İslam'dan ve İslam Davasından Vaz mı Geçildi?                                            
                                                                                       

Müslüman’ın yaşama biçimi, hayat felsefesi ve mücadele anlayışını birbirinden ayrı tutması mümkün değildir. Zira imanı gereği belli bir yaşama şeklini sürdürmesi, kendine özgü bir hayat anlayışına sahip olması inancından kaynaklanmaktadır. Allah inancına sahip olan bir mü’minin bu inancını zedeleyecek bir amel veya bir yaşama anlayışına sahip olması düşünülemez. İman amel etmeyi gerektirir. İslam’ın toplum hayatına, yönetim biçimi ve yargısına, siyaset ve yasama ilkelerine hâkim olmadığı ortamlarda yaşamak zorunda olan bir mü’minin inancının gereklerini yerine getirmesi konusunda ortama uyup, Allah’ın kendisine bir kul olarak yüklediği sorumluluklara karşı lakayt olamaz.
            Peygamberlerin ve özellikle ilahi mesajın son tebliğcisi olan Rasulullah Muhammed’in (s.) sahip olduğu sorumluluk, yüklendiği görev Mekke şirk toplumu içinde takındığı tavır, ortaya koyduğu mücadele azmi ve anlayışı, bütün Müslümanlar için vazgeçilmez bir metot ve bir hayat anlayışıdır. Şartlara ve ortama göre belli kurallar çerçevesinde inancı zedelemeden ve İslamî mücadeleden vazgeçmeden zaman zaman farklı stratejiler uygulamak mümkündür.  İslamî tebliğ ve mücadele sürecinde belki her zaman aynı ve tek düze bir üslup kullanmak mümkün olmayabilir. Fakat bu gibi dönem ve ortamlarda da Rasulullah’ın söz konusu ettiğimiz tavır ve tutumundan ayrılarak uzlaşma, ılımlaşma ve hatta liberalleşme bir Müslüman için asla söz konusu olmamalıdır. Müslüman hangi şart ve ortamda olursa olsun belli ve kesin nasslarla sabit olan hükümleri ve İslam’ın iman ilkelerini zedeleyecek yaşama biçimine giremez. Bu konuda kulların mazeret ve felsefe yapma hak ve salahiyetleri yoktur.
            Bizler belli bir sınır ve ilkelere sahip olan bir ortamda yaşıyorsak bu ortamın kendine özgü şartlarında mücadelemizi sürdürmek zorundayız. Kur’an’ın emrettikleriyle Hz. Peygamberin uygulamaları ve hayat tarzını hiçe sayacak bir anlayış bizden sâdır olmamalıdır. Türkiye’de çok partili siyasi hayata geçmekle bazı kesimlerin mücadele anlayışlarında hep zikzaklar olmuştur. Laiklik ve İslam düşmanlığı üzerinde bina edilmiş tek parti dönemi despotluğunun temsilcisi CHP anlayış ve uygulamalarına karşı ilkeli bir duruş sergilemeye çalışan bir kesim her zaman olmuştur ve her zaman da var olacaktır. Ancak ümmetin imanından kaynaklanan bazı hassasiyetlerin farkına varan laik sistem zaman zaman farklı siyasetler izlemiş ve bu hassasiyetleri yumuşatmak için belli stratejiler uygulamıştır. Ezanın onsekiz yıl müddetle minarelerden Türkçe okutulması, Kur’an öğreniminin yasak olması, İslami örtünün kesinlikle toplumsal hayattan uzaklaştırılması, kılık kıyafet kanunu, takvimin değiştirilmesi, tatilin Pazar günü olması, nikahın Allah ve Resulü adına değil de İsviçre Medeni kanununa uygun olarak kıyılması sistem ile Müslümanlar arasında belli ve kalın çizgilerin çizilmesine sebep olmuştu. Allah Rahmet eylesin dedemin o yılların ve ötekileştirilmenin etkisiyle takvimden söz açıldığı zaman : “bizim hesabımıza göre bu gün ayın şu kadarı, hükümetin hesabına göre ise şu kadarı” der ve kendini hükümetten ayrı tutardı. Çünkü onun takvimi hala hicrî takvim idi, Gregoryen takvimini asla benimsemedi ve bu tavırla vefat etti. Dedemin ve şimdi de babamın kullandıkları bu tabiri ben hep çok önemsemiş ve her yerde anlatmışımdır: “Bizim hesabımız ve Hükümetin hesabı”  tabiri… sizi düşündürtüyor mu?
