• Ali Kaçar

    İlkeli Olmak, İstikamet Üzere Olmakla Mümkündür

    - 25 Mayıs 2021

Rabbimizin, ilk insan, ilk Peygamber Hz. Âdem’den (as) son Peygamber Hz. Muhammed’e (as) kadar bütün peygamberlere ve dolayısıyla bütün insanlığa gönderdiği mesajın esası, “tevhid üzere yaşamak”tır. Peygamberler de, insan hayatında tevhidin egemen olması için davette bulunmuşlardır (16/36). Tevhid ise Rablerini bir ve tek ilah bilmeleri ve sadece O’na kulluk/ibadet etmeleridir (21/25; 56/51; 12/40). Bunun için, her peygambere gönderilen mesajın ölçüleri/esasları/ilkeleri, değişik renk, dil ve ırkta, farklı coğrafyalarda yaşıyor olsalar da insanların açık ve net bir şekilde anlayabilecekleri şekilde belirtilmiştir. Bu ilkelerin esası ise akidedir yani tevhid’dir. Akide ise hiçbir dönemde değiş(tiril)mesi asla söz konusu olmayacak ve kıyamete kadar devam edecek ölçülerden müteşekkildir. Ancak ne yazık ki peygamberlerin vefatından kısa bir süre sonra, Rabbimizin gönderdiği bu mesajın içeriği ya kısmen ya da tamamen değiştirilerek anlaşılmaz ve aslına ulaşılamaz hale getirilmiştir. Bu nedenle Rabbimiz tarafından tevhidin/İslam’ın insanlara yeniden hatırlatılması için her peygamberin vefatından sonra yeni bir peygamber gönderilmek[1] suretiyle Rabbimizden gelen bu mesaj yenilenmiş, tabiri caizse güncellenmiştir. Bu durum, son Peygamber Hz. Muhammed (as) dönemine kadar böyle devam etmiştir. Hz. Muhammed (as) ise, Rabbimiz tarafından âlemlere rahmet olarak gönderilen (21/107) son Peygamberdir (33/40). Kur’an-ı Kerim de kendisinden önce indirilmiş ilahi kitapları tasdik eden/doğrulayan (3/3) son kitaptır. Dolayısıyla Hz. Muhammed’den (as) sonra yeni bir peygamber ve Kur’an-ı Kerim’den sonra da yeni bir kitap gelmeyecektir. Kur’an-ı Kerim’in diğer ilahi kitaplar gibi tahrif edilme durumu da söz konusu değildir. Çünkü Kur’an’ın/Zikr’in kıyamete kadar koruyuculuğunu/muhafızlığını, Rabbimiz kendi üzerine almıştır (15/9). Dolayısıyla Kur’an’ın değişmesi ya da değiştirilmesi de asla söz konusu değildir.

Kur’an’ı tahrif edemeyeceğini anlayan İslam düşmanları, Kur’an’ın anlaşılmasını bulanıklaştırmak ve Kur’anî kavramların içini boşaltarak anlaşılmaz hale getirmek için çabalarını yoğunlaştırmışlardır. İslami kavramlarla oynama, içini boşaltmak suretiyle kavramları ya bütünüyle asli konumundan uzaklaştırmışlar ya da herkesin kendine göre farklı anlamlarda anlayacak tarzda tahrif etmişlerdir. Bu ise Din-i İslam’ın, Allah’ın, Peygambere gönderdiği ve ilk nesil döneminde anlaşılıp uygulandığı anlam bütünlüğünden kopmasına neden olmuştur. Bu durum, bugün, her ülkeye ve her ırka, hatta -neredeyse- her insana göre adı İslam olan ama aziz İslam’la uzaktan yakından ilgisi olmayan yeni bir -batıl- dinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Arap İslam’ı, Türk İslam’ı, Anadolu İslam’ı, buna bir de son yıllarda Fransız İslam’ı eklenmiştir. Oysa İslam’ın ölçülerini koyan, sınırlarını belirleyen, sadece Allah’tır. Dolayısıyla “bana göre”, “sana göre” ya da “kavim ve milletlere” ya da “ülkelere göre” İslam olmaz. Çünkü bu dinin sahibi, bu dini âlemşümul olarak kıyamete kadar geçerli olmak üzere göndermiştir. Kim bu dinin (İslam’ın) alanını daraltır ya da bazı hükümlerini yok sayarsa, yeni bir ilahlık iddiasında bulunuyor anlamına gelir ki, bunu iddia edenlerin İslam’la ve Müslümanlıkla da asla ilgisi kalmaz.

