“Hiç kimse elde edemez ilmin tamamını,

Bin sene uğraşsa da olmaz faydası,

İlim, öyle derin bir denizdir ki

Her şeyden en iyisini alıp seçmelisin”

(Divan-u Şafiî)

Allah’ın bizlere lütfettiği dünya hayatının emanetini, hayr ile doldurmaya çalışıyoruz. Kalbimiz; dinlemek, gözlemlemek, akletmek ister amel etmek için. İlim, bu ihtiyacı gideren ulvi bir çaba ve sadece insanlara ve cinlere Rabbimizin verdiği hediyedir. “Allah, Âdem’e isimlerin tamamını öğretti, sonra da onları meleklere gösterip: ‘Haydi, doğru söylüyorsanız bunların isimlerini bana haber verin’ buyurdu” (Bakara-31). Hayat boşluk kabul etmez. Yaşam serüvenimizde, isteyerek veya istemeyerek dinleyeceğimiz, katılacağımız, zaman ayırmak mecburiyetinde olacağımız illa bir şeyler olacaktır. İslâmî hayat, zamanı kullanmada bize rehberlik eder ve ilmin “en hayırlı meşguliyet” olduğunu öğretir. İlim, dünyada da ahirette de itibar sahibi yapar. Hayırsız ilim, sadece dünyada insanları kendisine hizmet ettirir, dünyalık menfaatler kazanmaya çaba harcatır. “(…) Âyetlerimi küçük bir dünya menfaati için satıvermeyin. Ve benden, yalnız sakının” (Bakara-41) ve yine Belam’ın durumu da bunun en üst örneğidir: “Fakat o köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hâli böyledir” (A’raf-176). Faydalı ilim ise insanlara hayırlı işleri öğretir. Allah’a kul olmayı, davayı, daveti, dost ve düşmanın kim olduğunu öğretir. Allah’ın rızasına nail kılar, öğreten için de öğrettiklerinden hâsıl olan amellerin sevabına ortak kılar. Ahirette affedilmiş olmayı hak ettirir; bunlar, ilim yolundaki gayretin semereleridir. İlmin kıymetini bilmek için cahillerin işlerine bak! Cahilin dindarı; hurafe, bidat, haramlardan sakınmaz, dinde hassasiyeti olmayan cahil Müslüman, kaba kuvvet, şehvet, bencillik, hırs ve cimrilik ile fesada koşar. Okumuş cahiller de vardır elbet. Onlar ile tartışabilme ihtimali vardır; inkâr sebebleri ya inatlarından ya da hizmet ettikleri mecralara verdikleri sözlerdendir. Cahil kişi ile tartışılmaz, “Hikmetli sözleri heba edeceklerinden, onlara ilmin inceliklerinden de konuşulmaz; çünkü hikmete zülümdür” der Resulullah (a.s.v.). Ama onların kurmuş oldukları düzenin yanlışlarına karşı susmak da, hakkın delillerinin zarar görmesine sebep olacaktır. İlimden nasibi olmayanlar, her an kanmaya, kandırmaya ve bilgisizce dinlerini tahrif etmeye çabalarlar. Dini iki sınıf bozar; biri, günahkâr âlim; diğeri, cahil abid.

İbnu Teymiyye’ye (rahimehullah) soruldu:

Soru: Kur’ân okuduğu hâlde amel etmeyen mi yoksa âbid olan mı, hangisi daha üstündür?

Cevap: Eğer âbid ilimsiz olarak ibâdet ediyorsa, fâsık olan âlimden daha şerli olabilir. Bazen de fâsık olan âlim, o âbidden daha şerli olur. Eğer Allah’a ilimle ibâdet ediyor, vâcibleri yerine getirip harâmları terk ediyorsa, fâsıktan daha hayırlıdır. Ancak fâsık olan âlimin, seyyiatına ağır basacak hasenâtı bulunması ve o âbidin hasenâtından daha çok olup âlimi daha üstün ve fazîletli kılması mümkündür” [Mecmû’u Fetâvâ, (23/61)].

İlim talep etmek her müslümana farzdır” (İbn Mace-Mukaddime). İlmin talibi, dünya işleri ile ilm-i tedrisi beraber götürebilmenin özverisini gösterebilecek şuurda olmalıdır. Aslında anne babalar, daha küçük yaşta çocuklarının, ilme zaman ayırması gerektiğinin eğitimini vermelidir. Küçükken ilmin ehemmiyetine alıştırılmış olan bu irade, ilim tahsil etme şuur ile büyüdükçe, ilim öğrenmek melekeye/kabiliyete dönüşebilecektir.

