بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

Allah(c.c.)’ın selamı rahmeti ve bereketi tüm Mü’minlerin üzerine olsun.

Akıl kelime olarak; “insanda düşünme, bilme, kavrama, davranış belirleme, denetleme ve yargılama, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, faydalıyı zararlıdan ayırt etme kabiliyeti” anlamına gelmektedir. Bu yönüyle akıl, insan için bir mihenk taşıdır. Bir başka deyişle akıl; insana verilmiş bir ışıktır. Bu ışık sayesinde insan etrafını saran karanlıklardan, girdaplardan, şeytanın tuzaklarından kendini koruyabilir. Akıl sayesinde yüce Allah’ın kâinat için koyduğu hayat kanunlarını okuyabilir, anlayabilir, anlam yükleyebilir, ilâhi hüküm ve hakikatlerin hikmetini de idrak edip doğru yolu bulabilir ve böylelikle Yüce Allah’a layık bir kul olabilir. Eşyanın ve ilahi hükümlerin hakikatini Kur’an’ın penceresinden bakıp akılla kavrayan insan, bununla Allah’ın akla yüklediği Misyonu da layıkıyla yerine getirmiş olur. Akla yüklenen bu misyonu, akıldan bu şekilde istifade etmeyi ve akıldan gereğince istifade etmeyi Yüce Allah bizlere şu ayetleriyle bildiriyor: “Andolsun, onların (peygamberlerin) kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır.” (Yusuf 12/111)

ilim

İnsanoğlu kendini, diğer canlılardan ayıran en önemli unsur olan akıl iledir ki, muhakeme, düşünce, hafıza, idrak, konuşma, zekâ gücü ve bütün bunlarla birlikte okuyabilme imkânına sahip olunur. Akıl ile insan, kendini ve başkalarını bilir. Sadece bilmekle kalmaz, “bildiğini” biliyor olmanın ayrıcalığına erişir ki, şuur ya da bilinçli olmak da budur. Kişi, “bildiğinin farkında olmak“la, yaratılışın sırrına erme, hayatın anlamını kavrama imkânına erişir. Yüce Yaratıcı, akılla bilinir; din, aklı olanı muhatap alır; İlahi mesaj aklı olana hitap eder. İnsan, eşref bir varlık olduğunu da akıl sayesinde anlar. Fransız düşünür Garaudy; aklın insana bir lütuf olduğunu belirtirken, kusursuz aklın, sebepler ve gayeleri araştırmanın yanında, her şeyde Allah’ın varlığının ve eserlerinin işaretini, ‘ayetini’ görmesi gerektiğini belirtir.”  [1]

Yaratılmışların birbirine üstünlüğü de akılla ve aklın edindiği bilgi ile olur. İnsan ancak akıl ile başka yaratıklardan istifade edecek konuma yükselir. Fert ya da toplum, kendilerine verilen aklı kullanma hususunda gereğini yapmaz ise, aklını kullanan başka toplumların istifade alanına girer. İstifade eden mevkiinde olması gerekirken, istifade edilen konumuna düşmek fiilen ‘eşref bir varlık’ olma özelliğini de kaybetmek demektir. Aklın, fonksiyonel, yani kullanılır durumda olabilmesi, doğru bilgi ile desteklenmesine bağlı. Bunun için, ilk insana ilk bilgi yine bizzat aklın ve insanın Yaratıcısı olan Rabb’i tarafından verilmişti. ‘Akıl’ sahiplerini muhatap alan, ilahi dinin imkânlarından istifade etmek de yine aklın kullanılır durumda olmasını gerektirir.

