevgilerini muazzam bir şekilde taatle ispat ettiler. Nitekim onlar (sahabe), Peygamberimizi (s.a.v.) dinlerken, sanki başlarının üzerinde bir kuş varmış da onu kaçırmamak için olabildiğince sessiz olur ve Peygamberimizden gelecek bir emri yerine getirmek için birbirleriyle yarışırlardı. O’nun yolunu takip etmede, önden giden bir rehberin ayak izlerini takip eder gibiydiler. Sa’d b. Muaz’ın Bedir günü, Peygamberimize, “Ey Allah’ın Resulü, Sen, bize şu denizi göster ve önümüzden yürü, biz de senin arkandan geleceğiz” demesi, bunun örneklerinden biridir. Bugün malıyla, ırkıyla, soyuyla, güzelliğiyle övünenler, bilmeliler ki sahabeyi sahabe yapan şey; onların ne zenginlikleri, ne ırkları, ne soyları ne de güzellikleriydi. Onları sahabe yapan şey; Allah’a ve Resulüne olan bağlılıkları ve itaatleriydi. Bu, kendilerinden sonra gelen tabiin, onlardan sonra gelen etbe-i tabiin neslinde de böyleydi. Onlar, vahyi duyduklarında, en zor anda bile Allah’ın emri hatırlatıldığında tam bir teslimiyet gösteriyorlardı ve kalplerinde bu emre itaatten dolayı da hiçbir sıkıntı ve hüzün hissetmiyorlardı. Bilakis Allah’a ve Resulüne itaatin mutluluğunu kalplerinde hissediyorlardı.

Nitekim büyük âlim Ebu Hanife, kumaş ticareti yapar, rızkını bu yolla kazanırdı. Bir gün Ebu Hanife’ye, bir haberci gelip de, “Ey İmam, ticaret gemin batmış” diyince Ebu Hanife rahimehullah, bir an durduktan sonra “Elhamdülillah” demiş. Daha sonra aynı haberci, tekrar Ebu Hanife’ye gelip, “Ey İmam, o batan gemi senin gemin değilmiş” deyince Ebu Hanife rahimehullah, tekrar bir an bekledikten sonra yine “Elhamdülillah” demiş. Bu hali gören haberci, şaşırmış ve merakını gidermek için İmam’a sormuş: “Ey İmam, size, geminizin battığını söylediğimde de, o geminin size ait olmadığını söylediğimde de ‘Elhamdülillah’ dediniz.” İmam şöyle cevap verir: “İlkin gemimin battığını haber verdiğinde, durup bir kalbimi yokladım ve gördüm ki bu mallardan dolayı kalbimde bir üzüntü yok. Bunun üzerine ‘Elhamdülillah’ dedim. İkinci kere haber verip o geminin bana ait olmadığını söylediğinde de yine kalbimi yokladım ve yine gördüm ki yine bundan dolayı kalbimde bir sevgi yok. Yine ‘Elhamdülillah’ dedim.”

Bu olayda, İmam Ebu Hanife’nin yaşadığının aynısını bizim yaşadığımızı düşünsek, herhalde ilk haberle dünyanın başımıza yıkıldığını hissedercesine üzülür ve ikinci haberi alınca da olayın sevinciyle kendimizi kaybederdik. Onların, bizden farklı olarak böyle olmalarının sebebi, Allah’a ve Resulüne olan sevgilerindeki samimiyet ve dünyayı üç talakla boşamalarıydı. Onlar, dünyadan yüz çevirdikçe dünya nimetleri onların önlerine serildi ama onlar yine de dünyaya meyletmediler. Çünkü onların kalplerinin başköşesinde Allah’ın ve Resulünün sevgisi vardı.

Bunun örneklerinden biri de Ali Efendimizin torunu İmam Zeynel Abidin’in, hizmetçisiyle aralarında geçen kıssadır:

Bir gün hizmetçisi, İmam Zeynel Abidin’in eline, abdest almak için ya da başka bir sebepten dolayı su döküyor. İmam, çömelmiş; hizmetçisi, ayakta. Hizmetçi, tam o anda elinden ibriği düşürerek İmam Zeynel Abidin’in kafasını yaralar. İmam, kafasını kaldırarak şöyle bir bakar. Kızdığı, öfkelendiği bellidir ki hizmetçisi, Ali İmran sûresinin 134. ayetini fırsat bilerek okuyor: “والكاظمين الغيظ “Onlar ki öfkelerini, kinlerini içine gömerler.” Bu ayeti kime okuyor? İbriği düşürüp başını yardığı adama, efendisine; üstelik hizmetçi, akıllılık ederek ayete sarılıyor.

Bizim başımıza, böyle bir olay gelse; ne yaparız, ne deriz? “Suçu, kabahatinden büyük, hem suçlu hem güçlü; bir de utanmadan ayet okuyor, bu ne kepazelik!” demez miyiz?

İmam Zeynel Abidin, ne diyor: “Tamam, öfkemi yuttum.” Hizmetçi, ayetin devamını okuyor: والعافين عن الناس / “Onlar ki öfkelerini yuttuktan sonra affederler!” İmam: “Tamam, seni affettim” diyor. Hizmetçi ayetin son bölümünü okuyor: والله يحب المحسنين / “Ve Allah iyilik yapanları sever.” Bunun üzerine İmam: “Tamam” diyor, “Var git yoluna, azat ettim seni, serbestsin artık.”

Ne muhteşem bir teslimiyet, ne muhteşem bir itaat! Onlar, bu teslimiyet ve itaatleriyle en hayırlı nesillerden oldular. Allah azze ve celle, bizi de onlar gibi itaat edip teslim olanlardan ve ihsan ile onların yollarını takip eden salih kullarından eylesin. Allahümme âmin!

Huzeyfe ZENGİN