İslam Ümmetinin Vasıfları
Gündem Son Sayımız Yazarlar

İslam Ümmetinin Vasıfları

kabe (2)

Hamd, şükredenlere rahmetiyle karşılık veren, her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi kemaliyle gören, her şeyi bilen ve kudreti sonsuz Allah’a (CC) mahsustur.

Salat Rasulallah(sav)’a,

Selam tüm Müslümanların üzerine olsun.

İslam’da davet, Allahû Teâlâ’nın her Müslümana gücü nispetinde yüklemiş olduğu bir görevdir. Allah’ın emrettiklerini yaparak, yasak ettiği günahlardan kaçarak kendimizi ve yakınlarımızı cehennem ateşinden korumaya gayret etmemiz gerektiği gibi aynı şekilde diğer insanları da hakka çağırıp batıldan sakındırmaya gayret göstermeliyiz.

Çünkü Rabbimiz;

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler bunlardır.” (Al’i İmran 104)

Kurtuluşa ermenin üç şartından bahsediyor ayet, hayra çağırmak, iyiliği emretmek, kötülüklerden sakındırmak, bunları bilmek, uygulamak kurtuluşa götürür. Böyle topluluğun her yerde olması gereklidir.

Ümmet; anne anlamına gelen ümm kelimesinden türemiştir. Bu da anne, ana şey, asıl, temel, uygun karşılık demektir. ‘Ümmet’ kavram olarak, kendi iradeleriyle veya bir zorunluluk sonucunda aynı yerde, aynı zamanda veya aynı dine uymak suretiyle bir arada yaşayan insan topluluğudur. Bu tanımdan hareketle birçok Müslüman bilgin, ‘ümmet’ kelimesiyle İslâm’a inanan toplulukların kast edildiği görüşündedir.

Onların imamı, önderi; Hz. Muhammed (sav)

Kitapları; Kur’an-ı Kerim

Ülkeleri; İslam’ı yaşayabilecekleri, hayata hâkim kılabilecekleri her yer.

Hedefleri; İslam’ın gerçek uygulayıcıları olarak diğer insanlar üzerinde Hakkın şahitleri olmak ve dünya imtihanını kazanmaktır.

İslam ümmeti, siyasi yönden güç sahibi olduğu yerlere İslam diyarı (darul İslam)adını verir.

Ne yazık ki bugün İslam ümmeti ideolojiler, gruplar, siyasi rejimler ve emperyalizm yüzünden parçalanmıştır. Müslümanların çoğunlukta olduğu yerlerde bile siyasi iktidar ya işgalcilerin elinde ya da İslam’dan yüz çevirmiş mürtetlerin kontrolündedir.

Müslümanlar arasına çizilen sınırlar ise doğal değildir; sömürgeci işgalciler tarafından çizilmiştir. İslâm ümmetinin yaşadığı coğrafyaya tabiî olmayan sınırları çizenler, Müslümanların kafalarına da benzer sınırlar çizip onları iyice parçalamak, böylece onların üzerindeki sömürülerini sürdürmek istemektedirler.

Ancak bütün bu sınırlara, farklı dil ve renklere rağmen İslâm ümmeti, Kur’an’ın ifadesiyle bir bütündür ve Kur’an’ın etrafında birlik oluşturmaktadır. Teorideki bu bütünlük, ümmet bilincinin tekrar dirilişiyle, hayatta da inşallah yansımasını bulacaktır.

“İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan ‘azgınlık ve kıskançlıkları’ yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, (Kitap) verilenlerden başkası değildir. Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir.” (Bakara 213)

Bütün insanlar önce hak yolda idi. Allah’ın yoluna tabi idiler. Sonra aralarına tefrika girdi, tek ümmet olmaktan çıktılar. Hâlbuki Kur’an;

“Gerçek şu ki sizin ümmetiniz tek bir ümmettir.” (Enbiya  92)

Kur’an-ı Kerim, insanların tamamının aynı anne ve babadan geldiklerini haber vermektedir. O halde insanların tamamı arasında bir akrabalık bağı mevcuttur. Bu sebeple farklı ırklara mensup olmaktan kaynaklanan bir ayrımcılığın önene geçilmiştir.

Peygamber, etnik farklılıkları körüklemeyi ve bunların peşinden gitmeyi cahiliye olarak nitelemektedir. Hatta bu uğurda savaşanların İslam’la bir ilişkilerinin kalmadığı belirtmektedir.

