Küçük oğlumuz Muhammed, salonla mutfak arasında gidip geliyordu. Mutfakta eline ne geçerse pıtır pıtır adımlarla salona taşıma uğraşındaydı. Dışarıda hışımla yağan yağmurdan olsa gerek, oğluma sıkıca sarılmak geldi içimden… Böyle havalarda bir yakınına sarılmak kendini güvende hissettiriyor olmalı. Muhammed’i mutfakta yakaladığımda, paçalarının ıslanmış olduğunu fark ettim. Annesine, telaş içinde üstünü değiştirmemiz gerektiğini söyledim. Oğlum, onu şikâyet ettiğimi sanmış olacak ki mızmızlanarak omzunu oynatmaya başladı. Kalorifer peteğinin yanında annesinin yeni pantolon getirmesini beklerken, gözümüz pencereden dışarıya çöp konteynırlarına ilişti. Muhammed de “a a” diye parmağını uzatmıştı.

kervan

Bir kadın, yanındaki el arabasının içinde küçük bir çocuk olduğu halde çöpü karıştırıyordu. Bu sahne, oğluma gayriihtiyarî sarılmama neden olmuştu. Acımasızca yağan yağmur, küçük çocuğun umurunda olmasa bile, annesinin veya ninesinin yüzündeki keder, gök kubbeyi sarsacak gibiydi. Az sonra ikilinin yanına motorlu bir kâğıt toplayıcısı gelmişti. Yaşlı kadın, ıslanmış kartonları kâğıt toplayıcısı ile paylaştı, belli ki onun aradığı daha çok pratik ev malzemeleri olmalıydı. Uzun süredir yanından geçtiğim çöp konteynırlarından şakacı kediler bile fırlamaz olmuştu, diye geçirdim içimden. Suriyeli sığınmacılar o kadar çok ve çöp kutuları o kadar meşguldü ki! Müslüman bir ülkeye iltica etmiş Müslüman mülteciler, diye mırıldandım eşime. Suç işlemiş gibi gözlerini kaçırması, söylediklerimden pişmanlık duymama sebep oldu. Oysaki hepimiz Ensar hikâyeleri ile büyümüştük; hatta ezberlemiştik bazılarını, beraberce ağlamıştık bunları dinlerken çatal sesli hocalarımızdan…

Acaba hikâye miydi gerçekten bunlar? Geçmişte kalmış birer övünç kaynağı, aslında hiç olmamış ama yaşanmış gibi uydurulan moral değerler kıssaları mı? Modern dünyada mümkün mü hiç uzaktan, uzaklardan gelen ve hiç tanımadığın ve senden “az gelişmiş”, kara kuru, kirli bir adama hasretle sarılıp “kardeşim” diyebilmek. Sizi ayıran yıllar, sınırlar ve coğrafya hiç olmamış gibi… Ensar denen kişiler, gerçeklikten uzak idealize edilme konusunda kantarın topuzu kaçırılmış kahramanlar olmalı.

Söz gelimi yıllarca dişinden tırnağından arttırıp bir ev yapmışsın, daha sonra aile genişleyip çocuklar büyüyünce; Ali’nin külahı Veli’ye, Veli’nin külahı Ali’ye hesabı, uğraşıp ikinci evi oldurmuşsun ve adamın birine evini hibe edeceksin; olacak iş değil! Ensar döneminde evler çok ucuzmuş galiba ya da kartondanmış. Ensar da günümüz Müslümanları gibi 15 yıl boyunca konut kredisi ödeseydi, böyle eli açık olur muydu acaba?  Ensar’ın kendisine yıllarca “yük” olacak muhacirleri deflerle, ilahilerle güle oynaya karşılaması… Bunlar, hep hayal ürünü mü? Gelecek nesiller sormayacak mı? Gerçi birkaç gün önce Kanadalı çocuklar da mültecileri aynı şekilde karşılamışlardı. Olanlar, bir Ensar parodisi olmalı ya da vicdanın evrenselliği, bilemedim. Hoş, Müslümanız ve ensarlığı iyi biliriz, diye bize sığınan binlerce muhacir ölümü göze alarak ve onlarcası yollarda ölerek gâvur memleketlere kaçmaya çalışıyorlar. Bu, acaba muhacirin nankörlüğü mü ya da bizim ensarlıkla simsarlığı fazla karıştırmamızdan mı? Onu da bilemedim. Belki de gerektiği gibi ensar olabilmesi için, muhacirin arasında bir peygamber olması gerekiyordu. Bize de hep dilenci geldi kardeşim! Yoksa bağrımıza basardık hepsini, gerçi geldikleri yerde hepsi iş güç sahibi, doktor, öğretmen, mühendis ya da esnafmış; ama bizim memlekette Rusların hepsi turisttir, Suriyeliler de dilenci… En azından Müslüman kardeşlerimizi turist diye kazıklamaya çalışmıyoruz; bu da bir insanlıktır icabında…

Peki, Medineli ensar bize benzeseydi, peygamber pişman olur muydu hicret ettiğine? Taş yerinde ağırdır, deyip içini döker miydi taşlara? Düşünsenize, Medineli ensarın “Bıktık bu Mekkelilerden!” diye tiksinti ile baktığını veyahut bazı Medineli girişimcilerin karın tokluğuna muhacir istihdam ederek kardeşliğin kitabını yazdığını; tabii ki sigortasız o dönemde sigorta ne arar?  Ya da zengin bir ensarın “Şunlara bak, daha dün yalın ayak geldiler buraya, şimdi ise bizim bindiğimiz develere biniyorlar!” diyerek hayıflandığını… Medine’de kısa süre içerisinde kira fiyatlarının iki katına çıktığını, beş altı muhacir ailenin birleşerek ancak toprak damlı bir ev tutabildiklerini, hatta bazı aklı evvel ensarın, ahırlara dahi kiralık ev ilanı astıklarını… Mekke’deki boykot yıllarında kocalarını kaybeden muhacir kadınların ve onların kızlarının fırsattan istifade Medineli hayırseverlerle evlendirildiklerini düşünün. Mekkeli muhacirlerin Peygamber aleyhisselam’a gelip yalvardıklarını “Ne olur ya Resullallah, Rum topraklarına ya da acem diyarlarına göç edelim, gayrimüslim olsalar bile vicdanlı adamlardır!” dediklerini… Peygamberin içi nasıl yanar, bu ümmet nasıl oldu da kardeşliği unuttu, diye belki gözyaşı döker!

Derken, yağmurda ıslananlara şemsiyeli bir kadın yaklaşıp bir poşet verdi, Muhammed’le beraber sevindik. Bizim hanım da aşağı doğru yollandı, galiba o da bir şeyler verecek kardeşlerimize… Biz de böyle uzak tutuyoruz kardeşlerimizi evlerimizden! Ne yapalım? Ensar ve idealinden uzak olsak da iki milyon kişiye sınırlarımızı açmak da iyi bir şeydir, diye düşündüm. İyi şeyler de düşünmek lazım, yoksa nasıl yaşar insan? Allah daha kötüsü ile sınamasın, diye dua ettik oğlumla… Oğlum yağmuru unutup oyuna daldı, ben de salona geçtim…