İman kelimesi, Arapça’da ‘emn’ kökünden gelir. Sözlük anlamı, birini sözünü tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelmektedir. İman aynı zamanda korkunun zıddı olan ‘emniyet’, ‘güven’ manasındadır. Güvenme, verilen bir habere kalpten inanma, haberi getireni tasdik etme, bir şeye tereddüde düşmeksizin inanma, Allah’a, Hz. Muhammed (as)’ın Allah’ın kulu ve Rasulü olduğuna, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına inanma anlamlarına gelir.

Terim (ıstılah) olarak,  Peygamberimiz Hz. Muhammed (as)’ın Allah tarafından getirdiği kesin olarak bilinen haber, dini esas ve hükümlerin doğru ve gerçek olduğuna tereddütsüz inanmak, bunların tamamını kabul ile tasdik ve itiraf etmektir. Yani Allah’a, Hz. Muhammed’in son peygamber olduğuna ve bütün İslami esaslara, hükümlere ve haberlere, kesin olarak inanmak, tamamını kabul ve tasdik etmektir.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de:

“Peygamber ve mü’minler ona Rabbinden indirilene inandı” (Bakara, 2/285) buyurulması da bunu teyid etmektedir.

İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbı olan Allah’ı tanımak ve O’na yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek, O’nun güvenini ve rızasını kazanmaktır. Âyetleri kabul edip, bağlanmak ve yaşamaktır.

İslam âlimlerinin bazıları iman için, ‘kalp ile tasdiktir’, bazıları ‘yalnızca dille ikrardır’, bazıları da ‘kalple tasdik, dille ikrardır’ tanımında bulunurlarken, ‘kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve gereğince ameldir’ şeklinde tarif edenler de olmuştur. Bir kimse, Peygamberimizi, Allah tarafından getirdiği kesin olarak bilinen her şeyde kalbi ile tasdik ediyor ve doğruluğuna inanıyorsa -bunu her hangi bir sebeple dili ile ikrar etmese de- Allah katında mü’mindir. Diliyle ikrar ettiği halde kalbi ile tasdik etmiyorsa, bu kimse her ne kadar insanlar yanında mü’min ise de, Allah katında gerçekten inanmış değildir.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur:

“İnsanlardan öyle kimseler vardır ki Allah’a ve âhiret gününe iman ettik derler, hâlbuki onlar mü’min değillerdir.” (Bakara, 2/8)

“Münafıklar sana geldikleri zaman: “Biz gerçekten şehadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah’ın elçisisin” dediler. Allah da bilmektedir ki sen elbette O’nun elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların yalan söylemekte olduklarına şahidlik etmektedir.” (Münafikun, 63/1)

”Bedeviler, ‘İman ettik’ demektedirler. (Ey Muhammed) de ki, ‘Siz iman etmediniz fakat İslâm olduk deyin, çünkü iman henüz kalplerinize girmedi.” (Hucurat, 49/14)

Dil ile ikrar, dünyada Müslüman olduğunun bilinmesi ve kendisine (cenaze namazını kılmak ve Müslüman mezarlığına defnetmek gibi) İslâm hükümlerinin uygulanması için, gereklidir.

İman etmek için yalnız ‘bilmek’ de olmaz. Bilmek, imanın şer’i tarifi ile ilgili ileri sürülen bir görüştür. Buna göre iman; kalbin marifeti olup, tasdik olmaksızın Allah’ı ve Hz. Peygamber’in haber verdiği şeyleri kalben bilmek demektir. Bu görüş doğru olsa idi ehl-i Kitabın hepsi de mü’min olurdu.

Allah Teâlâ ehli-i Kitap hakkında şöyle buyurmuştur:

“Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (peygamberi) , çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü, bildikleri halde mutlaka gerçeği gizlerler.” (Bakara, 2/146) (A. Muhsin Toprak, s.44-45)

Başkalarına güven vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir.