Her şeyden önce mevcut insanların tamamı tek bir nefisten yaratılmışlardır.(Nisa, 1)

Peygamberimizin veda hutbesinde söyledikleri Kur’an’ın bu konuda söylediklerini özetler mahiyettedir.

“Ey insanlar! Muhakkak ki Rabbiniz birdir, babanız birdir, hepiniz Âdemdensiniz, Âdem de topraktandır. Hiç kimsenin, başkası üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Şeref ve üstünlük takva iledir. Binaen aleyh bütün Müslümanlar kardeştir. Hepiniz müşterek bir kardeşliğin üyelerisiniz. Birinize ait bir şey gönlünüzün rızası olmadıkça başkası için helal olmaz. Zulüm yapmaktan kendinizi koruyunuz. Halkın haklarını zulümle almayınız. Onların haklarını gasp etmeyiniz. Benden sonra kafirlerin yaptığı gibi sakın birbirinizle boğuşmayınız. Size bir şey bırakıyorum ki ona sımsıkı sarılırsanız asla sapıklığa düşmez ve yolunuzu şaşırmazsınız. İşte o şey Kur’an-ı Kerimdir.”

Ümmet İslam’ın bir kavramıdır ve taşıdığı mesaj da Kur’an’ın ona yüklediği anlamdır. Ümmet Allah’ın yeryüzüne gönderdiği özel, sorumlu bir topluluktur. Bizler Müslümanlar olarak yeryüzündeki varoluş faaliyetlerimizi İslami ilke ve ahlak sınırları içerisinde düzenlemek zorundayız.

Allah dileseydi yeryüzündeki bütün insanlar tek bir ümmet olurdu. (Maide 48) O zaman hür iradenin(imtihanın) bir anlamı kalmazdı. İnsanlardan dileyen İslam ümmetinin dileyen küfür ümmetinin bir üyesi olabilir. İnsan sonucuna katlanmak şartıyla bu konuda serbesttir.

Marufu emreden, münkeri önlemeye çalışan İslam ümmeti, diğer ümmetlere karşı üstün bir konumdadır. Üstünlüğü sayı, soy, kabile, renk, sosyal sınıf, zenginlik ve iktidar sahipliği gibi şeylerde görmeyen İslam, takvayı üstünlük derecesi saymıştır. İnsanlar içerisinde kim takva sahibi olursa, kim en yüce değerleri Allah rızası için ahlak haline getirirse o üstün olur.

Bu erdeminde, ancak İslam’ın getirdiği ilkelerle kazanılacağı açıktır.

İslam ümmeti aynı imam/önder etrafında, aynı vahye tabi olarak bir araya gelmiş, tevhit dinine gönül vererek vahdete ulaşmış, aynı amaca ulaşma gayretinde olan bir ümmettir.

İslam Ümmeti Vasat Bir Ümmettir

Vasat kelimesi orta, dengeli, adaletli, bir şeyin iyisi ve hayırlısı gibi anlamlara gelir.

“Böylece biz sizi, insanlara şahit (ve örnek) olmanız için orta bir ümmet kıldık; Peygamber de üzerinizde bir şahit olsun. Senin üzerinde bulunduğun (yönü, Ka’be’yi) kıble yapmamız, elçiye uyanları, topukları üzerinde gerisin geri dönenlerden ayırt etmek içindir. Doğrusu (bu,)  Allah’ın hidayete ilettiklerinin dışında kalanlar için büyük (bir yük)tür. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz, Allah, insanlara şefkat edendir, esirgeyendir.” (Bakara 143)

Ayet kıble değişikliğinden söz edilen bir ortamda zikredilmektedir. Burada ehli kitabın kıble değişimine karşı çıkışlarından bahsedilmekte ve bu arada İslam ümmetinin vasat bir ümmet olduğu belirtilmektedir. Bu beyyineden anlıyoruz ki sağa sola sapmadan, Allah’ın verdiği nimetlerle üstünlük taslamadan yalnızca Allah’a teveccühle vasat ümmet olunabilir.

Vasat ümmet kavramını fiziki manada bir cismin iki ucunun ortasını, psikolojik manada bir toplumun en makul, en adil ve en doğru olanını, eğitim manasında insanların problemlerini çözecek seviyede yetişmiş, bilgili toplumu, şahsiyet manasında makul ve zihnen dengeli insanların oluşturduğu toplumu, ahlaki manada da ifrat ve tefrite kaçmamayı ifade eder.

