Preview picture

Müslümanlar açısından hedeflenen ve kavuşulmak istenen tek iktidar mücadelesi; topluma İslam’ı ve kalplere Allah’ın hükümlerini hâkim kılma mücadelesidir. Yozlaştırılmış ve dumura uğratılmış yürekleri baskılayan, kültür emparyalizmi ile duyarsız ve hedeflerinden uzaklaştırılmış, topluma karşı sorumlulukları unutturularak bireysel özgürlük eksenli yaşam tarzı empoze edilen Müslüman coğrafyanın bireyleri büyük bir tehdit ile karşı karşıyadır.

İktidar dönüşüm merkezi kalptir. Kalbin ne yönde dönüşeceğinin kriteri ise imandır. Devamlı dönüşüm yaşayan kalbi, dönüştüğü hal üzere devam ettirebilmek iman ile olabileceği gibi kararma, mühürlenme ve taş gibi olma da haller ile de olabilir. “Sonra kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu… ”1    “Verdikleri sözden dönmeleri, Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberlerini öldürmeleri ve “kalplerimiz kılıflıdır” demelerinden dolayı (başlarına türlü belalar verdik). Doğrusu Allah, inkârları sebebiyle onların kalplerini mühürlemiştir. Pek azı hariç onlar inanmazlar.”2

Kalpte nefsi dönüşümün ve iman iktidarının “nasıl”ından önce “niye”si daha öncelikli ve önemlidir. Çünkü ne için olacağını bilemeyen, nasıl yapacağını ve neye göre yapacak bilemez. Onun içindir ki pratiğe yansıması istenilen amellerin sorumluluğu iman teklifi ve sorumluluğundan sonra yüklenmiştir insana. Burada kastedilen nefsi dönüşüm ve kalpte imanın iktidar olması, sadece Allah aşkıyla kalbi doldurmak değildir. Sadece İsimlerini ezberlemek değildir. Sadece Kuran’ı hıfzetmek, anlamını bilmeden ezberlemek değildir. Sadece zikir çekerek rehabilite olmak değildir. Sadece Kuran’ı perşembe akşamları iki sayfa okumak değildir. Toplu zikirler çekip kendinden geçerek bir iman sinerjisi oluşturmak (!) değildir. “Allah böyle diyor” söylemi ile insanlara ayar vermek, menfaatleri uğruna kullanmak ve işine geldiği gibi Kuran’a, ayetlere dönüp deliller üretmek hiç değildir. Bir ekol oluşturmak, tarihe; adını çağdaş yorumlar getiren, kimsenin düşünmediği, akletmediği (!) bir bakış açısı ile Kuran’ı yorumlayan kişi olarak geçirmeye çalışmak da değildir. Nefsini saf İslam kültürü ile Kuran ve Sünnet kaynaklı bilgi ile arındırmayan, Allah korkusu ve hesap verme bilinci ile kalbini ve aklını İslam’ın muhkem3 alanında tutmayıp, müteşabih4 konularında felsefeye girerek bilgi tüccarlığı yapıp, farkındalık oluşturmak adına “Bence” ler ile başlayan cümleler kurarak dikkatleri üzerine çekmekte değildir.

Müslümanlar Kuran hükümlerine ve Rasulullah’ın rehberliği üzere yaşamaya çalışırlar. Nasıl ki namaz oruç gibi ibadetleri Allah’ın emri üzerine yapıyorlarsa, tevhid mücadelesi veren tüm peygamberlerin iktidar mücadele örnekliğini de almaları gerekir. Tarihte Hz Musa’nın verdiği tevhid mücadelesi kuranda çok bahsedilen bir olaydır ve oldukça önemli bir yere sahiptir. Hz. Yusuf’tan sonra tevhid inancından uzaklaşan İsrailoğulları, Firavunun zulmü altında haysiyetlerini ve kişiliklerini kaybetmiş. Kölelik belki de yüzyıllar boyunca ruhlarına işlemişti.

Musa’nın (a.s.) asla tek başına güç yetiremeyeceği en kapsamlı zulümleri uygulayan ve kendisini ilah ilan eden Firavuna karşı vereceği dönüşüm mücadelesinin alt yapısı daha doğduğu andan itibaren başlamıştı. Doğacak bir erkek çocuk ile sonunun geleceğini, saltanatının biteceğini öğrenen Firavun, duyduğu anda tedbirini gecikmeden almaya başlamıştı. Her doğan erkek çocuğu öldüren Firavuna, yakın çevresi bir uyarıda bulunmuş ve ileride çalıştıracak köle bulamayacaklarını söylemeleri üzerine her doğan çocuğu bir sene öldürecek bir sene öldürmeyecekti. Takdiri ilahi öldürülme yılında doğan Musa (a.s.), Nil’e bırakılmış ve sarayda annesinin bakıcılığında büyütülmüştü. Musa (a.s.), sağ bırakılan yılda doğmuş olsaydı sıradan bir çocuk olacak, varoşlarda büyüyecek belki köle olarak bir gençlik dönemi yaşayacaktı. Firavunu görme, onu yakından tanıma ve ihtişamlı sarayına girme ihtimali oldukça zayıf olacaktı. Nede olsa o bir ilahtı. Eğer sarayda büyümeseydi Firavunun yaptığı zulümlere, yönetim biçimine ve iktidarına vakıf olamayacaktı.