İcmali ve Tafsili İman: Ehl-i Sünnet’e göre Şer’î iman, icmali veya tafsili olarak iki surette teşekkül eder. Rasulullah Hz. Muhammed (as)’ın tebliği ettiği dini esas ve ilâhî hükümlerin tamamına, tafsilat gözetmeden topluca inanmaya icmali iman denir. Bunun da en özlü ifadesi; “Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Hz. Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna” kesin olarak inanmaktır. Bu iman, “Kelime-i Tevhid” ve “Kelime-i şehadet” diye bilinen kesin “Lâ ilâhe illallah, Muhammedu’r-Rasulullah” demek ve bunu kalb ile tasdik etmekle olur. Bu, Şer’i imanın ilk mertebesi ve İslâm binasına girmenin ilk şartıdır. Çünkü bu cümlede, İslâm’ın iki ana rüknü ile bir kimsenin iman etmesi zorunlu olan dini hakikatlerin esası ve özü toplu olarak bulunmaktadır. Ancak, bu dinî hükümlerin tamamını tek tek hemen öğrenemeden, hepsine birden topluca iman edildiği için, bu tür imana “icmali iman” denmiştir. Akıl ve baliğ olan (akıllı ve erginlik çağına gelen) her şahsa, “icmali iman”a sahip olmak şart ve farz ise de; mümine yaraşan imanın bu ilk kademesinde ve İslâm’ın ana kapısında kalmayıp, dinin diğer iman ve ibadet esaslarını, amelî ve ahlâkî hükümlerini -gücü ve takati nisbetinde- öğrenmesi ve bunlara ayrı ayrı tafsili olarak iman etmesidir.

Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü’l-Hüsnadan biri, El-Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici, güven kaynağı olmayı; insanın mü’minliği de El-Mü’min’e (Allah’a) güvenmeyi ifade eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir. Allah’a güven tam olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin tam olması için, O’nu her şeyden fazla sevmemiz, O’nun emir ve hükümlerini de herşeye tercih etmemiz gerekir. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok fazladır.” (2/Bakara, 165)

İmanın Geçerli Olmasının Şartları

İmanın sahih ve makbul olması için üç şartın bulunması gereklidir.

1. İman ümitsizlik halinde olmamalıdır.

Hayatı boyunca inanmamış olan bir insanın, yaşama ümidi kalmayıp can çekişme halinde iman etmesi geçerli değildir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de konuyla ilgili olarak şöyle buyurulmuştur:

“Günah işleyip de kendisine ölüm gelince ‘işte ben şimdi tevbe ettim’ diyen kimsenin tevbesi kabul edilmez. Kâfir olarak ölenlerin de tevbesi kabul edilmez. İşte bunlara ahirette can yakıcı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa, 4/18)

“Azabımızın şiddetini gördükleri zaman imanları kendilerine fayda verecek değildir.” (Mü’min, 40/85)

Firavun bile boğulma anında iken iman etmiştir. Ölüm üzere iken azabın şiddeti ve dehşetini görerek iman, artık gayba iman olmaktan çıkar.

“Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): “İsrail oğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım” dedi.” (Yunus, 10/90)

2. İman eden bir kimse, zarûrât-ı diniyyeden olan hükümlerden herhangi birini inkâr veya tekzib etmemelidir. Mesela; bir kimse Allah’ın varlığına, meleklerine, âhiret gününe namaz, oruç, hac ve zekâta inandığını ikrar etse, ancak peygamberlere inanmadığını söylese, bu kimsenin imanı sahih değildir. Çünkü iman bir bütündür, cüzlere, parçalara ayrılmayı kabul etmez. Yine Kur’an-ı Kerim’e inandığını beyan eden bir kimse, onun herhangi bir ayetini reddetse mü’min olamaz. Çünkü Kur’an-ı Kerim’den olduğu sabit olan herhangi bir ayeti inkâr etmek küfürdür. Bu durum, Kur’an-ı Kerim’in çoğuna inansa da, böyledir. Çünkü Kur’an-ı Kerim, Allah tarafından vahy yoluyla indirilmiş bir kitaptır. Bir ayeti yalanlayan kimse, aslında vahyi, yani bütünüyle Kur’an-ı Kerim’i  yalanlamış demektir. Mü’minler; bilmedikleri herhangi bir mesele ile karşılaştıkları zaman; ileri geri herhangi bir söz söylemeden “ben bunu bilmiyorum; Allah ve Rasûlü nasıl bildirmişse öyledir” demelidirler.

