بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

Allah(c.c.)’ın selamı rahmeti ve bereketi tüm Mü’minlerin üzerine olsun.

İlim talebesi, ilim yolculuğuna çıkarken her şeyden evvel halis bir niyetle işe başlamalıdır. Çünkü birçok hadis kitabında muhaddislerin kitaplarının başına koyduğu hadise göre “Ameller niyetlere göredir…” [1] Buyrularak her işe başlarken niyet etmenin esas olduğu vurgulanmaktadır. Her ne kadar hadis hicretle ilgili söylenmişse de genel olarak yapılan her işi kapsar. İlim öğrenmede niyet Allah’ın rızası olmalıdır. Niyete; dünyalık menfaatler, insanların teveccühü, mal-makam sevgisi ve şöhret olma sevdası karışırsa, bu şekilde elde edilen ilim kişiyi Allah’ın rızasından uzaklaştırır. İlim yolunda çekilen sıkıntılar Allah’ın rızasıyla hareket eden talebeyi olgunlaştırıp yükseltirken, dünyalık menfaatlerle yola çıkanı alçaltır ve belki de yolda tökezlemesine sebep olur. Hâlbuki kişi Allah’ın rızasını gözetmeli, başına gelenlere Allah(c.c.) için sabretmeli, kendisini daima gören ve her haline vakıf olan bir Rabbi olduğunu aklından çıkarmamalıdır.

Şems-i Tebrizi der ki: “Urfa’da bir adam gördüm. Kırbaçlandığı halde çıkmıyordu sesi. Peşine takıldım ve niçin kırbaçlandığını sordum. Bir kadına âşık olduğundan bu hâle düştüğünü söyledi. “Bu kadar acı çektiğin halde neden ses çıkarmadın?”, diye sordum. “Sevgilim bana bakıyordu”, dedi. “Ya yüce Allah’ın seni hep gördüğünü bilseydin!” dediğimde haykırarak yere düştü.” [2] Dünyalık menfaatler için sıkıntılara ve meşakkatlere katlanan insanın, Rabbinin rızası için ilim elde etmesi ve bu yolda sabretmesi gerekmez mi?

İlim öğrenmede niyet; Allah rızası, ahiret hayatını kazanmak, yeryüzünde Allah namına bir medeniyetin kurulmasına katkıda bulunmak, kendisinin ve toplumun ıslahı için çalışmak olmalıdır. Niyetinde olan her şeyi belki gerçekleştiremeyebilir ama her halükârda niyetini muhafazaya çalışmalıdır. O yüzden “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır”[3] denilmiştir. Zira insan ne kadar gayret ederse etsin, niyetindeki ameli yakalayamaz. Allah Azze ve Celle’nin engin rahmetidir ki, yapılan amelden ziyade içteki niyete göre muamele etmektedir. Dolayısıyla, insanın niyetinin ona kazandırdığı elbette yaptıklarından daha fazla olacaktır. Bu sebeple niyetin muhafazası ve âlimin ilmiyle âmil olması ve Allah Azze ve Celle’nin rızasıyla hareket etmesi önemlidir. Yemekteki tuz misali, toplumdaki kokuşmuşluğu ve bozulmayı önlemekle yükümlü olan âlimlerin kendisi bozulmuşsa -tuz kokmuşsa- o zaman o toplumun hali ne olur? Abdulaziz el-Bedri şöyle der: “Halkın bozulması idarecilerin bozulmasıyla, idarecilerin bozulması ise âlimlerin bozulması iledir. Âlimlerin bozulması da malum mal, makam, şan, şöhret sevgisiyledir. Dünya malına köle olmasındandır.”[4]

Hz. Ömer (r.a), bazı insanların ibadetleri nasıl adet haline getirdiğini şu üzüntü dolu sözleriyle dile getirir:

“Öyle insanlar var ki, Müslüman olarak saçını başını ağartmış. Fakat ömründe Allah için hakkıyla kıldığı bir namazı yok.” [5]

İbadetlerimizin hedefi Allahu Teâlâ’nın rızasını kazanmaktır. Ne var ki edebine riayet edilmeden yapılan ibadetlerin, bırakın O’nun rızasını kazandırmayı, yapanın yüzüne çarpılma ihtimali çok yüksek.