Oysa Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de, bu Din’in olmazsa olmazlarını belirtmiş ve Müslümanım diyenlere, buna uyma zorunluluğunu getirmiştir. Rabbimizin belirttiği bu olmazsa olmazlar, değişmez ve her dönemde mutlaka uyulması gereken temel ilkelerdir. Bu ilkelerin kaynağı ise Kur’an-ı Kerim’dir. Bizler ise Kur’an’da belirtilen bu ilkelere göre bireysel ve toplumsal hayatımızı, ilişkilerimizi, önceliklerimizi, insana ve kâinata bakışımızı yeniden düzenlemekle mükellefiz. Elbette Kur’an’da hiç değişmeyen ilkeler olduğu gibi zamana ve şartlara bağlı olarak değişebilir ilkeler de vardır.

İlke, sözlük/lügat olarak bir şeyin temeli, esası, kök, kaynak, temel neden, temel inanç, düşünce, davranış ve ahlak kuralı, umde, prensip gibi anlamlara gelmektedir. İlkeli olmak ve ilkelere göre davranmak ise, temel olarak alınan düşünce ve kurallar ne ise bu kural ve düşünceye bağlı olarak davranmak ve bu kuralların dışına çıkmamak olarak tanımlanabilir. Başka bir deyimle, her türlü tartışmanın dışında ve üstünde sayılan, esas, ana düşünce ve inanış anlamına da gelmektedir. Davası batıl da olsa, davasına ve davasından kaynaklanan ilkelere bağlı olanlar da ilkeli davranmış olurlar. Dolayısıyla ilkeli olmak, ilkeli davranmak sadece Müslümanlar için geçerli bir davranış şekli değildir. Ama söz konusu Müslüman olunca, bu, daha da önemli hale gelmektedir. Çünkü Müslümanın uyması gereken ilkeler, Rabbi tarafından Peygamber kanalıyla Kur’an’da bildirilen ilkelerdir. Bu ilkeler, Müslümanın hem dünyasını hem de ahiretini tanzim eden ilkelerdir. Diğer batıl din mensupları ilkeli davranmadıkları zaman, bunun karşılığını, sadece bu dünyada göreceklerine inanırlar. Ama Müslümanlar, ilkeli davranmadıkları takdirde bunun karşılığını hem bu dünyada hem de ahirette göreceklerdir. Dolayısıyla “Müslüman’ım” diyen kişi, herkesten daha çok ilkeli olmak ve ilkelere uygun olarak davranmak zorundadır.

İlkelerimizin kaynağı ise Rabbimizin bize gönderdiği Kur’an-ı Kerim ve onun hayata aktarılış tarzı olan Hz. Peygamber’in sünnetidir. İlkelerimiz, bu iki kaynağa dayandığı ve buradan neş’et ettiği zaman Müslümanca yaşamış olur ve yaşantımızda da dürüstlük, tutarlılık içinde olabiliriz. Dolayısıyla hayatımız, inancımız, düşünce ve eylemlerimiz de bu iki kaynaktan kaynaklanan ilkelere dayanmalı ve bunlara uygun olmalıdır. Kimliğimizi, kişiliğimizi ve şahsiyetimizi de bu ilkeler şekillendirmeli ve oluşturmalıdır.

Kur’an-ı Kerim’de değişmeyen hükümlerin değiştirilmesi, ancak ‘zaruretler mahzuratı mübah kılar’ kaidesi gereğince, zaruret halinde olanlar için mübah kılınmıştır (6/145; 16/106). ‘Zaruret’ hâli, çeşitli şekillerde tarif edilmekle birlikte, genel olarak ‘Zaruret’ hâli, “İzale edilmemesi halinde kişinin ölümüne veya sakat kalmasına neden olacak haldir” diye tarif edilir.