3. Dindeki hükümlerin hepsinin güzel olduğunu kabul etmeli ve bunların arasında bir ayırım yapmamalıdır.

Kısmî iman, kısmî küfür demektir. Bir kısmını inkâr da tamamını inkâr gibidir. İman edilmesi gereken unsurlar birbirine bağlı bir bütündür. Dolayısıyla ya tam iman, ya da küfür var demektir. Küfrün az veya çok olması küfür olmasını değiştirmez.

“Siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını küfr (inkâr) mü ediyorsunuz? Sizden böyle yapanın cezası, dünya hayatında zillet, kıyamet gününde azabın en şiddetlisine uğratılmaktır.” (Bakara, 2/85).

Hoşuna giden şeylere iman eden, hoşlanmadığı ve zor gelen şeyleri inkâr eden, ancak arzularını ilâh edinen menfaatperest kimsedir. Bir bardak temiz suya bir damla zehir katılmış olsa, o su, faydalı olmaktan çıkar, tehlike sebebi olur.

Rivayet edildiğine göre Yahudi hahamlarından bir topluluk, Rasulullah’a gelmişler: “Ey Allah’ın Resulü biz, sana, kitabına, Musa’ya, Tevrat’a ve Üzeyr’e iman ediyoruz ve bunlardan başka kitapları ve peygamberleri tanımıyoruz” demişlerdi. Peygamberimiz de: “Hayır, Allah’a, bütün peygamberlerine, Muhammed’e ve kitab-ı Kur’an’a ve ondan önceki her kitaba iman ediniz” buyurdu. (Nisa, 4/136; Bakara, 2/285) “Yapmayız” dediler. Bu ayet nazil oldu ve hepsi iman ettiler. Dikkate şayandır ki, iman fıkrasında “Allah’a, Resulüne, Resulüne indirilen kitaba, ondan önce indirilmiş olan kitaba” diye dört şeye iman belirtilmiştir. Bu da “Allah’a iman, Peygambere iman, kitaplara iman” diye üç mertebede özetlenebilir.

 

İMAN VE SALİH AMEL

 

Salih amel, iyi, güzel, faydalı, sevaba ve Allah’ın rızasına sebep olacak, haram sınırına girmeksizin kişinin iman, iyi bir niyet ve ihlâs ile yapmış olduğu davranışlar.

“Amel”, iş manasına gelir. “salih” ise, elverişli, yararlı, yarayışlı demektir. Dolayısıyla amel-i salih; kişiye ahiret saadetini sağlamaya, Allah’ın rızasını kazanmaya elverişli olan, Allah katında bir değer ifade eden davranışlardır.

İmanı kuvvetlendiren, sağlamlaştıran, onu çepeçevre sararak koruyan salih amellerdir. Salih amelden söz eden ayetler genellikle, önce imana değinerek başlarlar. Bunların hep “İman edip salih amel işleyenler…” şeklinde oldukları görülmektedir. Bu da iman ile amelin, bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğunu ortaya koymaktadır. İman olmadan güzel davranışların hiçbir önemi olmadığı gibi, salih amel olmadan da kuru bir imanın tadı yoktur.

Nitekim Cenâb-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de kurtuluşa erebilecek kimseleri şöyle tanıtıyor: “Asr’a yemin olsun ki hiç şüphesiz insan hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr, 103/1-3). “Muhakkak ki iman edip salih amel işleyenler, yaratıkların en hayırlısıdırlar.” (Beyyine, 98/7). Bu ayetlerden anlaşıldığı gibi imanın yanında mutlaka salih amel gerekir. Bu da İslâm’ın bütün emir ve yasaklarının yeryüzünde uygulanması, insanların hayatına hâkim kılınması için gereken amelî ve sözlü tebliğdir. Allah’ın emirlerini uygulayıp, bunları kendi nefislerinde yaşayarak toplumda yerleşmesi için çalışmak amel-i salihtir. En hayırlı yaratık olmanın şartı budur. Kur’an-ı Kerim’de salih amel’den söz eden bütün ayetlerde hemen hemen önce imandan söz edilmektedir.