Allah’ın, insanlara hayatı kullanma kılavuzu olarak gönderdiği ‘Kitap’ta da akıl sıklıkla geçer. “Kur’an da 49 yerde akıl kelimesinin geçmesi, onun akla verdiği önemi gösterir. Bu kelimelerin tamamının fiil şeklinde geçmesi ise manidardır. Amaç sadece akılla ilgili bilgi sahibi olmak değil, onu kullanmak, değerlendirmek, amacına uygun çalışmasını sağlamaktır. Çünkü onun sağlıklı çalışması, insan ve insanlığın inkişafına, mutluluğuna medar olacak, çalışmaması ise, insanın ve insanlığın çöküşünü hazırlayacaktır. Kur’an bütün kötülükleri, aklın sağlıklı kullanılmamasında gördüğü gibi, bütün iyilikleri de onun işlevini yerine getirmesinde görmüştür. Kendisine verilen diğer nimetlerle beraber aklını kullanamayan insanları insan olarak kabul etmemiş, onları hayvanlardan da aşağı saymıştır.” [2]

Ayette; “And olsun ki biz, insanı en güzel biçimde yarattık” (95/Tin, 4) ifadesi, gerek beşeri mükemmeliyet, gerek biçim, gerekse mana bakımından olabilecek en güzel kıvamı kapsarken, (aynı zamanda) harikulade bir idrak yeteneği ve akıl melekesine sahip olması anlamındadır.” [3] Bu aklın, İslam literatüründeki adı “akl-ı selim”dir.

Hz. Aişe bir gün Rasulullah’a sorar: “Ya Rasulullah, insanlar dünyada birbirinden ne suretle temayüz eder (sivrilir, seçkinleşir, öne çıkar)?”

Peygamber (s. a) cevap verir;

“Akıl ile! Kimin aklı çok ise, onun, diğeri üzerine bir üstünlüğü vardır.”

“Peki, ahiretteki üstünlük ne iledir?” “Akıl iledir.”

“Peki, ama hesap gününde göreceği mükâfat veya mücazat dünyadaki işine göre değil midir?”

“Ya Aişe! Her fert, ancak Allah’ın kendisine vermiş olduğu akıl kadar (aklını kullanmak kadar isabetli) iş görmeyecek midir? Buna binaen dünyadaki işleri akılları nispetinde olacağından, ahiretteki mükâfatları ve mücazatları da işlerine göre olacaktır.”

Yine Hz. Peygamber(s.a.v.)’in şu hadislerinde de bu gerçeğe vurgu yapıldığını görebilmekteyiz; “Hiç kimse kendisini hidâyete götüren ya da tehlikeden alıkoyan akıldan daha faziletli bir özellik kazanmamıştır.”
İbni Abbâs (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her şeyin bir âleti, bir hazırlık ve istidâdı var; Mü’min’in âleti akıldır. Her şeyin bir biniti var; kişinin biniti akıldır. Her şeyin bir direği var; dinin direği akıldır. Her kavmin bir dayanağı var; İbadetin dayanağı akıldır. Her kavmi bir çağıran var; âbidleri ibâdete çağıran akıldır. Her tacirin bir sermayesi var; müctehidlerin sermayesi akıldır. Her ailenin bir idarecisi var; sıddîklar evinin bakıcısı akıldır. Her harabenin bir tamircisi var; ahireti imar eden akıldır. Herkesin kendisini andıracak olan ardından bir geleni var; sıddıkları andıracak olan akıldır. Her yolcunun bir çadırı var; müminin çadırı akıldır.”

Kur’an’ın geneline baktığımızda Allah(c.c.) bizleri daima düşünmeye, akletmeye, düşünerek hareket etmeye sevk etmektedir. İslam dini aklı olanları sorumlu tutuyor, aklı olmayanları sorumlu tutmuyor.

Zihinsel işlemlerin tariflerinden de kolayca anlaşılabileceği gibi beyin akla, akıl bilgiye muhtaç. Bilgi akletmenin ön şartı. Bilgiden yararlanmak için gerekli olan “zihinsel” faaliyetlerimiz; Oryantasyon, idrak, Hafıza, Dikkat, Muhakeme, Zekâ, Duygulanım ve İrade başlıkları altında toplanır. Bu melekeler ise ancak bilginin aydınlatması ile amaca uygun olarak çalışma imkânına kavuşabilirler.

Bu melekelerin tanımlarını gözden geçirdiğimizde de görürüz ki, onların fonksiyonlarını yeterince yapabilmeleri için bilgi gerekir.