Çalışmak, her insan için az çok yaşamanın vazgeçilmez icaplarındandır. Ekonomik ve bedensel ihtiyaçlarımızı giderebilmek için farklı iş alanlarında çalışıyoruz. Zamanla bu ihtiyaçlar için yoğun mesai harcayacak fedakârlıklar planlamaya başlıyoruz. Hedefler belirliyoruz, gece ve gündüz hazırlıklar yapıyoruz. Dünyamızı maddi manevi koruma altına alan en mühim iş, yerlerin ve göklerin sahibi Allah’ın (cc) koyduğu sınırları bize öğretecek ilmi öğrenmek ve ilim ile işi birleştirebilmektir. Dünya işleri, çeşit çeşittir ve bu çeşitlilik Allah’ın kullarına rahmetidir. Eğitim-öğrenim, zanaat-ziraat, idari-askeri alanlar ile kendi aralarında iş bölümü yaparlar: “Gerçekte, [ey insanlar,] siz çok çeşitli hedefler peşindesiniz!” (Leyl-4). Bu paylaşım, her ne kadar şahsi kazançlar ve ihtiyaçlar ile öne çıkmış olsa da, toplumlar bu iş bölümü ile hayatta kalabilir, ihtiyaçlarını giderir, güvenlik sağlanır, devlet idare eder. Zamanla her iş bölümü, toplumsal talebi karşılamaya başlar ve mesuliyet yükü sırtlara biner. İnsan, diğer canlılar gibi doğuştan hayatını idame ettirebilecek kabiliyetleri olan bir canlı değildir. Ancak bebeklikten başlayarak, şuurlu bir eğitim ile bu öğrenimler sağlanabilir. Şuursuz eğitim, kötü ahlâkı besler, kaos ve kargaşaya yatkın bir toplum inşa eder ve ifsadın kapılarını açar, devletlerin çöküşünü hızlandırır. İş ve siyaset dünyasında sabır ile yetişen ustalar, idareciler vs. ciddi işler başarabilirler. Toplumun fıtratına uygun işler yapabilmesi için şuurlu, planlı, amacı olan ilmi çalışmaları her şart ve konumda yerine getirmeli, taleb etmelidir. Nasıl ki beden hastalandığı zaman yeme, içme, uyku ve istirahatten zevk almazsa, kalb de dünya hastalığına tutulunca va’z ve nasihatten zevk almaz” (Mâlik bin Dinar).

Bir iş alanının veya ihtiyacın elzem olduğunu kabul etmek, onun için dertlenmeye sebeb olacaktır. İslâmî ilimler, Allah (cc) tarafından insanlığa sunulmuş çok kıymetli bir rehber ve ahiret ihtiyacıdır. Hayatta her iş, “şakşaka” gibidir. Şakşaka, dönen değirmen taşına buğdayı ittiği gibi, zanaatte ve ilimde çırak veya talebe olanı eğitmek-öğütmek için merkeze doğru ittirir. Vahiy (ilim), değirmenin suyu, taşı muallimdir, öğütülen talebedir. Her “ham” olan çırak, talebe bu taşta öğütülür. Sonuca ulaştıran güç ve fayda ilimdedir.

Devletin siyaseti, kargaşanın sulhu, çarşının fıkhı, suçlunun cezası, halifenin azli, savaşın ve barışın fetvası, ilim ehlinden geçer. Onun için ilme talip olmak, büyük yüklerin altına girmektir. İlim, kendisi ile uğraşanı hamur gibi yoğurur. Sıka sıka kıvama getirir. Oklava ile şekil verip ezer ve ateşe sürer kıvama getirir. Allah, dinini düzelten kişinin dünyasını da düzeltir” (Hz. Ali). İlim talibinin değeri, her derde deva olmaya çalışmasındandır. Faydasız ilimden Allah’a sığınırız” (Müslim-İlim). Faydalı ilmin talibi, Allah katında cennet yoluna girmiş biridir. Çünkü ilim, bir şeyin adaletli olduğunun veya bir şeyin şer ve fesad olduğunun delilidir.