“Allah’a çağıran, salih amelde bulunan ve: “Gerçekten ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet, 41/33)

“Bizim katımızda sizi (bize) yaklaştıracak olan, ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükâfat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.” (Sebe, 34/37)

“Gerçek şu ki, iman edenlerle Yahudiler, Sabiîler ve Hıristiyanlardan Allah’a, ahiret gününe inanan ve salih amellerde bulunanlar; onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olacak değildirler. (Maide, 5/69)

“Biz elçileri müjde vericiler ve uyarıp-korkutucular olmaktan başka (bir nedenle) göndermiyoruz. Şu halde kim iman ederse ve (davranışlarını) düzeltirse, artık onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olacak değildirler.”(En’am, 6/48)

İman olmadan, salih amelin kişiyi kurtaracağını söylemek son derece yanlıştır. Zira amelin, imansız kabul edilemeyeceği açıktır. Bunun yanında salih amelin mutlaka dayanması gereken köklü bir dayanağı olması gerekir ki, bu da, imandır. Âyette “iman etmiş olarak” ifadesinin yer alması gösteriyor ki, iman olmadan, salih amelin bir faydası olmamaktadır. Hatta bir amelin, salih olabilmesi için, imana bağlı olarak yapılması gerekmektedir.

İman ile salih amel arasında kuvvetli bir bağ olup, birbirlerinden ayrılması imkânsızdır. Gölge, nasıl bedeni takip ederse, aynı şekilde salih amel de imanı takip etmektedir. Nerede iman varsa, orada salih amel de olmalıdır. O halde salih amel ile iman arasında önemli bir bağ vardır. Çünkü Allah, kendisine kavuşmanın salih amel işlemede ve yapılacak ibadette hiç kimseyi kendisine ortak koşmamada olduğunu bildirmektedir. (18/110) Yine kötülüklerin keffareti ve kişinin en güzel şekilde mükâfatlandırılması, iman ve salih amelleri işlemeye bağlanmaktadır.(29/7) Salih amel, imanın semeresidir. Salih amel işleyenin ne zulümden, ne de hakkının çiğnenmesinden korkmayacağı, (20/212) yaptıklarına karşılık kat kat fazlasıyla mükâfat verileceği,(34/37) cennetlerin vaat edilmesi (2/82) gibi daha pek çok hususlar âyetlerde belirtilmektedir.

İman ile salih amel arasındaki ilişkiyi İbn Teymiyye daha net bir şekilde ortaya koymaktadır. Ona göre, salih amelin imanla ilişkisi, ya dudakla dilin ilişkisi gibi veya kalbin bedenle olan irtibatı veyahut da bir buğday danesinin bütünlüğü gibidir. Zira konuşmak, dudak ve dil ile olur. Kalpsiz bir beden düşünülemez. Aynı şekilde danenin içi ve dışı vardır, özellikleri ayrı olduğu halde iki dane denilmez. (İbn Teymiyye, Kitabu’l-İman, s. 286)

Bir amelin salih amel olabilmesi için;

a- Salih ameli yapan kişinin Müslüman olması,

b- Bu ameli sadece ve sadece Allah rızası için yapmış olması,

c- Kur’an’a ve Sünnete uygun olması

şarttır.

Yüce Allah, müminlerin salih ameller işlemesini emretmektedir:

”Salih ameller işleyin” (Sebe, 34/11).

Hangi amellerin “salih amel” olduğu hususunda Kuran’a baktığımızda, Allah rızasına uygun olan her türlü söz, fiil, ibadet ve iyiliklerin “salih amel” olduğunu görmekteyiz. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi temel ibadetlerin yapılması “salih amel” olduğu gibi iyiliği emretmek, kötülükten men etmek, sosyal yardımlaşma ve benzeri Kur’an’a uygun olan her türlü iş ve davranış salih ameldir.

Bu arada hayırlı evlâd da amel-i salih cümlesinden sayılmıştır. Hayırlı evlâd yetiştirmek zamanımızda Müslümanlar için hayli önem arz eden bir meseledir. Rasulullah (as): “İnsan ölünce ameli kesilir (amel defteri kapanır). Ancak üç şey müstesna (onlar yazılmaya devam eder): Sadakayı cariye (insanların uzun zaman istifade ettiği çeşme, yol, köprü, hastane, cami…), kendisinden istifade olunan ilim (kitap vb.), kendisine duacı olan salih evlâd” buyurmuştur (Ebû Dâvud, Vesâyâ; 14; İbn Mâce, Mukaddime; 20). Evlâtların, amel-i salih olacak şekilde yetiştirilip ardımızdan bizlere hayır dua eder bırakılması önemli görevlerimizdendir.