Farklı bir hayat anlayışına sahip olduğunun bilincinde olan, laiklik ve bazı dayatmacı uygulamalarla karşılaştıkları dokuzyüz yirmili ve otuzlu yılların getirdikleriyle yaşamak zorunda kalan o nesil imanının gereğini belli bir üslupla dile getirirdi. Bu üslup belli bir mücadele sürecini devam ettirmiştir. Ancak bu hassasiyetlerin farklı bir kitlenin oluşmasına yol açacağını gören sistemin yürütücüleri ezanı Türkçeden Arapçaya çevirip ümmetin bu sıkıntılarını çözdüğünü göstererek İslam ile taban tabana zıt bir sistem ve yönetimi şirinleştirmenin yollarını bulmuşlardı. Bir kesim demokrat partinin uygulamalarıyla birlikte yıllardır sürdürdüğü tavrını geride bıraktı. 1960 Askeri darbesinden sonra bu müdahaleyi kabullenemeyenler bütün tepki oylarını Adalet Partisine ve Süleyman Demirel’ kaydırdılar. 1980 darbesinden sonra da bu tepki Özal dönemini ortaya çıkardı. Ancak maalesef şirin gibi duran bu iktidarların bir kesimimizin de uzlaşmacı tavırlar sergilemelerine ve asıl çizgiden uzaklaşmalarına da yol açtığını biliyoruz. Bugün de AK Parti iktidarının bir kesimi daha uysallaştırıp İslamî söylemlerden uzaklaşmalarından bir hayli endişe ediyoruz. 
            Özal dönemi öncesine baktığımızda belli kesimlerin kendine has bir İslami mücadele anlayışı vardı. Bu anlayış yetmişli yılların getirdiği bütün dünyadaki mücadele anlayışlarına paralel olarak ciddi bir İslamlaşma, dine yakınlaşma ve iman gereği yaşama anlayışını önemli sayılacak bir okumuş kesimin hayatına ve ideolojik tavrına hakim kılmıştı. Belli cemaat çalışmalarının yanında siyasi alandaki bilinçlenme, MTTB, Akıncılar ve Mücadele Birliği çevrelerinde, Düşünce Dergisi’nin oluşumunda Şura, Tevhid ve Hicret dergilerinin izlediği çizgide son derece ciddi İslami konular gündeme gelmekteydi. Yazılanlara ve konuşulanlara bakıldığında farklı bir nesil, ciddi olarak İslami kavramları tartışıyor ve İslam’ın geleceği ile ilgili önemli konuları Müslümanların gündemine sokuyordu. Ümmet anlayışıyla İslam dünyasına bakış açısı son derece önemli mesafelerin aşıldığının işaretlerini veriyordu. Kullanılan dil ve üslup farklı idi. Ümmet, İslam ümmeti, İslam nizamı, İslam’da Devlet Nizamı, İslam’da siyaset, İslam’da hükümet, Hilafet, İslam Devleti, emiru’l-mü’minin, daru’l-İslam, İslam dinarı, İslam kardeşliği, İslam ortak pazarı, İslam devletleri ortak askeri teşkilatı, gibi kavram ve ifadeler farklılıkları daha da belirginleştiriyordu. O günlerde yirmili ve otuzlu yaşlarda olanlarımız bugün ellili yaşlara geldi, altmışlara merdiven dayadı. Bu kitle, bugün kırklı, otuzlu ve yirmili yaşlarda olan kesimin yetişmesinde büyük emeği oldu. Belli bir tavır ve mücadele anlayışı seksenli ve doksanlı yıllarda gayet sağlam ve emin adımlarla ilerlerken 28 Şubat engeli ile karşılaştı.
Her mücadele, her zaman aynı tempo ve hızla ile yürüyemez. Mutlaka bazı engellerle karşılaşabilir. Bu tabii bir süreçtir. Ümmetin hayatında Bedir’ler olduğu gibi Uhud’lar da olabilir ve belki olmalı ki Mekke fethi gerçekleşsin. Gayet tabii olarak bu süreçte sıkıntılar karşısında yeni stratejiler de uygulanabilir. Bu da mümkündür. Hatta mücadele yolunda dünyevi makam ve imkânlarla karşılaşma nedeniyle dökülmelerin de olması tabiidir. Fakat tabii olmayan bir husus vardır ki, Müslümanların bu hususu iyi düşünmesi gerekir: İslam davası ve heyecanı…
            Müslüman dava sahibidir. Müslüman aynen ashabın Mekke günlerinde yaşadığı ve hissettiklerini aynen yaşar ve hisseder, hatta hissetmek zorundadır. Bunlardan bu çizgiden, bu tavırdan asla taviz veremez. Tavizi isteyen taraf kendisi değil, İslam’a karşı olanlardır. Onlar her zaman Müslümanların ve mücadele eden kesimin taviz vermesini beklerler ve kendileri de taviz vermeye hazır olduklarını gösterirler (el-Kalem, 68/9).
