Ebu’l Hasen Ali Hasenî En-Nedvi

Dertler ve neşter vurulması gereken konular pek çok, hangisinden bahsedeyim? Konular ve ma’nâlar çok oldu mu insan şaşırıyor. Fakat size inandığım bir şeyden bahsedeceğim, kat’iyyen sizi memnun etme veya kulaklarınızı hoş tutma cihetine yeltenmeyeceğim. Kendimi, vicdanımı imanımı memnun ettim mi bu benim için kâfî ve vâfîdir, çünkü vicdanımı memnun etmekle sizi de memnun etmiş olacağım.

iman_ve_ahlak_buhran

 

Size ilmî veya tarihî bir konudan bahsetmeyeceğim, içinizde, sizi tatmin edecek şekilde bu konuları işleyecekler vardır, nitekim bu çeşit konuşmalara nerdeyse doymuşuzdur.

Bazen duyarsınız, insanlar sık sık iktisadî, siyasî buhranlardan bahsederler. Hoş asrımız da buhranlar asrıdır ya, zaman zaman idare ve sosyal dertlerden yakınırlar, ben kesin olarak inanıyorum ki, ikincisi olmayan bir buhran vardır o da iman ve ahlâk buhranıdır.

Yeryüzünü dolaşınız, milletlere, halklara bakınız, göreceksiniz ki insanlık dünyanın her bölgesindeki çeşitli ırklarıyla tek bir buhranın ıztırabını çekmektedir : «İMAN VE AHLÂK BUHRANI». Belâların belâsı, musibetlerin musîbeti, insanların acı acı dert yandığı her problemin kaynağı budur işte. Kaybolan ve kaybı, cihanşümul musibete uğramamıza sebep olan tek şey, imandır. Sarsılan ve sarsılması ferd, cemiyet, devlet ve hattâ dünya çapında problemlerle karşılaşmamıza sebep olan tek şey ahlâktır. İnsanlar birbirinin benzeridirler, hâlâ da öyledir. Bizler beşeriz, bizi idare edenler de beşerdirler, fakat dünyaya hâkim olan, işte bu iman ve ahlâk buhranıdır. Çokları sanırlar ki bütün mesele parti ve hükümetlerdedir, kabine değişti mi veya bu parti gidip öteki geldi mi buhran kalkacak, problem çözülecek. Bu, kısır görüşe dayanan acele ile verilmiş yanlış bir hükümdür. Çünkü mesele, parti veya hükümet değişikliği meselesi değil, akıl, itikat, şahsiyet ve kalp meselesidir. Binaenaleyh bu değişiklikler bir şey ifade etmez. Bir partinin gidip ötekinin gelmesi, hükümetin, yerini başkasına terk etmesi, istenilen merhaleye ulaştıramadığı gibi, tâ gerilere de itemez. Çünkü cemiyetin bütün fertleri, maddeye tapmak, egoizm ve kendisine hizmet gibi noktalarda birleşmektedirler. Bu tip bir bencillik dışarıya taşamazsa ferdî egoizm çerçevesinde kalır, genişlediği takdirde de partizan veya zümreci bencillik hâlini alır. Bütün dünyada hükümran olan zihniyet İşte budur. Karşılaştığımız bütün kötü durumların menşei, bu tip benlikler ve maddeye tapan, çıkara hizmet eden, «benim» diyen bu zihniyettir.

Kardeşlerim!

Hastalık budur, kendi kendinizi aldatmayınız!. Gözünüzü derin gerçeklere doğru çevirdiğinizde, belâların temelinin tek şey olduğu hakikatiyle burun buruna geleceksinizdir ki o da «Nefse tapmaktır.» Maddeye tapan bu şahsiyetler değişmezse, durumlar kat’iyyen değişmeyecektir.