Bu çerçevede hiçbir peygamber döneminde değişmemiş en temel ilkemiz, tevhiddir; Allah’ın birliği ve tekliği, O’ndan başka ilah olmadığıdır. Bu, bir Müslüman için olmazsa olmaz türünde bir ilkedir. Hatta bu ilkeyi, hayatımızın her alanında egemen kılmadığımız takdirde Müslüman olarak hayatımızı devam ettirmemiz de mümkün olmaz. Çünkü bu ilke, bütün İslami ilkelerin esası ve dayanağıdır. Bütün diğer ilkeler; rengini, ölçüsünü, dayanağını bu temel ilkeden alırlar. Bu ilkeye göre Allah’u Teâlâ, sadece yaratıcı ve rızık verici değil, aynı zamanda kâinatı ve içindekileri çekip çevirici anlamda hüküm koyucu (12/40) ve emir vericidir de (7/54). Allah’ı, yaratıcı, rızık verici olarak kabul edip hüküm koymada ve hayatımıza yön vermede başka güçleri/ilahları kabul etmek ise, bu ilkeyle asla bağdaşmaz. Kâinatı; yeri, gökleri ve ikisinin arasındakileri yaratan (46/3) Allah, bizleri de başıboş bırakmamış (23/115; 75/36; 29/2) ve hayatımızı tanzim edici kurallar koymuştur. Allah’ı, -hâşâ- sadece gökyüzüne kapatarak insan hayatına karıştırmamak, laik ve seküler bir anlayıştır. İslam ile laik ve seküler anlayışı bağdaştırmak, aynı kulvarda buluşmalarını istemek doğru da değil, mümkün de değildir. Laik ve seküler anlayış, Allah’ın, siyasi, hukuki ve ekonomik hayata müdahalesini reddeden bir anlayıştır. Oysa bireysel ve toplumsal hayatta hüküm koyucu (12/40), helal ve haramı belirleyen güç, sadece Allah’tır. Bu yetkiyi, başka bir güce, otoriteye vermek, bu ilkeyi çiğnemek, onu yok saymak, dolayısıyla da Allah’a ait olan bu hükmü gasp etmek anlamına gelir. Böyle yapan ya da böyle düşünen birinin, iddiası ne olursa olsun Müslüman olarak kalması asla mümkün değildir. Çünkü hüküm ve hâkimiyet, Rabb’lıkla ve ilah’lıkla ilgili bir konudur. Yani kim hüküm koyuyor ve hâkimiyet hakkının da kendisine ait olduğunu söylüyorsa, o ilah’lık ve Rabb’lık iddiasında bulunuyor demektir. Çünkü kanun koymak ve hâkimiyet sahibi olmak, ulûhiyetle ilgili bir konudur. Dolayısıyla Allah’a rağmen kanun koymaya kalkışanlar, ilahlığa soyunmuşlar demektir. “Ben Müslüman’ım” diyen bir kimsenin, Allah’a rağmen kanun koymaya kalkışmayacağı gibi, böyle yapanlarla birlikte olması, onları benimsemesi ve desteklemesi de söz konusu olamaz. Çünkü böyle yapmanın şirk olacağını, şirkin ise asla affedilmeyeceğini bilir (5/72; 4/48, 116).

Müslümanın asla vazgeçmeyeceği ilkelerden birisi de tağuti/cahili sistem ve otoritelere karşı tavır almasıdır. Beşer aklının ürünü olan ve vahye dayanmayan hiçbir sistem, Müslüman için kabul edilebilir bir sistem değildir. Müslümanın, bu sistemlere karşı tavrı, her zaman ve şartlar ne olursa olsun açık ve net olmalıdır. Çünkü Müslümanın sahip olduğu akide, bireysel ve toplumsal hayatta Allah’ın hükümlerini yok sayan şirkle ve tağuti sistemlerle, kendi rızalarıyla bir arada yaşamasına, koalisyon kurmasına, yönetimde bulunmasına asla izin vermez. Müslümanın takınacağı bu akidevi tavrın, sadece sloganik ve söylemde/retorikte kalmasına da izin vermez. Çünkü fiili bir çabaya dönüşmeyen bir tavır, zamanla pratikte fikri ve düşünsel savrulmalara, zihinsel sapmalara ve İslami kimliğin de yozlaşmasına neden olur. Şirkle, şirk düzeniyle, şirk içeren düşüncelerle asla uzlaşmamak; anlaşmamak, koalisyon yapmamak, onları övmemek, onlara yaranmamak, “bizimdir” diyerek şirke ait temel kurumlara ve değerlere sahip çıkmamak, Müslüman’ın asla vazgeçemeyeceği ilkeleridir. Şu da bilinmelidir ki, Müslüman için, İslam’ın egemen olmadığı her sistem, tağuti ve gayri İslami bir sistemdir. Dolayısıyla Müslüman, şirk kanunları ile yönetilen her sistemi, cahili sistem olarak kabul eder. Cahili yönetimin egemen olduğu ülke, içinde doğup büyüdüğü ülke de olsa, ailesi, akrabaları ve işi de orada bulunsa, yine bu sistem, bir Müslüman için cahili ve tağuti sistemdir. Müslümanın, cahili hükümlerin egemen olduğu bu sistemi ve yönetimini kabul etmesi, benimsemesi asla mümkün değildir. Çünkü Müslüman için ölçüyü koyan Allah’tır (5/50). Allah’ın koymuş olduğu ölçüleri, hangi gerekçe ile olursa olsun, yumuşatmaya, daraltmaya veya genişletmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Çünkü İslam, ayrı bir dindir; şirk de ayrı bir dindir. İslam, hak dindir (3/19), şirk ise Allah tarafından asla kabul edilmeyecek (3/85) batıl bir dindir.