Maun Suresi’ndeki “yazık o namaz kılanlara!” kınamasına benzer bir ifadeyi Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz’in şu sözlerinde de görüyoruz:

“Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttukları oruçtan ellerinde kalan sadece açlık ve susuzluktur. Nice gece ibadeti ile meşgul olanlar vardır ki, ellerinde kalan sadece yorgunluk ve uykusuzluktur.‘’ [6]

Çok ciddi bir ikaz ve kınamanın iç içe bulunduğu bu ifadeleri görünce insan sormadan edemiyor: Acaba biz, bu ayet ve hadis-i şerifte anlatılan gruba dâhil olmaktan yeterince çekiniyor muyuz? Ya okuduğumuz Kur’an bize lanet ediyorsa ne yapacağız? Namazı bir tür sportif faaliyet veya alışkanlığa, orucu perhize, haccı turistik geziye, zikir meclislerini eğlenceye, zekâtı ticarete, hizmeti benlik davasına, cihadı cinayete, hakka daveti siyasete çevirdiysek, bu nasıl bir dindarlıktır? Amellerimizin muhasebesini yapmadıkça İslâm’ı yaşama ve yaşatma davasında en büyük yıkımı biz yapmış olmaz mıyız?

Bir haberde şöyle nakledilmiştir: Rasûlullah (s.a.s.)):

-Şeytan, bazen ilimle sizin önünüze geçer.” buyurdu. Biz:

-Ya Rasûlullah, ilimle nasıl önümüze geçer ve bizi aldatır? diye sorduk, buyurdu ki:

-Şeytan (sizden birinize): “İlim öğren, tam öğreninceye kadar amel etme” der. O kimse de durmadan ilimle meşgul olup, ameli sonraya bırakır ve nihayet hiç amel etmeden kendisine ölüm gelir.” [7]

Bu haberde iki şeye delil vardır. Birincisi, burada sahibine ahirette fayda vermeyen talebinde Allah’a bir yakınlık bulunmayan fuzuli ilim kastedilmiştir. İkincisi, faziletli ve teşvik edilen ilim, sahibini amele sevk eden ilimdir. Çünkü Rasûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) ilimsiz ameli emretmez. [8]

Cabir İbni Abdullah r.a dan. Nebi s.a.v şöyle buyurdu: Âlimlere karşı övünmek, sefihlerle tartışmak ve meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim öğrenmeyiniz. Kim böyle yaparsa ona ateş vardır, ona ateş vardır.[9]

Ka’b İbni Malik r.a şöyle dedi: Resulullah s.a.v şöyle buyurdular: Kim ilmi âlimlerle çekişmek, sefihlerle cedelleşmek ve insanların teveccühünü kazanmak için taleb ederse, Allah onu ateşe sokar.[10]

Allah Rasulü (sav) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde aleyhinde ilk önce hüküm olunacak insanlar şunlardır:

1- Şehid olmuş kimsedir. O, huzura getirilir de Allah ona olan nimetlerini anlatır. O da mazhar olduğu bütün nimetleri tanır. Kendisine: -Bu nimetlere karşı sen ne amel işledin? diye sorar. O kul: – Senin yolunda cihat ettim, nihayet şehid edildim der. Allah – Sen yalan söyledin! bilakis sen cüretlidir denilmek (ne güzel kılıç sallıyor, desinler) diye mücadele ettin ve bu da sana denildi, buyurur. Sonra emir verilir de bu kimse yüzü üzerinde sürüklenir, nihayet cehenneme atılır.