Konuya yeniden dönersek Müslümanlar için en büyük handikap da 94’lü yıllardan sonraki siyasi hayatta meydana gelen değişikliklerle başlayan süreç oldu. Sade yaşamaya alışmış, mütevazı, kanaatkâr, hatta fakirliği umursamayan, bir ceketi, bir paltoyu beş on yıl giyen gayet onurlu bir hayat tarzıyla kendini özdeşleştirmiş bir Müslüman kitle vardı. Bu kitlenin bir kısmı sahip olduğu imkânların ötesinde bir imkâna kavuşunca hayat tarzı ve felsefesi birden ve tamamen değişti. Siyasi alandaki imkânlarla başlayan dünyevileşmeler, tamamen farklılaşan, sınıf atlayan, oturduğu semtleri beğenmeyip değiştiren, sosyal ve ailevi hayatlarında değişikliklere kalkışan, İmam-Hatipleri beğenmeyip çocuklarını en özel okullara taşıyan vs. davranışlar içine gömülen bir kesimin aramızda türeyip yetmişli yılların söylemlerini terk ederek ağız değiştirmeye başladığını hep beraber müşahede ettik. Öyle değil mi? Bunları hep birlikte yaşamadık mı? Belli kavramları öldürmek için bir tatile ram olup “İslam’da yönetim biçimi, devlet,  İslam’da hilafet, ümmet, ümmet kardeşliği, mücadele, cihad, ümmet mağdurlarının imdadına koşmak, İslam birliği, Kur’anî birer terim olarak Mü’min, Kâfir, Münafık, Müşrik, Tağut, İslam düşmanı (Aduvvullah), emperyalist Amerika, tek yol İslam kavramlarının inkârcıları türemedi mi aramızda? Bu söylediklerim yanlış şeyler mi Müslümanlar! Söyleyin bana.
            Hani  biz bir davanın görev ve sorumluluğunu yüklenmiştik. Beraber omuzlamıştık bu davayı…   Gömleklerimiz hiçbir zaman renk atmadı ve asla solmadı. Yetmişli yılların gömleklerini onurla, şerefle, iftiharla hala giyenlerimiz vardır. Kimseye gönderme yapmıyorum, vâkıadan hareket ederek öz eleştiri yapalım diyorum. Gömleğimizin rengi ne olursa olsun, hepimiz yeniden dünyevileşme çerçevesinde bir muhasebe-i nefs yapalım diyorum.
Kırk yıldır bu davanın yükü altında direnerek omuz tutanlar, meydanlarda ve her yerde yılların eskitemediği omuz sahiplerinin her zaman aynı tavrı sergilemelerini istemek de bizim hakkımız değil midir? Dava adamı olduğumuzu unutamayız, uzlaşmacı olamayız. Siyasal iktidarların nimetleri, cemaat ikram ve iltifatları, zengin sofralar sizi/bizi aldatmasın, bozmasın, diye kendimize ve bütün eski arkadaşlarımıza, kardeşlerimize seslenmek hakkımız değil midir? Bu hakka sahip olduğumuzu zannediyorum.