Gazetelerin bahsettikleri, milletleri bir değirmen gibi öğütecek savaşa sebep olabilecek yarış, hayırla şer arasındaki yarıştır. Avrupa milletleri arasında cereyan etmekte olan bu müsabakanın taşıdığı ma’nâ, hiç bir zaman bozuk durumlara son vermek, insanlığa hizmet etmek, Allah’ın kanunlarını icrâ etmek, eşitliği sağlamak, emir bil ma’ruf nehiy anil münker yapmak, namaz kılmak, zekât vermek, hülâsa Allah Teâlâ’nın şu âyetiyle:

«Onlar, (o mü’minlerdir ki) eğer kendilerine yer yüzünde bir iktidar mevkii verirsek dosdoğru namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar » (Hac : 41)

buyurarak teyid ettiği gibi, ideal bir gâye değildir.

Hayır kardeşlerim!

Bu, liderlik için yapılan bir mücadeledir. Her millet, şehevi arzularını tatmin için idareye sahip olmak istemektedir. Bütün bu didinmeler, kesip biçen o olup, kaprislerini gerçekleştirecek güce sahip olmak, şahsî ve partizan çıkarlara hizmet etmek içindir.

Meselâ İngiltere ve müttefikleri, Komünist blokuna karşı koymaya çalışıyorlarsa bu, adâlet ve hakikati ikaame etmek için değildir. Aynı şekilde Komünist blokun Batı ile olan kavgası da hiç bir zaman adâleti gerçekleştirmek uğruna değildir, çünkü onun, din ve faziletle uzaktan yakından alâkası yoktur. Onun kavgası, dünyanın gelirinin tek sahibi, bütün insan gücünün biricik hâkimi durumuna gelebilmek ve dünya pazarını elinde tutabilmek amacına matuftur, aslâ insanlığın hayrına değil, rejimini kabullenenleri, hâkim olduğu milletlerin sırtından beslemek içindir.

Bütün bu çatışmaların tek ve ana sebebi, nefsi tatmin ve ona tapmaktır. Bu bozuk ve kokmuş benlik değişmediği müddetçe dünyanın düzelmesini ve mutluluğa kavuşmasını ummak havanda su dövmektir.

Kardeşlerim !

En önemli bir şey varsa, o da insanın değişmesidir. Çünkü dünyadaki her şey insana, insan da kendisine, vicdan ve imanına boyun eğmektedir. İman ve îtikad sağlam oldu mu, muhakkak insan da düzgündür. İnsan düzelince de dünya düzelmiş demektir:

«Dikkat edin, cesedde bir et parçası vardır ki, o düzeldi mi bütün cesed düzelir, o bozuldu mu bütün cesed bozulur. O da kalbtir.(Sahih hadislerdendir)»

İnsanlar etraflı tetkiki olmayan bazı kişilerin verdikleri hüküm neticesi dünyanın düzelmesinin şu hüviyette bir hükümetin veya şu kıratta bir adam veya partinin başa geçmesine bağlı olduğuna inanmışlardır. Hâlbuki toplumun bozukluğunun kalp ve vicdan bozukluğundan ileri geldiğini hiç akıl edememişlerdir. Onlar salâha ermedikten sonra salâh ve felâh ümidi yoktur.

Kardeşlerim!

Bu, içine kapanmış bir insanın sözü değil, tecrübeli ve hasta cemiyetin derdinden haberdâr, bu konuda da Allah’a hamdolsun uzun bir tahsille kendisini hazırlamış bir kardeşinizin feryâdıdır.

Sağdan soldan haberi olmayan insan, karanlık bir odaya girdiğinde elektrik düğmesine basmadan, aradığını bulamaz, fakat odayı avucunun içi gibi bilen biri düğmenin nerde olduğunu bildiğinden derhal basar, elektrik yanarak odanın içi aydınlanır, adam da aradığını bulur. İşte peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) ve onların izinden gidenlerin durumu böyledir, düğme de «iman»dır, o açıldı mı dünyayı aydınlatmak için ışık dalgaları akın eder.

Ben, Arap ve İslâm ülkelerinde ve bunlardan başkalarında akıl, düşünce ve tecrübe alanlarında muazzam gibi görünen insanlara şâhit oldum, fakat onların «olgun olmayan kısır görüşlerini» çok garib buldum.