2 – Sonra muhakemesi görülecek bir diğer insan da ilim öğrenmiş, öğrendiğini başkasına öğretmiş ve Kur’an okumuş olan kimsedir. O da getirilir. Allah c.c ona da kendisine verdiği nimetleri anlatır. Bu kimse de nimetleri tanıyıp itiraf eder. Allah (c.c) ona da: – Bunca nimetlere karşı sen ne yaptın? Diye sorar. O kul: – İlim öğrendim, onu başkalarına da öğrettim ve senin rızan için Kur’an okudum der. Allah-u Azze ve Celle ona da: – Sen yalan söyledin! Bilakis sana Âlim desinler diye bu ilmi öğrendin. Ne güzel Kur’an okuyor” desinler diye Kur’an okudun ve bunlar da sana söylendi, (artık ne istiyorsun). Ve Allah(c.c.) emir verir de o kul yüzünün üstüne sürüklenerek cehenneme atılır.

3 – Sonra muhakemesi görülecek kimse Allah’ın kendisine nimetlerini bollaştırdığı ve her çeşit maldan ihsan eylediği kimsedir. Bu da getirilir ve Allah c.c ona da nimetlerini hatırlatır, o da bu nimetleri hatırlayıp itiraf eder. Allah ona da:  Bu nimetler içinde ne amel işledin? Diye sorar. O kul: Hakkında infak edilmesini istediğin hiç bir yol bırakmadım da bütün bu yollarda senin rızan için infak eyledim der. Allah c.c: Yalan söyledin. Bilakis sen bu infak ve harcamaları, ”Bu adam ne cömerttir” desinler diye yaptın ve bu da sana denildi, buyurur. Sonra emir buyururlar da o kimse yüzü üzerine sürüklenerek cehenneme atılır. ” [11]

İşte bu ve emsali deliller, ilmin sadece Allah’a kulluk etmek için öğrenileceğini ve bu gayeden başka bir amaçla talep edilen ilmin ise, insanın başına bela olacağını açıkça anlatan delillerdir.

Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır:

Rabbinizden size indirilene uyun… (A’raf/ 3)

Dolayısıyla, Rabbimizin indirmiş olduğu Kitap ve Sünnet, sadece kendisine uyulması için öğrenilir. Bundan başka gayeleri olanlara da yazıklar olsun. Abdullah İbni Amr r.a dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdu: Başkalarına acıyın ki, size de acınsın. Affedin ki, sizin de günahlarınız affedilsin. Yazıklar olsun doğru sözü ve nasihati işitip de kabul etmeyenlere ve gereğini yapmayanlara! Yazıklar olsun doğruyu bildikleri halde onunla amel etmeyenlere ve ihmalkâr olanlara.[12]

İslam’ın tek amacı, Allah’u Azze ve Celle’ye O’nun istediği ve Resulünün de gösterdiği şekilde kulluk edilmesidir… Ve bunun hakkıyla gerçekleşmesi için de, ilim ve eğitime ihtiyaç vardır. Yani, Allah’a takdim edilen gerçek bir kulluğun ilimsiz olması mümkün değildir… Diğer bir ifadeyle; İlim elde edilmediği sürece, Allah’a kulluğun keyfiyeti hakkıyla bilinemeyecek dolayısıyla, O’nun nasıl bir kulluk istediği, nelerden razı olduğu ve nelerden hoşnut olmadığı da anlaşılamayacaktır.

Çünkü ilimsiz olarak kendisine bağlanılan bir itikat ve ilimsiz olarak söylenen bir söz veya yapılan bir iş, körü körüne bağlanılan bir itikat, körü körüne söylenen bir söz ve körü körüne yapılan bir amel olmaktan öteye geçmeyecektir. Her Müslüman’ın dinî görevlerini yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile batılı birbirinden ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s): “İlim tahsil etmek her Müslüman erkek ve kadına farzdır” [13] buyurmuştur.

