“Cümleye ma’lûm olduğu üzere devlet-i aliyyemizin bidâyet-i zuhûrundan beri ahkâm-ı celîle-i Kur’âniyye ve kavânîn-i şer’iyyeye kemâliyle riâyet olunduğundan saltanat-ı seniyyemizin kuvvet ve miknet ve bi’lcümle tebe’asının refâh u ma’mûriyyeti rütbe-i gâyete vâsıl olmuş iken yüz elli sene vardır ki, gavâ’il-i müte’âkıbe ve esbâb-ı mütenevviaya mebnî ne şer-i şerîfe ve ne kavânîn-i münîfeye inkıyâd ü imtisâl olunmamak hasebiyle evvelki kuvvet ve ma’mûriyyet bilakis za’f u fakra mübeddel olmuş ve hâlbuki kavânîn-i şer’iyye tahtında idâre olunmayan memâlikin pâyedâr olamayacağı vâzıhâttan bulunmuş olup…”

“Herkese malum olduğu üzere, devlet-i aliyemizin kuruluşundan beri, yüce Kuran’ın hükümlerine ve şeri kanunlara kemaliyle uyulduğundan, ulu saltanatımızın kuvvet ve kudreti ve bütün halkının refah ve gelişmişliği istenilen dereceye ulaşmışken yüz elli sene vardır ki art arda gelen sıkıntılar ve çok çeşitli sebeplere dayalı olarak ne şer-i şerife ve ne yararlı kanunlara bağlı kalınmadığı ve uygun hareket edilmediği için, evvelki kuvvet ve gelişmişlik bilakis zayıflık ve fakirliğe dönüşmüştür. Hâlbuki şeri kanunlar altında idare olunmayan memleketlerin payidar (sağlam, sürekli) olamayacağı açıktır.” Tanzimat Fermanı

Bu cümleler, 1839 yılında bir yaraya merhem olması için atılan bir adımın nişanesi. Günümüzün en çok zikredilen mevzuları arasında aslan payına sahip olan yozlaşmaya dair bir saptama… Türk’ün tarihinde altı asırlık bir paya sahip olan bir devletin, Osmanlı’nın, ihtişamlı geçmişinden eser kalmadığından söz ederek başlıyor ferman. Kaybolup giden ihtişam, yalnızca askerî alanda görülmüyor, hemen her alanda kendini gösteriyor. Bu kan kaybı, eskisi kadar modern ve güçlü olmayan ordular, zaferlerden uzaklaştıkça elde edilen ganimetler azaldıkça savaş ekonomisi ile ayakta duran devlet, ekonomik olarak da güç kaybediyor. Bu da toplumun refahı kaybetmesine, zenginlikten uzaklaşmasına yol açıyor. Ekonomiyi destekleyecek mahiyette üretim ve ticaretin hemen hiç olmayışından kaynaklı bir zayıflık hâli baş gösteriyor. Mevcuttaki ticaret de azınlıkların kontrolünde… Askerî ve ekonomik güçlülük, nasıl ki şımarıklığı, kibri, israfı beraberinde getiriyorsa zayıflık da yozlaşmayı, kişilik erozyonunu getiriyor. Osmanlının kötü gidişine “dur” demek için yola çıkanların, bu fermanla yaptıkları saptama manidardır. Zira yapılan tespit, yerinde bir tespittir. Allah’ın ipine toptan ve sımsıkı bağlanıldığı dönemde, hem insan hem toplum hem de devlet doğru yol üzeredir ve semeresini de toplamaktadır. Her şey mükemmel olmasa da doğru, galip gelmektedir. Ufak tefek arızalar olmakla beraber; ordu, ekonomi, siyaset, bürokrasi, toplum örnek gösterilebilecek düzeydedir. Ancak sorunu doğru tespit edip çözümü farklı yerlerde aramak da ayrı bir basiretsizlik, nasipsizlik olsa gerek… Toplumun, devletin İslam ve sünnetten uzaklaştığı için eskisi gibi düzgün ve güçlü olmadığını söyledikten sonra, çözümü Batı’da aramak, Kur’an ve Sünnet’i dikkate almamak ayrıca bir çelişkidir. Fermanla sorunlar için önerilen çözümler, İslam ve Osmanlı düşmanı Batı’yı memnun etmek için getirilen çözümlerdir. Hatta bununla ve bundan sonra getirilen çözümler, Allah’ın dininin hükümlerini zayıflatmaya götüren uygulamalar olmuştur. Batı’nın düşünce yapısı, dine bakışı, yaşam tarzı hiç sorgulanmadan bizim toplumumuza uyarlanmaya çalışılmıştır. Hristiyanlığı, bilimin ilerlemesi önünde bir engel olarak gören Avrupa; dini, hayatından çıkarma yoluna gitmiş, onu yok saymıştır. Çözümün Batı’da, Batılılaşmada olduğunu zanneden münevverlerimizin tutumu da bu yönde olmuştur. Olayın derinlikli bir analizini yapmak yerine, mukallit bir şebek edasıyla Batı’yı taklide yönelmişlerdir. Oysaki İslam’ın bilim ve teknoloji önünde bir engel olmadığı, onlarca Müslüman bilim adamının varlığıyla gözler önüne serilmiştir.