Mes’elelerden söz ederlerken geniş kültürü ve tedkîki olmayan biri gibi konuşuyorlar, siyasî ve içtimâi çıkmazları parti değişikliğine bağlayıp, falan parti giderse müşkülün çözüleceğine inanıyorlar. Halbuki başka biri geldiğinde durum değişmeyecek, belki onunla beraber yepyeni problemler gelecektir, ondan başkasını denemeye kalktığımızda şüphesiz gelen gideni aratacaktır. Şair ne kadar doğru söylemiş :

«Gündüzlerin hepsi bir adamın çocuğudurlar, bu gecelerin hepsi de kız kardeştirler. Hiçbir gündüz ve geceden, daha evvelki senelerle geçenlerin yaptıklarından başkasını sakın isteme.»

Bu denemeler zavallı insan üzerinde ne zamana kadar yapılacak?

Sonunda yine bitkin bir duruma düşürmekten başka bir işe yaramayacak olan bu inceleme ve operasyon ne zamana kadar sürüp gidecek?

Esas problem karakter, şahsiyet ve benlik problemidir. Bu gerçeğe parmak basmadığımız müddetçe müşküllerden kurtulamayız.

Bu medeniyetin en büyük hatası ve belâsı, fertlerle meşgul olmaması, onlardan yüz çevirmesidir.

Sosyal ilimler, insanlara öylesine tesir etmiştir ki, onların gözü ve yönü dâima topluluklarda, müessese, içtimaî heyet ve hükümetlerde olmuş, adı geçenlerin temel taşı olan ferd ihmâl edilmiş ve bir kenara itilmiştir. Avazımız çıktığınca bunlara sesleniyoruz:

Efendiler! İşte fertler! Onları ıslâh ediniz ve müşahhas toplum için hazırlayınız.

Diyecekler ki :

«Fertle bizim alâkamız ne? Biz, karakteri sosyal olan içtimaiyatçı bir çağda yaşıyoruz». Biz de deriz ki :

«Kabul ettik, toplumda toplum, fakat fertler olmasa cemiyet neden meydana gelecek?» Onlar diyeceklerdir ki :

«Fertler toplumun düzelmesiyle düzelirler.» Cemiyete önem verip ferdi ihmal eden bu gibilerin durumu, çürümüş, dağılmaya yüz tutmuş tahtaları toplayıp, araba vapuru veya şilep yapmak isteyenin haline benzer, ileriyi gören biri ona dese:

«Bu tahtalar gemi yapmaya elverişli değildirler, bunlardan yapılacak gemi, ne insan ne de kıymetli eşya taşıyabilir.» Onun vereceği cevap şu olacaktır:

«Bu tahtalar önemsizdir, mühim olan gemidir, gemi meydana geldi mi bu tahtalar fonksiyonlarını kaybedeceklerdir. Binaenaleyh tahtaların çürük olması zihnini meşgul etmesin.»

«Bozuk bozuktur, çürük çürüktür, fakat bunlar bir araya geldi mi düzgün ve sağlam meydana gelir. Hırsız hırsızdır, fakat hırsızlar bir araya geldi mi şehrin bekçileri olurlar!!»

Avrupa zihniyyeti budur işte, hırsızlar kendi hallerinde hırsız, toplumda güvenilir bir insan, ne biçim mantıktır bu?

Kurt kurttur, fakat bir araya geldiler mi çoban olurlar.

Kor evi yakar, fakat korlar bir araya gelince yakma özelliğini kaybeder, vantilâtör gibi etrafa serinlik saçarlar!!

Bu son derece gülünçtür, fakat gerek okullarda, gerek devlet dâireleri ve mahkemelerde takîbedilen usul ve temel, bu değil midir?

Bakanlar, hâkimler ve askerler nerden gelmişlerdir?

Bunların ekserisi bozuk ve istenilen seviyenin çok aşağısında değil midirler?

Bu günahkâr zümre nasıl üstün seviyeli, yüksek ahlâklı ve sâlih amelli bir gurup haline gelebilir?