Hadis, farz-ı ayn ilimden bahsetmektedir. Farz-ı ayn ilim, her Müslüman’ın bizzat öğrenmesi ve bilmesi gereken ilimdir. Bu ilmi ona farz kılan Allahu Teâlâ ve O’nun Rasulü’dür. Akıllı olup buluğ yaşına ulaşan her Müslüman bu ilimlerden sorumludur. Çünkü bu durumdaki bir insan, iman ve ibadetle yükümlüdür. Helâl ve harama dikkat etmesi gerekmektedir. Görevli melekler tarafından amelleri yazılmaya başlanmıştır. Amele yükümlü olan bir kimseye ilk gereken iş, yapacağı işin ilmini öğrenmektir.

Temel kaide şudur: Yapılması farz olan bir şeyin ilmini bilmek de farzdır. Bu şeyleri temelde üç ana gruba ayırabiliriz:

* İnanılması şart olan esaslar.

* Yapılması icap eden farzlar.

* Terk edilmesi gereken haramlar. [14]

Bunlarla birlikte vacip, sünnet, mendub, müstehab, mübah, mekruh olan ameller mevcuttur ki, onların bilinmesi farzlardan sonra gelir. Bu ilimlerin her mükellef tarafından bilinmesi farz olduğu halde, günümüzde ihmal ve gaflet birbirine eklenince, ortaya Rabbini tanımaz, dinini yaşamaz, edebini ve haddini bilmez, kendi menfaatinden başka kimseyi sevemez birçok insan çıkıverdi. Bütün bu arızalar ve cehalet giderilmeden hakkıyla ne din yaşanabilir, ne de tasavvufun neşesine ulaşılabilir.

Ebû Derdâ (r.a.) şöyle buyurmuş: ‘’İlim öğreniniz! Çünkü âlimle talebe ecirde denktir. Bu ikisi dışındaki insanlarda pek hayır yoktur. ‘‘ [15] Araçlar maksatlarının hükmünü alırlar kaide ve kuralının gereği, nasıl ki kulluk insanın üzerine vacip olan bir şey iste aynen de o kulluğu yerine getirmeye vesile olan şeyleri öğrenmekte o kulun üzerine vaciptir.

Bunun içindir ki Allah resulü s.a.v bir hadisi şeriflerinde:

 “ İlim öğrenmek, kadın ve erkek bütün Müslümanların üzerine farzdır. “[16]

Ebu’d Derda r.a dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdular: Ey insanlar ilim öğreniniz! İlim ancak talim ile kazanılır. Hilm ise – yani yumuşaklık ise – ancak tahallum – yani gayret – ile elde edilir. Fıkıh ise ancak tefekkuh iledir. Kim hayrı araştırırsa ona verilir. Kim de şerden sakınırsa ondan korunur. “[17]

“Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltsin. ” (Mücadele/11)

“Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O’ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hâkim olan O’ndan başka ilah yoktur.” (Al-i İmran/18)

  Görüldüğü gibi Yüce Allah zatıyla başlıyor, ikinci olarak melekleri ve üçüncü sırada da ilim sahiplerini zikrediyor. Şeref, üstünlük, değer ve asalet olarak bu onlara yeter.  İşte ilim sahiplerini ve ilmi öven birkaç Ayet’i celile daha:

“ De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu ? “ (Zümer/9)

“ Bu misalleri insanlara anlatıyoruz; ama onları âlimlerden başkası düşünüp anlayamaz. “ (Ankebut/43)

“ Kulları içerisinde Allah’tan hakkıyla ancak âlimler korkar.“ (Fatır/28)

 Nebi sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurur : ” Kim ilim aramak üzere bir yola koyulursa Allah da buna karşılık, ona cennete giden yolu kolaylaştırır. Melekler ilim tahsil edenlerden memnun olduklarından dolayı kanatlarını – o ilim tahsil edenlerin üzerlerine – indirirler. [18]

 Ebu Hureyre r.a dan. Resulullah s.a.v buyurdular ki: Dünya melun’dur, onun içerisindekiler de. Ancak, Allah’ın zikri, ilim sahipleri ve ilim tahsil edenler müstesna. [19]