Müslüman’ın tavrını belirleyen ilkelerden birisi de her hâlükârda zulme ve zalime karşı olmasıdır. Bu tavır, zamana, şartlara ve konjonktüre göre asla değişmemelidir. Zulüm, bir şeyi, olması gereken yerinden, olmaması gereken bir başka yere koymak şeklinde tanımlanmaktadır. Zulüm, şirki de, küfrü de içine alan bir kavramdır. Nitekim zulüm, bazı ayetlerde küfür (2/254; 29/49), bazı ayetlerde şirk (31/13), bazı ayetlerde ise günah (2/35; 7/19; 21/87) anlamına gelmektedir. Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’ya karşı baş kaldırıp tuğyan etmiş ve O’nun hükmüne razı olmamış her kimse, zalim ve tağuttur. “Müslüman’ım” diyen hiç kimse, değişik mülahazalarla zulmün yanında yer alamaz, zalimle uzlaşamaz ve uzlaşılmasını te’vil edemez. Zulmün her çeşidine karşı çıkmak, temel bir ilkeyi ifade ederken, zalimlerle uzlaşma eğilimi ise bir ilkesizliği ifade etmektedir. Rabbimiz, bir ayetinde “Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size, ateş dokunur” (11/113) buyurmaktadır. Demek ki zalimlere dokunacak ateş, onlara meyledenlere, haksızlıklarını örtmeye çalışanlara ve zulümlerine destek verenlere de dokunacaktır. Dolayısıyla Müslüman, zulme asla rıza gösteremez. Çünkü zulme rıza göstermek de zulümdür ve zalime yardım etmek demektir. Gücü yettiği hâlde zalime karşı çakmamak, haramdır. Çünkü zulme karşı çıkmak ve mazlumdan yana tavır almak, imanî/akidevi bir sorumluluktur. Hz. Peygamber’in buyurduğu gibi “ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız” sözü, Müslümanların kulağında küpe olmalıdır. Mazlumun Müslüman olması veya olmamasının da hiç önemi yoktur. Çünkü mazlumun dini, sorulmaz.

Zulme, sadece söylem bazında karşı çıkmak, zulmü engellemez, fiili bir karşı çıkış olmadığı takdirde belki devamına katkı da sağlar. Hz. Peygamberin (as) bu konudaki net tavrı, bize örnek olmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah’a yemin ederim ki; ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zalimin elini tutup zulmüne mani olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız ya da Allah Teâlâ, kalplerinizi o zalimlerin kalbi gibi yapar.”