İslam ümmeti dengeli bir ümmettir. Diğer insanlar üzerine İslam’ın hak din olduğu, üzerinde oldukları yolun doğru yol olduğu hususunda şahitlik yapacaklardır.

Vasat ümmet, yani aşırılıklar karşısında, adil bir denge gözeten, hem zevk ve sefahati hem de mübalağalı bir zühdü reddederek insanın tabiatını ve imkânlarını değerlendirmede gerçekçi ve makul davranan bir topluluktur.

Bu ümmet inanç ve düşüncede orta yolu izler. Ne sırf ruhi bir hayata dalar ne de maddeye boğulur. Aksine o bedene girmiş bir ruh veya ruha sarılmış bir beden sentezinden meydana gelen fıtrat kanunlarına uyar. Değişik güçlerden gelen bu bünyeye muhtaç olduğu bütün gıdalardan hakkını tastamam verir. Hayatın korunmasına ve devamına çalışırken, ruhun ilerlemesini ve yükselmesini de ihmal etmez. Arzu ve isteklerini, ifrat ve tefrite varmadan, denge ve uyum içerisinde serbest bırakır.

Bildiklerini dondurup deneysel ve pozitif bilimlere kapılarını kapatmaz. Her sesin arkasına düşmediği gibi gülünç bir maymun taklitçiliği de yapmaz. Her şeyden önce kendisinde bulunan düşünce, metot ve esaslarına sımsıkı bağlanır. Sonra bu düşünce ve sonuçlarını pratik hayatında görür. Onun daimi özelliği “hakikat mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa alır.” hadis-i şerifidir.

Bu ümmet düzenleme ve uygulamalarında da vasattır. Hayatı büsbütün duygu ve vicdanın emrine terk etmediği gibi tamamen ceza kanunlarına da bırakmaz. İnsanları bir diktanın sultasına terk etmediği gibi yalnız vicdanın emirlerine de bırakmaz. Aksine ikisini birlikte düşünür.

İslam ümmeti insan ilişkilerindeki karşılıklı muamelelerde de vasattır. Kişilerin şahsiyetini ve değer yargılarını gözardı etmediği gibi onları toplumun veya devletin kişiliğinde eritmez. İnsanın yalnızca kendi çıkarlarını düşünen bencil ve açgözlü biri olarak kalmasına da izin vermez. Fakat ferdin kişiliğini geliştiren ve dinamizmini sağlayan itici gücünü ve enerjisini, tabii özelliklerini ve fıtri arzularını serbest bırakır.

Bu toplum mekân itibariyle de vasattır. Yeryüzünün yaşanabilir, en normal yerindedir. Müslümanların üzerinde yaşadığı topraklar her yönde (doğu, batı, kuzey ve güney) yeryüzünün en orta bölgesinde olagelmiştir. Bu konumuyla insanlığı gözetlemekte, onlara karşı şahitliği omuzlamakta, sahip olduğu maddi manevi değerleri bütün yeryüzü sakinleriyle paylaşmaktadır.

İslam ümmeti zaman bakımından da vasattır. Kendisinden önceki insanlığın çocukluk devresini sona erdirir. Sonra da insanlığın akıl ve olgunluk çağını yaşamasını sağlar. Peygamber döneminden kalma ruhi mirasıyla devamlı gelişen akli kontrol mekanizmasını birleştirerek, ikisinin arasında doğru yolda yürür. Zamanın hakkını verir. Zamana hâkim olur.

Vasat kelimesinin bir anlamı da adalettir.

“Rabbinin sözü hem doğrulukça, hem adaletçe tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O işitendir, bilendir.”(Enam 115)

Allah’ın güzel isimlerinden biri de, adaletli olan anlamında el Adl’dır. Bunun sonucu olarak dini de bütün alanlarda adaleti öngörmektedir. Allah’ın adaletli olduğu ve insanlara zulmetmediği Kur’an’da özenle zikredilmektedir.

“Allah size emanetleri sahiplerine teslim etmenizi emrediyor. İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmedin.” (Nisa 58)

“Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz.” (Nahl 90)

Her vesile ile Allah’ın adaletinin vurgulanması, Müslümanların da adil olmasını gerekli kılmaktadır.