  Resulullah s.a.v şöyle buyurdu : “ Âlimin abide üstünlüğü, Ayın sair yıldızlara karşı üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin varisleridirler. [20]

  Resulullah s.a.v yine şöyle buyurdu : “ Âlimin abide üstünlüğü, benim sizin en aşağı mertebede olanınıza karşı üstünlüğüm gibidir.[21]

   Şeref, övünç ve değer olarak bu derece ve bu güzel rütbe insana yeter. Zira peygamberlik rütbesi üstünde hiçbir rütbe yoktur. Dolayısıyla bu rütbenin varisinin şerefi üstünde de hiçbir şeref yoktur.

Muaz ibn Cebel r.a şöyle der: Ey insanlar! İlim öğreniniz. Allah için ilim öğrenmek, ilahi haşyeti kazandırır. İlim talep etmek ibadettir, müzakeresi tesbih, ondan bahsetmek – onu başkalarına anlatmak – cihad’tır. Bilmeyene öğretilmesi sadaka, ehline verilmesi ilahi yakınlıktır. O, yalnızlıkta bir dost, kimsesiz yerde bir arkadaş, dini işlerde bir yol gösterici, darlık ve genişlikte bir yardım, işler karıştığı zaman güzel bir danışman, akrabalar yanında sadık bir yakın ve cennet yolunun bir ışığıdır.

Her şeyin bir temeli vardır. Bu dinin temeli ilimdir.” [22] İslam bilgini Hasan Basri ilimsiz insanlık olmayacağını ikaz ediyor; “Şayet âlimler olmasaydı, insanlar hayvanların seviyesine inerlerdi. “[23] Demek ki, insan olarak kalabilmek için ilim şart ve elbette ki, bu ilmin ilim olabilmesi için vahiyle ters düşmemesi gerektiği gibi hayatla da iç içe olması beklenir. Bakınız, Hz Ali’nin şikâyetine; Belimi iki tip insan kırmıştır; İlmiyle amil olmayan âlim, ibadete dalan cahil. Çünkü cahil halkı ibadetiyle aldatır, âlim de ibadetsizliği ile ” [24] Yüce Rabb’imizin insanlara gönderdiği, Kıyamete kadar baki kalacak olan kurtuluş mesajı “Oku..!” emri ile başlarken ve Hz. Peygamberin ilim üzerinde bu kadar çok durduğu bilinirken, insanlara ayetlerin suyunu içmeyi telkin etmek ne demek!

Ey Hak yolcusu! Sana emredilen şeyleri yapman ve yasaklardan sakınabilmen için ilim gerekir. Yoksa ne olduğunu, ne için ve ne şekilde yapıldığını bilmediğin ibadetleri nasıl yerine getireceksin? Günah olduğunu bilmediğin şeylerden nasıl sakınacaksın? Eğer gereken ilmi elde etmezsen, çoğu kez, senelerce namazlarını bozmuş bir halde ibadet edersin de, haberin bile olmaz. İman ve ibadet konularında bir mesele ile karşılaşırsın: hem bu meseleyi halledecek bir kimse aramazsın hem de şüphe içinde günler geçirirsin.’’ [25]

Burada sırf ilim ve ibadetle meşgul olmak sözü yanlış anlaşılmamalı. Bu hiçbir dünya işine bakmadan bir kenara çekilip devamlı ilim ve ibadetle meşgul olmak ve bu halde ölümü beklemek demek değildir. Bundan maksat, Allah rızasını hedefe alıp, uyku ve eğlence dâhil her işi, ilmin öğrettiği inceliğe göre yaparak, ibadete çevirmektir. Bunun için her müminin, kendisine gerekli olan ilmi öğrendikten sonra, ölene kadar amele devam etmesi gerekir.