İlim talep etmenin başı, ihlâs ile niyet etmektir. Niyette ve ihlâsta aslolan Allahu Teâlâ’ya saygı ve haşyet sahibi olabilmektir. Allah’tan, kulları içinde ancak âlimler (gereği gibi) saygı duyar” (Fatır-28). Niyeti sağlam olmayan talebe, ilim tahsil edemez. Sonra ihlâslı olmalı ki haddini bile, dersi Allah rızasına uygun olarak tahsil ede. Sabırlı olmalı ki şeytanın oyalamasına, kandırmasına karşı dayanıklı ola. Zamanını itidalli kullanmalı ki vaktinde dersini talim edebile. İlim ehline, ilmiyle amil âlimlere karşı saygı olmalı. Onların ilminden, ahlakından istifade için onları takip etmeli. Meclislerinde onları dinlemeli, gıyabında dua etmeli ki ilmin sevgisi onun kalbinden çıkmasın. “Yeryüzünde âlimler, gökteki yıldızlar gibidir ki, kara ve denizlerin karanlıklarında onlarla yollar -aydınlanıp- bulunur. Yıldızlar batınca rehberlerin yolu şaşırmaları an meselesidir” (Ahmed b. Hanbel, Musned, 3/157).

Zamanımızda “ilim” ile “bilgilenme”yi ayırt edemeyen nice Müslüman var. Bir kişinin ilmi meselelerde konuşabilmesi için, zamanın ilim ehlinin onayını alabilmesi lazımdır. İlmi yeterliliği müzakere edilmeyen, tartışmalarda gözlemlenmeyen, öğrendikleri soru-cevap şeklinde kontrol edilmeyen ilim yolcusu, icazet alamaz ve görüş belirtemez. Böyle sistemden, dört başı hadsiz bir ilim(!) beyan etme dönemine geldik. Ebu Hanife’nin (r.a.) Muhammed Bakır ve Cafer-i Sadık (r.a.) ile geçen diyaloglarından anladığımız, bir kişi âlim de olsa üstadın yanında talebe gibidir. Sorguya çekilip, kontrol edilebilmektedir. İlim ehlinin enaniyeti, onun felaketidir. Tevazu, ilim talep etmenin başlıca ahlakıdır. İmam Azam Ebu Hanife (r.a.), kendisine sorulan soruların bir kısmına cevap vermeyince, soru soran kişi İmam Azama: “Sen ne bilirsin ya, ey İmam?” diye çıkışmış hadsiz. İmam da, “Ben, haddimi bilirim,” demiştir. İlmin tevazusu, vakarı riyadan uzak durmak iledir. İlmi konularda her konuşulan, her verilen cevap, her yapılan yorumun ahirette ciddi karşılığı vardır. Bu şuur, ilim talibinin ilmi talep etmeden önce, niyetini sahih kılması gerektiğinin en açık halidir. İlim ehli, ahiret bilincinde önde olmalıdır. “Her kim ahiret kazancını isterse, biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz, ama onun ahirette hiçbir nasibi yoktur” (Şura-20). Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, “Hak Dini Kur’an Dili” isimli tefsir eserinde bu ayeti şöyle tefsir eder:

“Her kim ahiret ‘hars’ı murad ederse, isterse.” Hars, aslında sözlük anlamı olarak “yeri onarıp tohum atmak” demektir. Bu mânâlardan istiâre yoluyla ileride kazanmak için yapılan çalışmalar, çabalarla onların meyveleri ve sonuçları hakkında da kullanılır ve örf olmuştur, nitekim bu âyette de böyledir… Bu âyet, bize gösteriyor ki din işi, bir “hars” yani ucunda hâsılat almak, kazanmak maksadıyla yapılan bir ekim, bir kültür işidir. Bu da ucunda istenilen yani niyet olunan gaye ve maksatla uyumludur. Bu yönüyle “hars”, iki kısımdır: Birisi, ahiret gayesi, ahiret sevabı; diğeri de dünya yararı ve menfaati arzu edilendir. Her kim din adına yaptığı ameli sırf ahiret sevabına niyet ederek yaparsa biz, ona kazancında fazlalık veririz. Ekinini, hâsılatını artırırız yani ahirette kat kat fazlasıyla vereceğimiz gibi dünyasından da veririz, o lütuf ve rızık o şekilde artar. Her kim de dünya “harsini” isterse, dünya kârı için yani ölmezden önce dünya hayatında ereceği bir maslahat ve gaye için çalışırsa ona da ondan, o geçici dünyadan veririz. “Hûd” ve “İsrâ” sûrelerinde geçtiği üzere istediği kadar değil, amelinin haddizatında değerinden aşağı olmamak üzere Allah’ın dilediği kadar dünyadan verilir.

Selam, dua, ilim ve ihlas ile kalın. Rabbim ilmimizi arttır, kalplerimize sevdir. Âmin.

Haydar ÖZALP