“Oryantasyon; şahsın, kendisi ve etrafı, hakkında bilgi sahibi olması, zaman ve mekân hususunda şuurlu bulunması.” Yani; kişinin kendisinin kim olduğunu, zaman ve mekân bilerek tayin etmesi.

“İdrak; his uzuvlarına (beş duyuya) çarpan uyaranların (bilgilerin) doğru olarak algılanması, hissedilmesi ve benliğe mal edilmesi.”

“Hafıza;  evvelce öğrenilen, şahit olup, idrak edilip beyinde saklanılan bilgilerin istendiği zaman tekrar hatıra getirilmesi.”

“Dikkat; şahsın etrafında ve kendisinde olup giden hadise ve değişikliklerin farkına varması ve istediği takdirde muayyen bir işe kendisini konsantre edebilmesi.”

“Muhakeme; şahsın etrafında ve kendisinde cereyan eden hadiseleri aklı selimin süzgecinden geçirerek onlardan doğru neticeler çıkarması.”

“Duygulanım; kişinin etrafında ve bizzat kendisinde vuku bulan hadiselerle ilgilenip onlardan haberdar olması ile bunların bazıları karşısında neşelenmesi, bazıları karşısında üzülmesi, hiddetlenmesi melekesi.”

İrade; isteyerek bir şeyi düşünmek, bir hareketi yapmak, bir sözü kullanmak veya arzu etmediği takdirde de bir düşünceyi aklından uzaklaştırması, muayyen bir hareketi yapmaması melekesi.”

“Zeka; evvelce elde edilmiş bilgi ve tecrübelerden istifade ederek bugünkü hayat meselelerini çözmek ve hayat şartlarına uyma kabiliyeti” olarak tarif edilebilir. [4]

Görüldüğü gibi, akli bütünlüğümüzü oluşturan bu melekelerin hemen hepsi de, doğrudan ya da dolaylı olarak bilgi ile ilgili. Bilgi, insanın asla ihmal edemeyeceği bir ihtiyaç. Hatta bilgisiz, insanın insan olarak kalma şansı bile yok gibi!

İnsanoğlu kendisine daima bir yol göstericiye, rehbere ihtiyacı vardır, çünkü akıl tek başına kişiye yol gösteremez. Bu ihtiyaca cevap takriben 1398 yıl önce Hira mağrasında o cahiliye karanlığına saplanmış bir beldede, o ışıktan yoksun olan mağarada cevabını buluyordu “ikra” emriyle, bu emir cahiliyeye cehalete indirilmiş en büyük darbedir.

Kur’an dağda inmiş şehirde tadbik edilsin diye bütün insanlığı kuşatma hedefiyle inmiş bir kitaptır. “oku” emrinin amacı “muhatabın bilincini inşa etme”  ‘sağlam bir akide sahibi olmasını ister’, bu ilimle elde edilir.

Allah(c.c.) ilk 5 ayeti indirir indirmez aslında Tevhid’in hakikatine dikkat çektiği gibi ilmin gerekliliğine de dikkat çekti. Hatırlayın o ilk 5 ayeti burada inanılmaz derecede aslında akidenin sağlam ve sahih olması yönünde bir vurgu var ki sadece Alak suresinin ilk beş ayetini bu manada biz ele alsak ve değerlendirsek ilk ayetlerin nasıl tevhidi inşa etme adına gayret içerisinde olduğunu anlarız ve tevhidin üç basamağının yani ulûhiyette Tevhid’in rububiyette Tevhid’in ubudiyette Tevhid’in ilk beş ayetle ve aslında ilk muhatap olan aleyhisselatu vesselam efendimizin yüreğine ve kalbine nasıl tespit edildiğini nasıl sabitlendiğini görürüz. Asıl mevzumuz olmadığı için ona girmeyeceğiz ama ilk beş ayetin Tevhid’in inşası yanında ilmin gerekliliğine de vurgu yaptığına şahit oluyoruz.