Resulullah hep ilimi tavsiye etmiş, kendisi de ilim meclislerini tercih etmişti. Peygamber mescide girdiği zaman toplanmış iki grup gördü. Bu gruplardan biri dua ve zikir ile meşgul oluyor. Öbürü ise ilimden bahsediyor ve birbirilerine ilim öğretmeye çalışıyorlardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber, zikir halinde olanlara işaret ederek;

‘Bunlar Allah’tan isterler, Allah Teâlâ dilerse onlara verir, dilemezse vermez. ‘Sonra ilim üzerine konuşanlara işaret ederek şöyle buyurur; ‘Bunlar ise, halka eğitim ve ilim öğretmeye çalışıyorlar. Ben de size bir muallim (öğretici) olarak gönderildim.’ Daha sonra da, Hz. Peygamber ilim öğretenlerin meclisine giderek onların aralarında oturdu.” [26]

O, güzel insan, hiçbir zaman önemini kaybetmeyecek bir düstur veriyordu. “O; ‘Bir âlimin meclisinde hazır bulunmak, bin rekât namaz kılmaktan daha faziletlidir” diyordu. [27] Hatta ilmi, Cennete götürecek yol olarak gösteriyordu. “İlim tahsil etmek üzere yollara düşen kimseye Allah Teâlâ, cennete giden yolu gösterir.” [28]  İlmin farz olduğunu bildiriyordu. (Devam Edecek)

 

 

KAYNAKLAR

OKUMA PSİKOLOJİSİ –Dr. Hamdi KALYONCU, Dr. Fikrîye OVAK

Nureddin YILDIZ – İlmin Alt Yapısı (https://www.youtube.com/watch?v=YldwsB8ZhDQ&nohtml5=False)

Muhammed Emin YILDIRIM – Evet İlim! Ama Kimin İçin?  https://www.youtube.com/watch?v=ix6g9sjnQ8M&nohtml5=False

[1] Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155; Ebu Davud, Talak, 11

[2] Sinan Yağmur, Aşkın gözyaşları Tebrizli Şems, s.39.

[3] Mecmeu’z-Zevâid, 1/61, 109

[4] Burhaneddin Zernuci, Tâ’lim’ül Müteallim, s. 83.)

[5] Sühreverdi, Avarifu’l-Mearif

[6] İbn-i Mace, Darimî, Nesaî, Ahmed

[7] Hatib el-Bağdadi, el-Cami li Ahlaki’-Ravi, I, 132; Zebidi, İthafu’s-Sade, I, 376.

[8] Kutul-Kulub, Ebû Tâlib el-Mekkî

[9] İbni mace: 1.c.254.n)

[10] Tirmizi  : 4.c.2792.n

[11] Müslim: 6.c.1905.n

[12] Terğib ve terhib: 4.c.464.s – camiu’s sağir: 1.c.538.n – ahmed: 2 / 165.219. 6505.n

[13] İbn Mace, Mukaddime,17;El Aclûni,Keşfû’l Hefa,II,43,Had. No:1665;İmam-ı Serahsi, El-Mebsut, I,2

[14] Gazâli, İhyâ, I, 25

[15] Allah Dostlarından Yaşayan Sözler, Muzaffer Taşyürek

[16] İbni Mace: 1.c.224.n – c.sahih: 3808.n – mişkat: 218.n

[17] Buhari talik: 1.c.228.s – c.sağir:2.c.1417.n

[18] Tirmizi: 4.c.2822.n – Ebu davud : 4c.3641.n – İbni mace : 1.c.223.n

[19] Tirmizi : 4.c.2424.n – c.sağir : 2.c.2199.n

[20] Tirmizi : 4.c.2822.n

[21] Tirmizi : 4.c.2825.n

[22] Teberani

[23] Gazali, İhya c.3, s. 81

[24] Gazali, İhya c.3, s. 205

[25] Gazâlî,Minhâcu’l-Âbidîn,67-68

[26] İhya, c. 3, s. 79

[27] Gazali, İhya c. 3, s. 73

[28] Ebu Davut, Tirmizi, ibni Mace