• Haydar Özalp

    İslam Kardeşliği ve Ahde Vefa

    - 09 Mayıs 2022

Enes b. Mâlik şöyle demiştir: “Allah’ın Peygamberi (s.a.v.), bize hutbe verdiği zaman mutlaka şöyle buyururdu: Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur; ahde vefa göstermeyenin ise dini yoktur” (İbn Hanbel).

Ahde vefa ile emanete riayet, iki benzer fiildir. İkisinin de terki, ihanet ile tanımlanır. Vefa kelimesi, Müslüman için Allah’a verilen bir sözdür. Vefa ve vefasızlık, Kur’an-ı Kerim’de özellikle Yahudiler üzerinden bizlere birçok yerde hatırlatılır. Yine Kur’an’da, mü’minin özellikleri olarak da sayılmaktadır: “Yine o müminler, emanetlerine ve ahidlerine sadakat gösterirler” (Mü’minun, 8). Vefa ile vefat aynı kökten gelir. “Söz verdin mi bundan sonra ancak ölüm, ahdinden vazgeçirir” der gibi. Vefa, verilen sözün üzerine başka söz eklememektir; bir söz verildi mi ikinci söz, faiz gibi haram ile iştigal anlaşılmalı. Sözü, inancı, kuralları, güveni bozmak, vefaya ihanetin varacağı duraktır.

“Ey İsrailoğulları, üzerinizdeki nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Asıl benden korkun” (Bakara, 40). Hz. Âdem’den kıyamete kadar her bir fert, her bir toplum Allah’a vefa göstermelidir. Kaçınılması gereken şirk, haramlar, isyanlar da kulluğun icrasında ahde vefadır. Vefasızlığın ilk örneği, İblis idi. Vefasızlığını açığa çıkaran kibir, haset ve benzer nefsi sapkınlıklardı. Neticede şeytan olarak şerrin önderi oldu ve ebedi cehennem ateşini hak etti. Mesnevide;

“Kim isyan ederse Şeytan olur, iyilerin devletine haset eder.

Allah ahdine vefa edersen Allah da kereminden senin ahdini korur.

Sense Allah’a vefa etmekten gözünü yummuşsun. “Beni anın da sizi anayım” ayetini duymadın mı ki?

“Ahdıma vefa edin” ahdına kulak ver de sevgiliden “Ahdınıza vefa edeyim” vaidi gelsin.

Ey hüzün sahibi, bizim ahdimiz ve borç vermemiz nedir? Yere kuru tohum ekmek gibi.”

Mevlâna: “En büyük vefasızlık, Allah’a karşı işlenendir. Zira ruhlar âleminde Allah’ın, “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna, “Evet! Rabbimizsin” deyip de dünyada Allah’la irtibatımızı, alâkamızı kesmektir. Yüce Allah, va’dinde, sözünde durur, sözünde duranları sever, bizlerin de vefalı kimseler olmamızı ister” der.[1]

Müslüman, Allah yolunun muvahhididir. Tövbe eder, hamd eder, namazını ikame eder, ibadet eder, iyiliği anlatır kötülükten men eder. İşte o zaman vefasını muhafaza edebilir/etmiş olur. Başka türlü kalbe ulvi kapılar açılmaz. Karizmatik duruşlar, racon sahibi olma, prensipli yaşama kararlılığı kalbe açılan kapılar değildir; bunlar, insanın insana sunduğu methiye, övünme istekleridir. Belki de, kendini kendine ispat çabasıdır. Her halükarda insan, özelde Müslüman kulluğa zarar verecek şeylerden ateşten kaçar gibi kaçmalı, Rabbine kul olmalı nefsine değil. İnce çizgiyi burada aramak gerekir. Hadis-i şerifte Rasulullah (a.s); “İnsanın kalbine iki duygu gelir. Biri şerre tahrik, hakkı inkâr; diğeri hayra teşvik ve hakkı tasdik etmek. Birincisi, şeytanın telkinidir, öyle bir durumda ondan Allah’a sığınmak gerekir. İkincisi, meleklerin telkinidir, ona da hamd etmek gerekir” buyurmaktadır. Her hali ile Müslüman kişiliğini Kur’an ve Sünnet ile ıslah etmeli ki vefasını yerine getirebilecek direnci kalbinde bulabilsin.