İlk 5 ayette ilmin edavatı diyebileceğimiz yani ilmi malzemesi ve ilmin bir yönüyle muhtevasıyla alakalı okuma ve kalem kelimelerinin 5 ayette 6 kez gelmesi çok önemlidir burada. Aslında bize ilmin iman yolunda Risalet davası yolunda Bir Müslüman’ın olmazsa olmaz şeyi olduğunu bize gösterir. Zaten iman dediğimiz o hepimizin mükellef olduğu sorumluluk bugün âlimlerimizin tespiti ile 4 basamaktan oluşur ve bu basamakların en başına konulan kelime marifettir, bilmediğiniz zaman iman edemezsiniz, marifet arkasından tasdiki arkasından ameli arkasından ikrarı getirir. İşte iman dediğinizin 4 basamaktan oluşması da bundandır.

Bizler bilmek durumundayız bilmek zorundayız ancak bilerek Risalet yolunda yürüyebiliriz ancak bilerek kulluk adına bir şeyleri ortaya koyabiliriz. Elde ettiğimiz ilim iman ettiğimiz davamıza hizmet ederse ona ilim deriz.

İlk ayet olan “Oku..!” kelimesi arkasından Allah’ın Rabb isminin geldiğini, oku emrinin ‘Rabb’ ismi celilesi (sıfatı) ile birlikte kullanıldığını görüyoruz. “Yaradan Rabb’ inin adıyla..!”

Daha henüz ilk ayette hemen akla gelecek; ‘Okumayı emreden kim?’ sorusunun cevabı; “Rabb!” Allah; ilk sözü, ilk emri, ilk hitabı ile birlikte hemen kendini tanıtıyor: “Rabb”; Rabb’in!, Rabb’iniz!. Okumayı emrederken Allah, neden kendisini öncelikle Rabb olarak tanıtmayı tercih ediyor? Okumak ve Rabb kelimesinin birlikte zikir edilmesi de Rabb kelimesinin anlamı ile bağlantılı olmalı. ‘Rabb’; ‘Murebbi terbiye eden, terbiyenin gerektirdiği her şeye sahip kuvvetli ve ekmel bir murebbi ‘ [5] Rabb; “yetiştirmek, büyütüp beslemek, geliştirmek. İdare ve ıslah etmek düzeltmek, işini üzerine almak, terbiye etmek, gözetmek, düzene koymak’ [6] Ayrıca, “Kefil olan koruyucu hükümran, kanun koyan manalarına da kullanılmaktadır. “[7] Bir anlamda “öğretmen” manaları ile de Rabb kelimesi tek başına Allah’tan başkası için kullanılmaz’ [8]. Yaratıcı Kudret, Rabb sıfatıyla ilk yarattığı insana da gerekli bilgileri veriyor ve onu eğitiyor. İlk öğretmenliğini kendisi yapıyor.

Âlemlerin Rabb’i, yani eğiticisi, düzene koyucusu, terbiye edicisi! İşte, insanı yaratan da bu eğitici, terbiye edici, yani Rabb! O, şimdi insanı, insanın Rabb’i olarak eğitiyor ve ona “Oku..!” diyor.

İnsanın insan olarak kalması için Rabb’inin terbiyesine ihtiyacı vardır, Rabb’imizde bu sıfatı gereği kullarının kendisine hakkıyla kul olabilmeleri için ‘OKU’ emrini veriyor ki, biz kulların onun terbiyesinden geçebilelim. İlim edinmeden nasıl terbiye olacağız, nasıl güzel ahlak sahibi olacağız, nasıl insanlara örnek olacağız, okumadan ilmi kuşanmadan bunların hiçbirini elde edemeyiz. İlim bir rehberdir, bize yol gösterir. Akıl bize tek başına yol gösteremez, her daim bize yol gösterecek bir yol gösterici rehbere ihtiyacımız var. Bizler Peygamberimiz (s.a.s)’i görmedik. Kur’an’da bizlerin Peygamberimizi örnek almamız gerektiği bildiriliyor, şimdi benim elimde onun hakkında hiçbir bilgi olmaz ise ben nasıl onu örnek alacağım. İşte ilim bana bunu sağlar, bizler bizlere gelen bilgiler neticesinde O’nun hayatı hakkında bilgi sahibi oluyor ve ona göre de hayatımızı şekillendirmeye çalışıyoruz. Aksi takdirde Rabbimizin Rabb sıfatı üzerimizde tecelli etmez ve etmeyecektir.