Bütün dünya maalesef ilmî seviyelerde bile bu mantığa boyun eğmektedir.

Bugünün belediye başkanları, fakülte dekanları, ilmî müessese müdürleri, idare adamları eskiden olsa idiler kovulmaktan başkasına lâyık olamazdılar, Hattâ hapishanede olurlardı, en ufak bir vazifeye bile lâyık görülmezlerdi.

Yukardaki zihniyet bütün kafalara öylesine yerleşmiştir ki, ferd meselesini de ele alan herkes gericilikle suçlanır olmuştur.

Ey imanlı kalbin sahipleri!

Güzel yüzleriniz, temiz vicdan ve parlak akıllarınızla siz bir cemiyetsiniz, Beklediğimiz parlak istikbal uyumaktadır, kendinizi rûhî, ahlâki, ilmî ve iman yönünden hazırlayınız. Bu zamanın çağrısı, bu saatin vazifesi ve bugünün cihâdı budur.

Gittiğim her memlekette, ziyaret ettiğim bütün kardeşlerimin yanında İslâm âleminden ve onun dertlerinden bahsedildiğini gördüm. İslâm âleminin hâlâ ayakta durduğu ve yürüdüğü bir gerçektir, onun üstün tarafını ancak ya cahil veya ahmak inkâr edebilir.

Ben buna inanıyorum, Hindistan, Pâkistan, Türkiye, Suriye ve Mısırda onu müşahade ettim. Kardeşlerim, siz de İslâm âleminden bir parçasınız. Eğer onun sizden ayrı yaşadığını ve size düşer sorumluluk olmadığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Fakat beni korkutan şey, çoklarının kendilerini ihmal edip başkalarına önem vermeleridir. Maalesef realite budur. Hâlbuki ben dünyayı düşünürken, ondan bir parça olduğumu ve bu parçayı ıslah etmem gerektiğini unutmamam lâzım. Fakat çok kardeşlerimi görüyorum ki kendilerini hiç düşünmüyorlar, adetâ İslâm âleminin, kendilerinin dışında kalanlardan meydana geldiğine inanıyorlar. Evvelâ kendimizi düzeltmeliyiz, her birimiz sorumlu ve üzerine vazife düştüğünü bilmeli ve buna inanmalıdır. Böylece parçalar düzelince İslâm âleminin de düzelmesi kolay ve hattâ muhakkaktır.

Kardeşlerim, bizim durumumuz, süt dolu bir havuz istediğini ve bu havuza süt döken herkese ücret vereceğini ilân eden bir kralla, koskoca havuza bir kova su dökmekle süt bozulmaz diye, birbirinden habersiz, sabaha kadar havuzu suyla dolduran halkın haline benzer, tabîî sabahleyin gelen kral su dolu havuzdan başka bir şey bulamayacaktır.

Bizim durumumuz ve hikâyemiz budur… Her birimiz deriz ki :

«Benim bozuk olmam İslâm alemine ne zarar getirir?».

İslâm âlemini baştan başa bozuk hale getiren bu zihniyettir işte. Sâlim bir kafayla düşündüğünüzde, bütün konuşmalarınızın başkalarına ait olduğunu kolayca görür ve anlarsınız.

Kardeşlerim, kendinize acıyınız, üstesinden gelemiyeceğiniz meselelerle uğraşmak sizin neyinize. Başkasıyla uğraşmak kolay, fakat kendisiyle uğraşmak zordur, insan da tabiatı icabı dâima kolayı sever seçer. Bunun içindir ki bütün İslâm âlemi, başkasıyla uğraşmaya ve başkasına önem vermeye koyulmuştur. Bu şüphesiz tedâviye muhtaç bir zihniyettir.

Siz Irak ve Iraklılar olarak İslâm âleminden bir parçasınız. Herbirimiz kendisini bu yapıda sağlam bir tuğla olmaya hazırlamalıdır.

Her birimiz mücâhit, yiğit, samimî, temiz karakterli, açık fikirli, köklü, sağlam şuurlu ve çoşkun kalbli birer mü’min olmalıyız.