            Bazı eski solcu döküntüsü laik ağızlı kimseler:  “Müslümanlar İslamcılıktan vazgeçti” söylemlerini gündemde tutup bizleri buna alıştırmak istiyorlar. Gerçekten yetmişli yılların mücadele adamları kendi kendilerine sorsunlar: “Biz İslam’dan ve İslam için mücadeleden vazgeçip liberalleştik mi?”  Bir lojman, bir siyah veya kırmızı plakalı araç, bir ihale, bir villa, zenginlik, para, bir akademik unvan, bir makam veya bazı faşist ve militarist tehditler bizi davadan vazgeçirememeli. Nerede olursak olalım bizim bir davamız vardır. Bazı dünyevi imkânlar mubahtır, bunlar haramdır demiyorum, Müslüman villada oturur, zengin de olur. Rasulullah’ın sözüyle “Salih mal salih kişiye yakışır.”  Bunu biliyorum, ama İslam’ın kavramları ve net söylemleriyle konuşmak gerekir diyorum. Dili liberalleştirmek ve hatta laik bir dilden yana olmak, böylesi bir dil ile konuşmak, davanın kenarından bile geçmeyi istememek, eski dost ve arkadaşlarını unutmak veya küçümsemek, farklı liberal yapılanmaların içinde sığıntı gibi durmak, Müslümanların kullandıkları İslamî kavramları ve takındıkları asil ve net İslamî tavrı hafife alıp, “siz hala orada mısınız?” gibi küçümseyici tavırlar içinde olmak Müslüman’a asla yakışmaz.
Bir zamanların yılmaz radikal tavırlı aydın, yazar, üniversite temsilcisi öğrenci arkadaşlar, yine bir zamanlar hepimizi içine alan kurum ve kuruluşlarımızın ileri gelenleri, üst düzey yönetici ve ağabeylerinin önemli bir kısmı nerede şimdi? Gerçekten bir zamanların dava adamı diyebileceğimiz birer dava erleri idi onlar. Ama ne yazık ki, Müslümanlar başörtüsü için meydanlardaki mücadelelerinde yalnızlaşırken, bir kısmımız artık bu işlerle uğraşmanın abes olduğunu görmeye başladı. Başörtüsü direniş eylemlerinde bu güne kadar asla görmediğimiz ama orada bulunması gerekenlerimiz vardı. Gözlerimiz hep onları aradı ama nafile… Bu arkadaşlarımızın bürokraside yer almaları veya iş adamı olmaları bir zamanlar kendilerine çok yakın gördükleri dava arkadaşlarını unutmasınlar istiyoruz. Zengin, iş adamı, bürokrat, milletvekili, hatta Bakan falan olabilirsiniz ama İslam davasını, Müslümanların problemlerini sıkıntılarını da görmezlikten gelmeyin lütfen. Kendinizi bu makam ve imkânlar içinde kaybetmeyiniz.
            Zira Müslüman iman ettiği ve yaşadığı müddetçe dava adamıdır. Müslüman asla dünyanın imkân ve zenginliklerine kapılıp dava adamlılığına gölge düşürmez. Dava adamı olduğunu, bir misyon, görev ve sorumluluk taşıdığını ve bir mücadele içinde olduğunu, insanlara dinini anlatma ve öğretmekle yükümlü olduğunu unutmamalıdır.
Yukarıda, Demokrat parti bir kesimi alıp götürdü dedim, aynı şekilde Adalet partisi ve ardından Turgut Özal ve Anavatan Partisi iktidarları da birer kesimi daha alıp götürmüş veya liberalleştirip uslulaştırmıştı.   Ak Parti dönemi diğerlerine de benzemez. Çünkü Ak Partinin lideri bir zamanlar bizlere az da olsa yakın bir mesafede duruyordu. Her konuda bizim gibi düşünmemesine rağmen bize çok uzak biri olmadığı için asıl tehlike burada. Ak Parti kadrolarının bir kısmı ve özellikle bir önceki dönem eskiden İslam’a gönül veren ve bunu dava bilen kimselerdi. Bundan dolayı Müslüman kitle nasıl olsa artık iktidar olduk bu işlere gerek kalmadı anlayışıyla dava adamı özelliklerini kaybettiler. Bakınız bir zamanlar risale-i nur cemaati Türkiye’nin en radikal cemaati idi. O gün her Müslüman ister Nurcu olsun  ister olmasın, Nurcu kabul edilirdi. Bu cemaati kendisine yakın ortama çekmeye çalışan Süleyman Demirel bu kitleyi Bediuzzaman’ın çizgisinden kendi çizgisine doğru çekti götürdü. Adalet Partisi bu cemaatin Partisi oldu. 1977 seçimlerimde Erbakan’ın plajda çıplak kadınlar arasında çekilmiş bir montajlı resmini utanmadan her yerde dağıtan koca koca adamlar Bediuzzaman Said Nursi’nin çizgisinden çoktan uzaklaşmışlardı. Bu bir erime ve liberalleşme, uslulaşma hareketi idi.