İnsanın insan olarak yaratılışındaki amacı gerçekleştirmek bilmeyi-öğrenmeyi gerektirir. Öğrenmeye okumaya inat etmek insanın var oluş amacını, dolayısıyla da kendini inkârı anlamına gelir. ‘Cehaletle’ varoluş gayesine ulaşmak mümkün olamaz. Bilgisizlikte ısrarın sonucu, insanlığa yakışmayan pek çok belalar ve pislikler içine düşmek kaçınılmaz olur.

Cahiliye, bilgisiz olma, ilimden uzak kalma ile birlikte İslam’a inanmayan kişi ve toplumların tutum, davranış, yaşantı, anlayış ve sistemleri nitelemek üzere kullanılan bir kavramdır. Kur’an; cahil, cahiliye, cahillik etme kelimelerini farklı yerlerde benzer anlamlarda kullanmaktadır. Cehalet yalnızca bilgisizlik değil aynı zamanda düşüncesizce hareket etme, işin doğrusu dururken yanlış yapma, ilme değil de zan ve hayallere dayanma anlamındadır.’ [9]

Ayette ifade edilen, ‘Allah, akletmeyenleri iğrençliğe mahkûm eder, ’(Yunus 12/100) ikazı ne müthiş bir ikazdır. İnsan için en değerli şey ‘bilgi’ olmasına rağmen, insan hangi sebeplerle okumaktan ve öğrenmekten bu derece kaçınabiliyor? İnsanlar neden cahil kalmayı tercih eder? Sorusuna cevap ararken Oku! Emrini veren Rabb’in bu emri bildirdiği ayetten sonra gelen 6 ve 7.ayetlerdeki ifadeler oldukça dikkat çekici; “(Okumamaktan) sakın! Çünkü insan muhakkak azar. Kendisini ihtiyaçtan vareste gördü diye!” (Alak, 6, 7) [10]

Kutsal kitap, ilk emir olarak Oku! ’ derken, bunu yapmayan ama inandığını öne sürenler kutsala karşı direniş içinde bulunuyorlar demektir. Okumamak, hem yaratılış amacına hem de Yaratıcı Kudrete karşı bir pasif direniştir. Bir emrin önemi ona karşı direnişin cezasının da büyük olacağını gösterir. Okumanın meydana getireceği çok büyük kazançlara karşılık okumamanın da başka bir yolla telafi edilmesi imkânsız kayıpları ortaya çıkacaktır. Okumaya karşı direnişin cezalarından biri ve belki başta geleni, insanın eşref mevkiinde bulunmasının esasını teşkil eden beynin dumura uğraması ve buna bağlı olarak da aklın eksilmesidir. Okumayanlar organik olarak beynini, fonksiyonel olarak da aklını kaybetme tehlikesine karşı korumasız kalacaklardır.

Bakınız, insanı hayret ve dehşete düşüren şu garip hale ki; o kadar önemli olan ve “Oku!” emri ile başlayan “Alak suresini okumaktan bile imtina edilebilirmiş! Nedeni ise bu surenin sonlarında secde ayetinin olması. Surenin o ayetle birlikte okunması secde etmeyi gerektirecek de..! “Oku” diye başlayan sureyi okumaktan kaçınmak..! Ne korkunç miskinlik! Başka canlılardan daha “eşref’ olmaya vesile olan “okuma” yeteneği gibi bir büyük nimetle, okumaya uygun harikulade bir beyin yapısını insanoğluna bağışlamış olan Rabb’ın karşısında şükürle secdeye kapanmak varken, bundan kaçınmak ne vahamet!