Böyle olduğumuz takdirde, inanın, bu fesadın önüne geçebilir ve mecrasını değiştirebiliriz.

Buhran kaht-ı ricâl buhranıdır, nerde, istenilen hüviyetteki insanlar?

Çokları hükümete göz dikerler ve onun, her şeyin anahtarı olduğuna inanırlar. Hâlbuki hükümeti insanlar teşkil eder ve onlar yönetirler.

Bunlar kimlerdir ve nasıldırlar?

İslâm âleminin derdi budur işte. Siz kendinizi, istikbaldeki mücadeleye: «Ahlâk», «samimiyet ve fedâkârlık» mücadelesine hazırlayınız. Eğer, kendisini, çıkarını, yakınlarının ve partisinin menfaatini hiçe sayabilecek, vatan ve milletinin yüksek menfaatlerini üstün tutabilecek biri çıksın, mutlaka her şeyi altüst edebilecek ve köklü bir değişiklik yapabilecektir.

Hava bozuk ve karanlıktı, İslâm âlemi muazzam belâlarla çalkalanmakta idi, idareciler zâlim, idare mekanizması bozuktu, zulüm her yerde kol gezmekte haklar çiğnenmekteydi, emniyet kalmamıştı, hülâsâ İslâm âlemi şarkından garbına, kuzeyinden güneyine kadar her tarafında müthiş bir hastalığa tutulmuş bulunuyordu. Ortaya, nefsini unutan, Rabbisini bilen, âhireti düşünen «Ömer bin AbdülAziz» adında bir insan çıktı, bu akımı değiştirdi. İslâm âlemini de salâha doğru yönelmeye zorladı…

Nerde ferdler?

Nerde onları meydana getirenler?

Okullar, fakülteler mi yetiştiriyor onları?

Hayır… Onları iman terbiye eder, ahlâk ve akîde yetiştirir.

Size hararetle tavsiye edeceğim şey: Kendinizi hazırlayınız. içinizde iman ve akideyi besleyip büyütünüz. Allaha, âhiret gününe, İslam’ın menfaatine inanan kimseler olunuz. Öyle insanlar olunuz ki, hasbelkader günün birinde idare adamı olduğunuzda çevrenizin ve durumun bozukluğu sizi fâsid dâiresine çekmesin, içine alıp eritmesin. Ashab böyle idiler :

Karınlarını doyuramayacak, üstlerini giyindiremeyecek derecede fakirdiler, dünya ayaklarına geldi, hâzinelerinin kapısını açtı, fakat onlar zerre kadar değişmediler.

Ebû Ubeyde ve Sa’d oldukları gibi kaldılar. Hz. Selman (Allah hepsinden râzı olsun) Irak’a vali ta’yin edildi, Iraklılar karşılamaya çıktıklarında Selman’ı, ücret mukabili başkasının yükünü sırtlanmış geliyor buldular!..

Dünya, fertler bozulunca bozuldu. Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin mektebinden yetişenlerin kalitesi kalmadı. Biz bu kaliteye şiddetle muhtacız, bunu ancak sizden ve kendisini sade hayata alıştıran, mahrumiyetlere katlanabilen samimî Müslümanlardan beklemekteyiz.

Arapların tutulduğu illetlerden biri de israf, lüks ve kahredici âdetlerdir, çoğu arabasız, apartmansız, yüksek maaşsız edemez, milletimizi çökerten bu hastalıklardır işte. Roma ve İran’ın hastalıklarının tıpkısıdır bunlar.