Mazlumları koruma adına gayri İslami düzeni savunmak da ilkeli davranmaya uygun bir tavır değildir. Bir mazlumu korumak, onu himaye etmek, ancak İslam için ve İslam’ın öngörmüş olduğu kurallar çerçevesinde olduğu takdirde kabul edilebilir. Bir Müslümanın, gayri İslami kanunlara sığınarak mazlumlara yardım etmesi, kınanmaz ama İslami bir tavır olarak da görülüp gayri İslami olan bir düzen de savunulamaz. Mazlumlar korunuyor diye o sisteme payanda olunamaz, olanlar desteklenemez. Çünkü Müslümanlar için asıl önemli olan, Allah’ın rızasıdır. Allah’ın rızasını kazanmak, sadece O’nun rızasına uygun işler yapmakla mümkün olur. Hz. Peygamber (as), sahabesine işkenceler yapılırken, işkence altındaki sahabelerinin iniltileri arş-ı alayı inletirken bile ilkeli davranmaktan vazgeçmemiş ya da şirk düzenine sığınarak onları kurtarmaya çalışmamıştır. Zaten buna, yetkisi de yoktur. Yani daveti yapmaktan, müşriklerin ilahlarına çatmaktan ya da en azından sesini çıkarmayarak en yakın arkadaşlarını işkence altından kurtarmaya çalışmamıştır. Yasir ailesi, akıl almaz işkencelere tabi tutulurken söylediği ‘Sabredin ey Yasir ailesi, size cennetin vaad edildiğini görüyorum’ sözü ya da ekonomik ambargo altında açlıktan iniltiler kilometrelerce öteden duyulurken de müşriklerle uzlaşmamış, davetinden ve davasından vazgeçmemiştir. Özellikle Ebu Talib’in, kendisini artık koruyamayacağını belirtir tarzındaki tavrına karşılık, “Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseler bile davamdan vazgeçmem’ sözü, ilkeli davranışın en belirgin örnekliğini göstermiştir.

Hiç kimse, bir iktidarın ya da yönetimin “mazlumları koruyor” diye onun yaptığı gayri İslami davranışlarını olumlayamaz. Eğer böyle bir durum söz konusu olsa idi Hz. Peygamber, kendisine yapılan uzlaşma tekliflerini kabul eder ve böylece hem zaman kazanmış hem de sahabesini işkencelerden kurtarmış olurdu. Çünkü müşrikler, Hz. Peygambere devlet başkanlığı, Mekke’nin en zengini olma vb. teklifleri yapmışlardı. Bu teklifler, sıradan, hemen reddedilecek teklifler değildi. Günümüzde çok az insanı cezp etmeyecek türden tekliflerdi. Bunları kabul edip devlet başkanı olduktan sonra, kendi mesajını insanlara daha rahat anlatabilecek bir ortam oluşturabilirdi. Ama O, bütün uzlaşma kapılarını kapatarak, “Sizin dininiz size, benim dinim bana” (109/6) demek suretiyle kesin ve net tavrını bizlere de örnek olacak tarzda koymuştur. Sonuç olarak, Müslümanların ilkelerinin egemen olmadığı laik, seküler, demokratik toplumlarda iktidar olmanız ya da güçlü ekonomik ve siyasi imkânlara/kurumlara sahip olmanız, sizi, sadece içinde yaşadığınız gayri İslami sistemin hizmetkârı/payandası yapar. Böyle bir durum, Seyyid Kutub’un dediği gibi, teorik anlamda Müslümanların sayısı ne kadar çok olursa olsun, içinde yaşadıkları şirk sistemine kan verirler, can verirler. Bundan kurtulmanın yolu ise Peygamber’in izlediği ilkeli yol ve yöntem olmalıdır. Ciğere ulaştığı zaman da ulaşamadığı zaman da aynı tavrı göstermek, ilkeli olmaktır. Aksi ise ilkesizliktir, iki yüzlülüktür; münafıklıktır. İnandığı gibi yaşamamaktır, yaşadığı gibi inanmaya başlamaktır. Yani ciğere ulaşmadığı zaman “tu-kaka” demek, ulaştığı zaman da bir şey bırakmamaktır. Rabbimiz, dağları yerinden oynatmamızı ya da nasıl olursa olsun iktidar olmamızı değil, “Emrolunduğumuz gibi istikamet üzere olmamızı” (11/112) bizden istemektedir.

                                                                                                                                                    Ali KAÇAR

 

[1] Peygamberlerin bir kısmı Kur’an’da zikredilmekle birlikte, bir kısmından hiç bahsedilmemiştir (40/78). İlk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem, sonuncusu Hz. Muhammed’dir (33/40). Tarihte bazen peş peşe, bazen aynı zaman dilimi içinde, bazen de kısa veya uzun aralıklarla peygamberler gönderilmiştir (2/87; 5/19, 46; 23/44; 36/6). Bu peygamberler ve onlara verilen vahiyler birbirini teyit etmiş, son nebî ve resul olan Hz. Muhammed’in getirdiği Kur’an ise bütün peygamberleri ve ilâhî kitapları musaddık/tasdik edip onlara şahitlik etmiştir (2/89, 101; 3/3-4, 81).