Ahde vefa’nın öncesi; beraber olduğun, gönül verdiğin, dava güttüğün meseleyi anlamaktır. Tuttuğu yolu bilmeyen, yol arkadaşına nasıl muamele edeceğini bilemez. Amaç ve hedefler, insanı motive eder, insanların günübirlik kazanımları motive etmez. Dost, dostuna vefalıdır, yanıltmaz. Yanıltana dost diyene, hem bilgisiz hem de aklını kullanamadı denir. Böyle durumdakine dost diyen de şuur olmaz, sakınmak gerekir. Misal olarak, Kur’an’ı ve namazı severiz; çünkü Allah’ın emri bu yönde olduğu için. Arkadaşımızı severiz, ahlakı için; işimizi severiz, geçimimiz için. Yani her sevginin sebebi bize sağladığı hayırlı faydadan dolayıdır. Dolayısı ile Allah subhanehu ve teala, Rabbimiz olduğu için ondan gelen her söz doğrudur ve ittiba etmek hayrımızadır; kardeşlik, Allah’ın emri ve dünya işlerinde faydanın hâsıl olduğu bir ilişkidir, ona da gereken ihtiramı ve vefayı göstermek gerekir.

İnsanın fıtratında, dürüst insan olmak veya dürüst insanı sevmek vardır. En kötü kişi ve toplumlar dahi karakterli insanı takdir ederler. Rasülullah’ın düşmanları, kendisine ne kadar çok düşmanlık yapmış olsalar da, ahlakını her zaman takdir etmişlerdir. Bu ahlak, birçoğunun hidayetine vesile olmuştur. İç dünyada kodlanmış olan bu ruh bozulmuştur, bozulma sebepleri giderilebilmektedir; hidayet, bu dönüşün vardığı mukaddes yaşam şeklidir. Ve dahi inkâr edilmez bir gerçek vardır ki insan, insanın davranış ve sözlerine müşteridir. Yoksa bedenler, makamlar, varlıklar insanda bağlılık oluşturmaz, yönünü bu sefil hedeflere dönenler de menfaatleri bitince sırtını döneceklerdir.

İslam’ın hedeflediği insan, her ahlaki değeri hayatına taşımanın çabasını yaşamalı ve ilim tahsil ederek öğrenmelidir. Kardeşlik ve vefa, bundan dolayı sıkı bağları olan bir bütün ve yekvücut gibidir. Hangisini ihmal etsen öbürü bozulur, yol karışır, insan değersizleşir. Vahyin nuzül amacı, onu ihmal etmek değildir; aksine hayata geçirmekte aceleci olunmaktır. Çünkü Allah (cc) emir buyurmuş, “Müminler, Allah’ın emirlerini yerine getirmekte acele edenlerdir.” Cuma namazı ile ilgili ayette “(…) Namaza koşun, cennet için… yarışın, Allah’a ulaşmada (…) firar edin” buyurmuştur. Böylesine bir teşvik ve istek var iken dava ehli kullara acele ile ayetlere tabi olmak düşer. “(…) Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz, mes’ûliyeti îcâb ettirir” (el-İsrâ, 34).

İslam’ın ila-i kelimetullah davasının en mühim meselesi de ahde vefadır. Sahabeyi insanların hayırlısı yapan özellik, sadece yüzeysel anlatım ile anlatılan iman ve salih amel değildi; iman ve salih amelin her bir şubesini itikat meselesi gibi anlamaları veya öyle görmeye çalışmalarıdır. Bu hassasiyet, verdikleri sözlere canları, malları, ailesi pahasına vefa gösteren bir nesil meydana getirmiştir. Bu vefalarından dolayı ki Allah’ın (cc) övgüsü ile şereflenmişlerdir: Sana yeminle bağlılık sözü verenler, gerçekte bu sözü Allah’a vermiş oluyorlar, Allah’ın eli onların elleri üzerindedir. Bu sebeple kim Allah’a verdiği ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur, Allah’a verdiği sözün gereğini yerine getirene ise Allah yakında büyük ödül verecektir” (Fetih, 10).