Bu emri yerine getirmeyen ilim öğrenme yolunda gayret göstermeyenlerin imanlarını çalıyorlar, körü körüne birilerine itaat edip, sadece onların istediği kitapları okuduklarını biliyoruz. Okumayan insanları Allah(c.c.) ile aldatmaya kalkıyorlar. Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah’ın va’di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah’ın adını kullanarak) aldatmasın. (35/Fatır/5)

Akli bütünlüğümüzü oluşturan bu melekelerin hemen hepsi de, doğrudan ya da dolaylı olarak bilgi ile ilgili. Bilgi insanın asla ihmal edemeyeceği bir ihtiyaç. Hatta bilgisiz, insanın insan olarak kalma şansı bile yok gibi! ‘Görmek’ ve ‘Bilmek’; düşünce ve davranışlarımızın kalitesini belirleyen baş faktörlerdir. Görmek, sadece gözle algılanan bir dış dünya imajını elde etmenin çok üstünde bir anlam ifade eder.

Dış dünyadaki görüntülerin optik yollarla önce göz dibine, oradan da sinirsel yollarla beyindeki görme merkezine gitmesi yeterli değildir. Kişinin gördüğünü anlaması, anladığını yorumlaması, ondan bir ders çıkarması ve bir tavır alması beklenir. Bu olmuyorsa görme işlemi tamamlanmamıştır. Ve böyle bir kişi “görmezler” den sayılır. Bunun için, ‘görmek’ ve ‘görmezlik kavramları’ kalbe izafe edilir. Kur’an’ın ifadesi ile “Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki; orada olanları akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalpler de körleşir.” (Hac suresi/46)

Bilmenin, yani bilgi edinmenin, “görme” yi gerçekleştirmesi için, insanoğlunun, öncelikle “Allah bilgisi” ne ve O’nun gönderdiği “kılavuz bir Kitap” ın yol gösterici ışığına ihtiyacı vardır. Gazali’ye göre insanın en belirgin özelliği bilgi sahibi olmasıdır. Bu bilgiler içinde en şerefli (önemli) olan ise; zat, sıfat ve fiilleri bakımından “Allah bilgisi”dir.

Allah hakkında şüphelerini beyan eden insanların, atalarının taptıklarına şartlanmış olduklarını, kendi ifadelerinden anlıyoruz. Şartlanma, bir kilitlenme, bir kördüğümdür. Kur’an-ı Kerim’in, zihni eğitirken kabul ettiği önemli ilkelerden biri de bu şartlanmayı yok etmektir. Çünkü herhangi bir konuda şartlanmış olan bir kimseye bütün belgelere rağmen hakikati kabul ettirmek mümkün değildir.” [11]

Bilgi rehberdir; hedeflere onunla varılır. Bilgi ışıktır; karanlıklar onunla aydınlanır. Bilgi şifadır; bütün hastalıklar onunla tedavi edilir. Yeterli bilgiden yoksun olan inançlar, hurafelere boğulur. Sağlıklı bilgilerle beslenmeyen tutum ve tavırlar bir sadmede yıkılıp giderler. Atalarımızın dediği gibi; ‘Cahilin sofusu şeytanın maskarası olur. ’ ‘Ancak, bütün bunlara rağmen insanoğlu, izni ilahi ile kavrayabildiği bir takım bilgilere meftun olup aldanma konumuna da düşebilir. Aldanmak ve kendisini yeryüzünde bir ilah sanacak kadar ileri gitmek ve tek ilahın mevcudiyetini inkâra kalkışmak’ tehlikesi de söz konusudur.’ [12]

Allah’a kulluk ancak ilimle olur. Onunla ancak Allah tevhid edilir ve onunla ancak Allah yüceltilir. Onun sayesinde ancak takva sahibi olunur… Akraba hukuku onunla gözetilir… Helal ve haram ancak onunla tanınır. Ve yine şunu da unutmayın ki; Önce ilim onun ardından amel gelir. Bahtiyar olanlar ona sahip olanlar, bedbaht olanlar ise, ondan mahrum kalanlardır.[13]

Bu zikredilen delillerden açıkça anlaşılıyor ki, Allah için ilimle meşgul olmak; namaz, oruç, tesbih, dua ve benzeri bedeni nafile ibadetlerden daha üstündür… Çünkü ilmin faydası, sahibiyle birlikte diğer insanları da kapsar. Oysa nafile ibadetler, sahibiyle sınırlıdırlar.