Bunun aksine, makbûl olmayan çocuklara “amel-i gayr-i salih” denilmiştir. Hz. Nûh (a.s.), kendisine isyan edip gemiye binmediği için sularda boğulan oğlunu tufandan sonra yeniden Allah’tan isteyince Allah’u Teâlâ cevaben “Ey Nûh, o, senin ailenden değildir. Çünkü o, amel-i gayri salih (salih olmayan bir amel-sahibidir…” (Hûd, 11/46) buyurdu.

im

 

Büyük Günah İşleyenin Durumu:

İman ile amel ayrı ayrı şeyler olunca, akla şöyle bir soru gelir. Farz olan ibadetleri yapmamak, Allah’ın yasakladığı büyük günahları işlemek imanı nasıl etkiler? Başka bir ifade ile farz olan ibadetleri yapmayan ve büyük günah işleyen kimse imandan çıkar mı?

Bu konuda farklı görüşler olmakla beraber Ehl-i Sünnetin görüşü, farz olan ibadetleri yapmamak ve büyük günah işlemek insanı dinden çıkarmaz, günahkâr yapar. Dinden çıkmak başka, günahkâr olmak başkadır. Nitekim Ashab-ı Kiram’dan Ebû Zerr (r.a.) şöyle demiştir:

Ebu Zerri’l-Gıfârî (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (a.s) buyurdu ki:

“Bana Cebrâil (a.s) gelerek “Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi ortak kılmadan (şirk koşmadan) ölürse cennete girer” müjdesini verdi” dedi. Ben (hayretle) “zina ve hırsızlık yapsa da mı?” diye sordum. “Hırsızlık da etse, zina da yapsa” cevabını verdi. Ben tekrar: “Yani hırsızlık ve zina yapsa da ha!” dedim. “Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da yapsa!”

Hz. Peygamber (a.s) dördüncü keresinde ilâve etti: “Ebu Zerr’in burnu sürtülse de cennete girecektir.” (Buhârî, Tevhid 33; Müslim, İman 153, (94); Tirmizî, İman 18).

Hz. Ebu Bekre (r.a) anlatıyor: “Rasulullah (a.s)’a “Hangi insan daha hayırlıdır?” diye sorulmuştu:

“Ömrü uzun, ameli de güzel olandır” buyurdular.”

“Öyleyse insanların kötüsü kimdir?”  diye soruldu:

“Ömrü uzun, ameli kötü olandır!” buyurdular.” [Tirmizî, Zühd 22]

İman Huzur Kaynağıdır

İman, insanın en değerli kazancıdır. Karanlık ile aydınlık bir olmadığı gibi inanan insan ile inanmayan insan da bir değildir. İnanan insanın Allah katında üstün değeri vardır. Allah mü’min olan kullarını sevdiği gibi, insanların güvenini kazanan da bu inanan insanlardır.

“Rabbimiz Allah’tır” deyip, sonra da doğrulukta devam edenlere gelince, onların üzerine melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen cennetle sevinin.” (Fussilet, 41/30)

İman eden insan huzurlu ve mutlu kişidir. Çünkü iman eden insan, bir gün Allah’ın huzurunda dünyada yaptıklarının hesabını vereceğine inandığı için, Allah’a ve insanlara hatta diğer canlılara karşı olan görevlerini en iyi şekilde yerine getirmeye çalışır. İşinde ve sözünde ölçülü olur. Her türlü aşırılıklardan sakınır. Ailesine, çevresine, tüm insanlara ve hatta hayvanlara karşı şefkat ve merhamet gösterir. Kimsenin malına, ırzına göz dikmez. Kimsenin hakkına tecavüz etmez. Herkese hakkını verir. Komşuluğundan herkes memnun olur. İşveren ise işçiye, işçi ise İşverene haksızlık yapmaz. Felâketler ve musibetler karşısında sarsılmaz, ümitsizliğe düşmez. Allah’a sığınır ve güvenir. Bütün bunlar, insanın huzurlu ve mutlu olmasını sağlar.

NOT: Bu yazı Genç Birikim Dergisinin Nisan-2014 Sayısında Yayınlanmıştır.