Ahlaki yozlaşma, dünyada var olmuş tüm milletlerin düçar olduğu, kaçınılmaz bir felakettir. Bu, öyle bir felakettir ki var olduğu dönemde ve coğrafyada, her yeri ve herkesi ifsat etmiştir. Bu fesat, yozlaşma bazen o raddeye gelmiştir ki Allah, fesadın kaynağını kurutmak ve dinini yeniden tesis etmek için peygamberler göndermiştir. Elçileri dikkate alarak nefislerini düzeltenler, felah bulmuş; elçilere yüz çevirenler ise helak edilmiştir. Dinden uzaklaşan toplumların yozlaşması, çok daha kolay ve hızlı olmaktadır. Zira ilahi kanunlar, nefislere göre değiştirilemediğinden bozulma, daha zor oluyor. İlahi kanunları tamamıyla ortadan kaldıramayan toplumların, onları unutturma veya değiştirme yoluna gittiklerini görmekteyiz. Böylece arzularının önünde engel olarak gördükleri en büyük unsuru devre dışı bırakırlar. Artık nefsani arzularını elde etmelerinin önünde ilahi bir engel kalmadığından her türlü olumsuzluğu yapabilirler. Örfler, beşerî kanunlar zamanla ve bireylerin isteklerine göre değiştirilebiliyor. Her türlü ahlaksızlık, kötülük normalleşebilir artık: hırsızlığın adı yolsuzluk, zinanın adı flört, cinsi sapkınlığın adı cinsi yönelim olur. Bedenlerin alenen sergilenmesinin önünde bir engel yoktur, bu durum hayâsızlık olarak görülüyorken zamanla; benim bedenim, benim kararım, denerek normalleştirilebiliyor. İlahi kanunların geçerli olduğu zamanda ve yerlerde zina olarak kabul edilen nikâhsız birliktelikler, flört adıyla sıradan bir hâl olarak kabul edilebiliyor. Allah’ın, zina eden ancak zina eden başka biriyle evlenebilir, diyerek böylelerinin anormal, ahlaksız kişiler olduğunu belirtmesine rağmen, bugün flörtü olmadığı için insanlar, kınanır hâle gelmişlerdir.

Okul sıralarında başlayan hırsızlık, kopya ile insanlar daha, küçük yaşlarda iken tanışıyor ve bunu kabulleniyor. Hatta bunun da ötesine geçerek kendi hakkı olarak görüyor, kopyayı. Münafıklığın başat özelliklerinden biri olan yalan; beyaz, pembe gibi renklere büründürülerek masumlaştırılıyor. Yalandan zerrece rahatsız olmayan insanların sayısı artıyor, yalansız yaşayamayanlar bile var, doğru söylemek bünyelerine ağır geliyor. Siyasetçi, bürokrat liyakatsiz tanıdıklarını belli makamlara taşırken kendi gibi düşünmeyenleri ötekileştirerek, düşman gibi göstererek bir davaya hizmet ettiğini düşünüyor. Davanın devamlılığı için, köşebaşlarını kendi adamlarıyla muhkemleştirdiğine inanıyor. Böylece dava, memleket düşman unsurlarından muhafaza edilmiş oluyor. Rüşvet; bilgisinin, gücünün, makamının hakkı oluyor. Zina, elinin kiri, diye sıradanlaşıyor. Haramlar, çağın gerekleri olarak görülüyor. Yozlaşma, küçükten büyüğe herkesi sarmalamış durumda lakin kimsenin kendini gördüğü yok. Her biri, yekdiğerinin kusurlarını söylüyor, eleştiriyor. Kimsenin, nefis muhasebesi gibi bir derdi yok.

Şirazesi kaydı mı kitabın, sayfalar dağılır, kitap yok olur zamanla. İşte Allah’ı çekip aldınız mı toplumun içinden, o toplumun yok olmaması mümkün değildir. Toplumu oluşturan her bir bireyin, Kur’an ahlakıyla ahlaklanması elzemdir ve yozlaşmanın ortadan kaldırılmasının yegâne çözümüdür bu. Allah varsa ahlak var, intizam var; Allah yoksa hâller harap, beldeler viran, ruhlar yitiktir.

Taşkın Önel

Ekim 2023

Akhisar