İslam dünyasının davalarında geri kalmalarının en önemli sebebi, sözleri ve davranışları ile güven verememeleridir. Ne hikmetse! Bunu, her bir Müslüman bilip ve dile getirmesine rağmen, ciddi anlamda bir düzelme görülememektedir. Kendi yanlışlarına müsamahakâr olanlar, kardeşlerinin yanlışlarından dolayı saflarını ayırabilmektedir. Gerçekten bu işte apaçık bir şeytani telkin vardır ve sağ taraftan üfürmesi etkili olmuştur. Ümmetin bu yanılmayı görmesi, düzeltmeye azmetmesi ve hulusi kalp ile istiğfar etmede ivedilik göstermesi gereklidir. Önümüzde sadece kardeşlik hukukunu yerine getirme vücubiyeti durmuyor, bir an önce bu hukukun yerine getirilmesi ve Allah yolunda cihadın bayrağını en yükseklere yükseltme vücubiyeti de beklemektedir. Bu yolda, muhlis olanlar kazanacaktır. Saflarında güvensizlik olanların, Allah yolunda kazanacakları hayırlı bir ilerleyiş olamayacaktır.

“Yemin olsun ki biz, Zikir’den sonra Zebûr’da da: ‘Yeryüzüne ancak sâlih kullarım vâris olacaktır’ diye yazdık” (Enbiya, 105). Yine şu ayet de vefanın nasıl ciddi bir fedakârlık olduğunu bizlere öğretir:Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde sözlerini değiştirmemişlerdir.” (Ahzâb, 23) Bu ayetin tefsirinde sahabenin nasıl vahyi hayat haline getirmiş olduklarını görmekteyiz. Nüzul sebebi olarak bildirilen rivayette; Bedir’e katılamadığı için üzgün olan Enes, arkadaşlarına yapılacak ilk savaşta kendisini göstereceğine ve davasına sadakatini ispatlayacağını söyler. Uhud günü Müslümanların geri çekilmesini hazmedemeyen Enes, bozguna uğramış ordunun aksine düşmana doğru ilerledi. Geri çekilmekte olan Sa‘d b. Muâz’a ‘Cennet’in kokusunu duyduğunu’ söyledi. Hz. Peygamber’in şehit olduğunu düşünüp bir köşede oturan arkadaşlarını görünce onlara dönerek ‘Resulullah neyin uğrunda öldüyse aynı şey uğrunda ölün’ dedi. Sözüne sadık kalan Enes’in naaşı, aldığı darbelerden dolayı tanınmaz haldeydi. Kız kardeşi Rubeyyi onu güçlükle tanıyabildi.” (Taberî, Tefsîr, XIX, 65). Allah Rasulünün vefasının ona olan sevgi ve bağlılıkta önemli bir farziyet olduğuna yukarıda değinmeye çalışılmıştır.

Son olarak şu vefa ile örneğini de vermek isterim. “Allâh’ın Rasûlü, fetihten sonra Mekke’de on beş gün kaldılar. Bu arada Ensâr’dan bâzıları endişelenmişler, Hz. Peygamber’in bir daha Medîne’ye dönüp dönmeyeceklerini düşünüyorlardı. Çünkü Allâh Teâlâ, O’na doğup büyüdüğü mübârek ve mukaddes yerin fethini nasîb etmişti. Safâ Tepesi’nde duâ etmekte olan Hazret-i Peygamber, Ensâr-ı Kirâm’ın bu tedirginliklerini sezdiler. Duâları bittikten sonra onların yanına gelerek:

– Konuştuğunuz nedir, diye sordular. Onlar da endişelerini dile getirince, Allâh’ın Resûlü, büyük bir vefâ örneği sergileyerek şöyle buyurdular:

– Ey Ensâr! Öyle bir şey yapmaktan Allâh’a sığınırım. Ben sizin memleketinize hicret ettim. Hayâtım hayâtınız; ölümüm de sizin yanınızdadır.” Bu ifâdelerden sonra Ensâr’ın endişesi zâil oldu (Müslim, Cihâd, 84, 86; Ahmed, II, 538).

[1] https://semazen.net/mesnevide-vefa-kavrami/