Onlar da lüks ve medeniyette son derece israfa boğulmuşlardı, bu durum, Müslümanların Medâin’i fethetmelerinden sonra bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Yezdecerd, beraberinde bin aşçı, hayvanları ve kuşları için bin bakıcı taşımasına rağmen şöyle hayıflanıyordu: «Ben oturup ağlanacak haldeyim… Ancak bunları alabildim…»

Medeniyetleri bu dereceye düşmüştü, bunun için de fecî şekilde inkıraza uğramışlardı. Nasıl uğramazlardı ki Yezcederdin giydiği taç, elli bin altından aşağı değil, kuşandığı kuşak da 3050 altın arasında bir değer taşımakta ve çeşitli cevherle, yakutlarla süslenmiş bulunmakta idi. Onların şereflerini, devletlerini ve hayatlarını kaybetmelerine sebep olan cânî, işte bu yaldızlı medeniyettir.

Binâenaleyh kendinizi cihada ve davete hazırlayınız, size tevdi edilen emaneti yerine getiriniz. Benim size tavsiyem budur, belki buna kulak vermeyecek, mühimse miyeceksiniz, fakat ilerde hatırlayacaksınız, hem de yakın bir gelecekte «Ben işimi Allaha havâle ediyorum».

Tekrar ediyorum, buhran, adam kıtlığı, iman ve ahlâk buhranıdır.

Kendimi, hükümet ve partilerin değişmesiyle durumun değişeceğine inanmaktan tenzih ederim.

Çünkü Allah’ın buyruğu budur:

«Kendileriyle mukaatele edilen (ya’ni düşmanların hücumuna uğrayan mü’min)lere, uğradıkları o zulümden dolayı, (bilmukabele harbe) izin verildi, şüphesiz ki Allah onlara yardım etmeye elbette kemâliyle kadirdir.»

«Onlar (o mü’minlerdir ki) haksız yere ve ancak «Rabbimiz Allah’dır» diyorlar diye yurtlarından çıkarılmışlardır.» Nihayet Cenabı Hak şöyle buyurmuştur: «Onlar (o mü’minlerdir ki) eğer kendilerine yer yüzünde mevki verirsek dosdoğru namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, Bütün umurun akibeti (nihayet) Allaha (dönücü)dür.»(Hac : 39,40,41)

Saf altının ateşten çıkması gibi olmalı ve içinden çıktıkları mevki belâsının nasıl ilkin zikredildiğine dikkat edin, haksız yere ülkelerinden çıkartıldılar ve öyle adam oldular ki, Allah kendilerine yeryüzünde bir iktidar mevkii verdiğinde, dosdoğru namazı kıldılar, zekâtı verdiler, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalıştılar.

Bu merhaleyi kat ettikten sonra Allah’ın yukarıdaki ayette vasfettiği ve «Kendilerine elinizi çekiniz, namazınızı dosdoğru kılınız ve zekâtınızı veriniz, denilenleri görmedin mi» (Nisâ’: 772) âyetinde de işaret buyurduğu dereceye ulaşmamıza imkân yoktur. Allah Teâlâ onları hükümet kanalından meydana getirmedi, fakat onları, ahlâk ve düşünceyi de içine alan derin ve şümullü bir İslâmî terbiye ile yetiştirdi. Neticede şahsiyetler gelişti, dalga halinde fışkırdı ve olan oldu…

Samîmi biri olarak size vereceğim nasihat şudur :

«Kendinize dînî, ahlâkî, fikrî ve terbiyevî yönden dikkat ediniz ve bu hususlara önem veriniz. Şairin «Büyük âlem sende gizlendi» dediği gibi İslâm âleminin siz olduğuna inanınız.

Biz düzeldik mi İslam âlemi düzelecektir, parçalar düzelince toplulukların düzelmesi mukadderdir. Benim diyeceğim budur. Sizler ve kendim için Allah Teâlâ’dan mağfiret dilerim.

 

Kaynak:

Ebu’l Hasen Ali Hasenî EnNedvi, ( Ulûmü’l  İslâm ) Nedvetü’l  Ulemâ Reisi, Müellifin Beyrut’ta 1967 yılında ikinci defa Arapça olarak basılan—İLE’L İSLÂM MİN CEDÎD— isimli kitabı, İSLÂMÎ NEŞRİYAT tarafından—YENİDEN İSLÂMA— ismiyle tercüme ettirilmiştir. KORUR MATBAASI 1967, İstanbul, sh: 127-138