Bir zamanlar hepimizin içinde bulunduğu gençlik kurum ve kuruluşlarında kendi inancı uğruna mücadele veren yiğit ve samimi insanlar, Özal döneminde iktidarın nimetleriyle boğulsunlar diye Ankara’ya götürülerek büyük makam ve masaların arkasına oturtuldu. Lojmanlar Müslümanların hayat tarzlarını, ailevi yaşama biçimlerini ve giyim kuşamlarını farklılaştırdı. Bir zamanların takva timsali olarak bilinen ve görünen hanımlar, ağabey ve arkadaşlarımız diğer milletvekilleri ve bürokratların eşleri ile yan yana gelince aile yapılar farklılaştı. Dünyaya bakışları değişti. İslam’dan ve İslam davasından sözedenleri neredeyse köylülükle itham edecek kadar Ankaralı olmuşlardı.
            Bu dönem ise daha da farklı ve zor bir dönem olacağına benziyor. Bizim Ak Parti yönetimine bir husumetimiz ve karşı tavrımız yoktur. Onlar kendilerine bir çalışma yöntemi bulmuş yollarına devam ediyorlar. Bu beni şahsen çok fazla etkilemez ve ilgilendirmez. Müslümanlara zararları olmadığı müddetçe onlara başarılar dileyeceğiz. Ak Parti siyasal iktidarını sürdürsün bize zarar vermediği müddetçe herkes kendi yolunda kendine düşeni yapsın deriz.  Ancak Ak Parti lideri ailece başörtüsü mağduru olduğunu iddia etmesine rağmen bu konudaki tavrı ortada. Etrafındaki kadroların da başörtüsü yasağı gibi bir olaydan haberleri yok gibi. Buna rağmen iktidarda oluşları bu konuda birçok insanımızın yan gelip yatmasına sebep oldu. Bu Ak Partinin suçu değil, bizim suçumuzdur. Biz gevşedik galiba. Dava adamlılığımızı, görev ve sorumluluğumuzu unuttuk.
Müslüman kitle, bu dönemde yetmişli yıllara nazaran biraz daha büyüdü, ama bu tehlikeli ve mayınlı alanların daha çok içine çekilince, İslamcılık ve İslamî söylemler parti politikalarına ters düşmeyecek söylemlere dönüştü. İşte bu arada artık yetmişli yıllarda MTTB, akıncılar, Mücadele Birliği gibi kuruluşların çıkardığı dergilerde ve özellikle Düşünce Dergisinde, İslamî Hareket, Talebe ve Kriter Dergilerinde kullanılan üslup ve kavramlara ne oldu bilmiyorum… Birilerinin duruş ve anlayışlarına, dava adamlılığına bir şeyler oldu galiba.
            Ama şunu kesin olarak biliyor ve inanıyorum ki belli kaynaklardan gereğince beslenen Kur’an ve Rasulullah’ın Sünnetinden ayrılmayan belli bir kesime hiçbir şey olmadı. Bu kesim aynı tavrını, aynı duruşunu aynı üslubunu ve aynı mücadele azmini bırakmış değildir. Bu kesimin, bu anlayış ve çizgisini de değiştirmesine asla ihtimal vermiyorum. Zira büyük İslam alimi el-İzz İbn Abdüsselam’ın tavrıyla elini uzatmayan bu kesim her türlü despot ve zalimlerin karşısında ayaklarını uzatarak oturma tavrını koruyacaktır. “Elini uzatan ayaklarını uzatamaz.” Hiçbir etkin rüzgâr nereden eserse essin bu İslamî duruştan, bu onurlu mücadele azminden, İslam’ın bir hayat tarzı ve bir yönetim biçimi olduğu söyleminden asla geri durmayıp bunun için varlığını, canını ve malını ortaya koymaktan çekinmeyecek bir nesil vardır. Dünya hayatı geçicidir. Birkaç günlük oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiret ise bâkidir. Allah’ın dini için sürdürülmesi gereken davanın dava erleri her zaman var olmalıdır. Dava sahibiyim diyen kişi bu davayı sahiplenmek, omuzlamak, sürünme pahasına davasını gerekirse dişleriyle götürmeye çalışmak ve liberalleşmeden, ılımlı İslamcılığa gömülmeden yoluna devam etmek zorundadır. Bu bir keyfilik değil iman gereği bir görevdir. Müslüman bir dava adamı ve misyon sahibidir, görev ve sorumluluğu vardır. Bundan asla vazgeçemez.

Prof. Dr. Ahmet Ağırakça