“Sizi mescidi haramdan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı beslediğiniz kin, sizi saldırganlığa sevk etmesin. İyilik ve takva üzere yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.” (Maide 2)

İslam Ümmeti Bir Denge Toplumudur

İnançta, amelde hayatı değerlendirmede, ceza vermede ve yargılamada orta yolu izler, hiçbir konuda aşırı değildir. Hakka ve adalete uygun hareket etmek, insanlara her konuda örnek olmak onların özelliğidir.

İslam Ümmeti Kardeştir

“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah’tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz.” (Hucurat 10)

İslam ümmetinin her bir ferdi nerde olursa olsun, kim olursa olsun alide açısından kardeştir. Allah kardeş kılmıştır.

Bu kardeşliğin tek çimentosu imandır.

“Sizden biri kendisi için arzu ettiğini, kardeşi için de arzu etmezse iman etmiş olmaz.”

İslam ümmeti birbirinin velisidir.

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe 71)

Allah mü’min erkekleri ve kadınları birbirinin kardeşleri olduğu gibi aynı zamanda birbirlerinin velisi olduğunu, olmaları gerektiğini söylüyor. Ayete göre veli, seven, yakın dost, ahbap, yardımcı, ihtiyacı karşılamada yardım eden, destek olan, müttefik demektir. Velayet bağı kardeşlikten öte daha güçlü bir bağdır. Kardeşliğin bir anlamda uygulamasıdır.

İslam ümmeti izzet sahibidir.

İslam ümmeti, izzet, vakar, şeref ve haysiyet sahibidir. Onların zayıf, fakir, ezilmiş, mağlup, esir, sömürge, işçi olsalar bile imanlarının verdiği izzet ve onura sahiptir. Aile içindeki her bir fert, ailenin şeref ve haysiyetini korumalıdır. İzzetine halel getirmemekle mükelleftir.

“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (Ali İmran 139)

“Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah’ın, O’nun Resûlü’nün ve mü’minlerindir.” (Münafikun 8)

Hayırlı bir toplumdur.

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız.” (Ali İmran 110)

Kimdir bu topluluk; İslam tarihinde, hangi dönemde olursa olsun bu görevi yerine getirenlerdir. İslam toplumunun iyiliği emredip, kötülükten sakındırması iki yönlü bir faaliyettir. Bu yönlerden biri; İslam toplumunun kendi içindedir. Toplumun fertleri bu görevi yerine getirirler. Her fert topluma karşı duyarlıdır, çevresinde olup bitene lakayt kalamaz, iyiliğin hâkim olması için çalışır. Öyle ki yoldan geçenlere eziyet vereceği düşüncesiyle bir taşı kaldırıp atmasını imanın bir şubesi olarak değerlendirir.

Diğer bir yönü de; dışa yöneliktir. İslam iyiliğin insanlığın tamamına yayılmasını, hâkim olmasını, kötülüklerin tamamının kalkmasını ister. Bu sebeple diğer toplumlara zarar verecek davranışlara engel olmaya çalışır. Hatta başka toplumlarla savaşın temelinde bu espri yatmaktadır. Müslüman toplum sırf hâkimiyetini genişletmek ya da maddi çıkar elde etmek için savaş açamaz.

İslam ümmeti son ümmettir.

“Ve bilin ki ey mü’minler Muhammed sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir. Fakat O Allah’ın elçisi, bütün peygamberlerin sonuncusudur ve Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”

Hz. Muhammed (SAV) aracılığıyla vahyedilen mesajın, Kur’anın bütün ilahi vahiylerin sonu ve özü olarak görülmesi gerektiğini anlatır ayet.

Allah Maide suresinde bizim için İslam’ı seçtiğini, dinini tamamladığını, bundan başka bir dinin kabul edilmeyeceğini bildirerek bizleri istikamet üzere bırakmıştır.

Allah, Kur’an’da bildirdiği bu hayırlı, dengeli, vasat toplumun oluşması için mü’minlerin nasıl olması gerektiğini yine Kur’an’dan öğreniyoruz.

Bu ümmetin her bir ferdi;

İhlas sahibi olmalıdır.

“Oysa onlar, dini yalnızca O’na halis kılan hanifler (Allah’ı birleyenler) olarak sadece Allah’a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekâtı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve sapasağlam) din budur.” (Beyyine 5)

İhlas, doğru, samimi, katışıksız, dupduru, riyadan uzak olma ve kalbi bulandıracak şeylere karşı kapalı yaşama halidir.