Bütün ibadetler öncelikle ilme muhtaç ve ona bağlıdırlar. Ama ilim onlara bağlı değildir… Bununla beraber ilmin eseri, sahibinin ölümünden sonra da bakidir… Ama bedeni nafile ibadetler, sahibinin ölümüyle kesiliverirler. Ve en önemlisi de, ilmin baki kalmasında dinin diriltilmesi ve onun yüce değerlerinin korunması söz konusudur.

Şunu asla unutmamamız gerekir ki, ilmin ve onu öğrenenlerin faziletiyle alakalı bütün bu söylenenler, ancak ve ancak taleb ettiği o ilimle Allah’ın hoşnutluğunu, O’na yakın olmayı ve O’nun cennetini ve cemalullahını amaçlayan muttaki, erdemli ve öğrendiği o ilimle amel eden kimseler içindir….. Değilse gayri İslami bir niyetle, soysuz bir düşünceyle veya bağlılarının ve öğrencilerinin teveccühünü kazanmak amaçlı öğrenilen ilim ve âlimler için söylenmiş şeyler değildir bunlar.

Bununla beraber başkalarına üstün gelmek, maddi çıkarlar sağlamak, sefihlerle tartışmak veya oturduğu meclislerdeki insanların teveccühünü celb etmek için öğrenilen ilim ve bu maksatlı ilim talebeleri için söylenmiş şeyler değildir bunlar. Bu şekildeki gayri İslami bir niyetle ilim taleb eden insanlarla alakalı bakınız Allah Resulü s.a.v neler söylemektedir:

… Ebu Hureyre(r.a) dan, O şöyle dedi: Resulullah s.a.v şöyle buyurdular: Kim kendisi ile Allah’ın rızası aranan ilimlerden bir ilmi, dünya malından bir şey elde etmek için öğrenirse, kıyamet gününde cennetin kokusunu bulamaz.”[14]    (Devam Edecek)

 

 

KAYNAKLAR

OKUMA PSİKOLOJİSİ –Dr. Hamdi KALYONCU, Dr. Fikrîye OVAK

Nureddin YILDIZ – İlmin Alt Yapısı (https://www.youtube.com/watch?v=YldwsB8ZhDQ&nohtml5=False)

Muhammed Emin YILDIRIM – Evet İlim! Ama Kimin İçin?  https://www.youtube.com/watch?v=ix6g9sjnQ8M&nohtml5=False

[1] R. Garaudy, İslam ve İnsanlığın Geleceği, Pınar yay. İst. 1990, s. 90

[2] Prof. Dr. Y. Fersahoğlu, Kur’an’da Zihin Eğitimi, s. 30

[3] el-Alusi, Ru’hu’l-meani, Beyrut, ts. XXX/175

[4] Dr. Kriton Dinçmen, Psikiyatri, Atlas Kitabevi yay. İstanbul, s. 18

[5] E.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili,  c. 1, s. 63, 64

[6] Nevzat Ayasbeyoğlu, İslamiyet’in Eğitimimize Getirdiği Değerler, İst. 1991, s. 97

[7] Mevdudi, Tevhimu’l Kur’an, c. 1, S. 41

[8] Y. Fersahoğlu, Kur’an’da Zihin Eğitimi , s. 276

[9] Hüseyin K.Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyaz yay. İst. 2000, s.94)

[10] Hasan Basri Çantay, Kur’an-ı Hakim ve Meali, Risaliye yay. İst. 1993, s. 598

[11] Y.Fersahoglu, age., s. 273-275

[12] Fizilalil Kur’an, c.2 s.42

[13] Ebu nuaym hilye: 1 / 239 – camiu’l beyani’l ilm: 1 / 70

[14] Ebu davud: 4.c.3664.n – ibni  mace: 1.c. 252.