“(Resûlüm!) Şüphesiz ki Kitab’ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini Allah’a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et.” (Zümer 2)

İhlas bir kalp amelidir. Allah, kalbi temayüllere göre insana değer verir. Müminler, ihlaslı olmalı, yapacağı bütün amelleri yalnız Allah rızasını kazanmak için yapmalıdır.

İlim sahibi olmalıdır.

“Deki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu, doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.”(Zümer 9)

Peygamber efendimiz  “İlim talep etmek her Müslümana farzdır; Müslüman ya öğreten ya da öğrenen olmalıdır.”  Buyuruyor.

İmam Ebu Hanife’nin ifade ettiği gibi nasıl ki organlar bir işi yapmak için göze tabi ise amelde ilme tabidir. Kör insanın sağlıklı iş yapması nasıl zor bir hadise ise ilimsiz İslam davetçisi olmak mümkün değildir.

İlmin en büyük şartı ise öğrenilen bilgilerle amel edilmesidir. Bildikleriyle amel edenlere Allah bilmediklerini öğretecektir. Amelsiz bilgi, kişiye yük ve günah olmaktan başka bir şey ifade etmez.

Rabbini Zikretmelidir.

“Ey inananlar! Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah-akşam tesbih edin.” (Ahzab 41-42)

“Allah’ı çok zikredin umulur ki kurtuluşa eresiniz.” (Cuma 10)

Müslüman uyanık, dikkatli olabilmesi için gece gündüz yapacağı ibadet ve murakabe ile imanını güçlendirmeli, kalbini arındırmalıdır.

Mümin için zikir, araçlardaki yakıt gibidir. Nasıl ki yakıtı biten araç yol alamazsa, Rabbini hakkıyla zikretmeyen, müminde yol alamaz, yolda kalır. Bu meşakkatli ve uzun yolda sabır ve sebat edemez. İmanınızı yenileyiniz buyurur Allah Resulü, kendisine imanımızı nasıl yenileriz diye sorulduğunda, buyurdu ki “La ilahe illallah” sözünü daima söyleyiniz.

Sabırlı Olmalıdır.

“Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin.” (Ali İmran 200)

“Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.” (Muhammed 31)

İbadetlerin yerine getirilmesine, yasakların terk edilmesine sabır, bela ve musibetlere sabır. Halkın eza ve cefasına sabır, emri bil maruf nehyi anil münkere de sabır. Başa gelecek her türlü sıkıntıya, Allah için O’nun gösterdiği gibi sabretmek İslam ümmetinin özelliklerindendir.

Rasulallah (sav) “Mü’minin işine hayret ederim, bu hal sadece mü’min için geçerlidir. Ona sıkıntı verecek bir şey isabet eder, o buna sabreder, bu onun için hayırdır. Ona sevindirici bir şey isabet eder, buna da şükreder, bu da onun için hayırdır.” Buyurur.

Mü’minin hali ya sabır ya şükür halinde olmaktır.

Çalışkan olmalıdır.

“Hayır işlerinde yarışınız.” (Bakara 148)

Peygamber; “Bir kavmin efendisi, kavmine hizmet edendir.”,  “İnsanların en hayırlısı insanlığa en çok faydası dokunandır.”, “ Herkese çalıştığının karşılığı vardır.”

“Ey iman edenler siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah’da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.”(Muhammed 7)

Rabbine Sürekli Tevekkül Etmelidir.

“Mü’minler ancak Allah’ güvenip dayansın.” (İbrahim 14)

Müslüman başına gelecek her zorluğa karşı Rabbine tevekkül ederek yaşamalıdır. Hz. İbrahim’in ateşten kurtulması tevekkülü sayesinde olmuştur. Çünkü Allah’a güvenene Allah kâfidir.(Talak 3)

Hak yolda yürümek birçok fedakârlıkları ve zorlukları bünyesinde bulunduran erdemli bir iştir.

Kişinin kadri kıymeti hizmet etmiş olduğu işin önemi ve kıymeti ile orantılıdır.

“ Ey Rabbimiz, bizleri sadece sana boyun eğen, dosdoğru birer mü’min kıl. Soyumuzdan da ancak sana boyun eğecek mü’min bir topluluk çıkar. İbadetlerimizi bize öğret. Günahlarımızı bağışla, zira Sen çok bağışlayıcı, çok merhametlisin.”