Firavunun iktidarda iken katliamlarına, kölelere yaptığı zulümlere şahit olan Musa (a.s.), gençliğin verdiği heyecan ve yapılan zulümlerin etkisi ile rahatsızlıklarını dile getiriyor ve zulme karşı bir gençlik hareketi oluşturuyordu. “Erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca, ona bir ‘hüküm ve hikmet’ ve ilim verdik. Biz iyilikte bulunanları işte böyle ödüllendiririz.”5 Mazlumların yanında oluyor, saray dışına çıkarak halk ile bütünleşiyordu. Durumdan rahatsız olan Firavun, hata yapmasını sağlamak için, Musa’nın (a.s.) safında görünen birini Musa’ya (a.s.) karşı kullanmıştı. Hedefinden ve davasından vazgeçirmek için sahneye konulan oyun işlemiş ve Musa (a.s.) ilk hatasını yapmıştı. Bu hata Firavunun iktidarını on yıl daha uzatmış ve mazlumların zulümden kurtulup tek İlah olan Allaha yönelmeleri süreci ertelenmişti.

“Halkının habersiz olduğu bir anda şehire girdi. Orada birbirleriyle kavga eden iki adam gördü. Biri kendi taraftarlarından diğeri de düşmanlarından(dı). Kendi taraftarlarından olan düşmanlarından olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine Musa ona bir yumruk vurup canını aldı. “Bu şeytanın işindendir. Şüphesiz o apaçık saptırıcı bir düşmandır” dedi. Musa: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım). Beni bağışla dedi, Allah da onu bağışladı. Çünkü çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olan ancak O’dur. Musa: Rabbim! Bana lütfettiğin nimetlere andolsun ki, artık suçlulara (ve suça itenlere) asla arka çıkmayacağım, dedi. Böylece şehirde korku içinde (çevreyi) gözetleyerek sabahladı. Derken, bir de baktı ki, dün kendisinden yardım isteyen (kişi, bugün de) kendisine yardım için bağırıyor. Musa, ona dedi ki: ‘Sen açıkça bir azgınsın.’ Sonunda ikisinin de düşmanı olan (adam)ı yakalamak isterken (adam ona) dedi ki: ‘Ey Musa dün birini öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun? Sen yeryüzünde yalnızca bir zorba olmak istiyorsun, ıslah edicilerden olmak istemiyorsun.’6

Bu ayetler üzerinde biraz durmak gerekiyor. Ajan ve provokatör olarak Hz. Musa’nın oluşturduğu cemaate sokulan biri, hareketi sekteye uğratmak ve Hz. Musa’nın öncülüğündeki yapıyı dağıtmak için görevini en güzel şekilde yapıyor. Hz. Musa’nın safında görünen bu kişi ilk gün provokatif eyleminden sonuç alıyor. Hz. Musa’nın katil olmasını sağlayarak suçlu konumuna getiriyor. Ertesi gün kurduğu tezgâh anlaşılıyor ama hedefe ulaşmış oluyor. Hz. Musa açısından değerlendirildiğinde ise, kendi cemaati içindeki birini koruma adına kavga ettiği kişiyi yumruklayarak öldürüyor. Hatasını anlıyor, tövbe ediyor ve bir daha böyle bir suça karışmayacağına yemin ediyor. Ertesi gün tezgâh yeniden kuruluyor hem de Hz. Musa’nın geçeceği güzergâh üzerinde ve geçeceği vakitte. Üstelik kendi safında görünen aynı adam ile. Musa (a.s.) yine kendi safında olan kişiyi koruma adına Allaha verdiği sözü unutarak müdahale ediyor. Yine tam yumruğu vuracağı anda nasıl bir oyuna geldiğini anlıyor: “(adam ona) dedi ki: ‘Ey Musa dün birini öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun? Sen yeryüzünde yalnızca bir zorba olmak istiyorsun, ıslah edicilerden olmak istemiyorsun.’”

Kavgaya tutuşan bu adam, ‘Zorba mı olmak istiyorsun?’ sorusu ile Firavuna atıfta bulunmuş ve Firavunun safında olmadığını ima etmişti. Gerçeği anlayan Hz. Musa çareyi kaçmakta bulmuştu. “Tam o sırada, şehrin öteki ucundan bir adam koşarak geldi ve “Ey Musa!” dedi. “Ülkenin ileri gelenleri, seni öldürmek üzere hakkında görüşme yapıyorlar; hemen buradan çık git, ben senin iyiliğini isteyen kimselerdenim! Musa korka korka, (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı. “Rabbim! Beni zalimler güruhundan kurtar” dedi.”7

Böylece Firavun bir taraftan Hz. Musa’nın kendine karşı örgütlenmesinin önüne geçmiş diğer taraftan Musa’yı (a.s.) adam öldüren ve kaçan bir katil olarak halkın gözünden düşürme politikası güderek iktidarını uzatmıştır. Hz. Musa’ya on yıl sonra Risalet verilmiş ve İsrailoğullarını köleleştirerek her türlü zulmü yapıp üzerlerinde rabbleşen Firavunun iktidarını sona erdirmek için görevlendirilmişti. Hedefi doğrudan Firavundu ve Mısır tarihinin görmediği bir devrim ile dönüşüm süreci başlatacaktı: “Firavuna git çünkü o azdı”8

Hz. Yusuf (a.s.) için iktidar süreci ilahi takdir üzere gerçekleşmiş ve iktidar günlerindeki taban/tavan olayı, hayatında oldukça önemli bir yer tutmuştur. Kuyuya atılma ile başlayan süreç; ülkede sözü geçerli, tanınmış, sevilen ve Allaha davet edip şirkten toplumu kurtarma sürecine kadar devam etmiştir: “Onu götürüp de kuyunun dibine atmaya ittifakla karar verdikleri zaman, biz Yusuf’a: Andolsun ki sen onların bu işlerini onlar (işin) farkına varmadan, kendilerine haber vereceksin, diye vahyettik.”9

Yusuf’a (a.s.) hayatının her aşamasında yardım eden, gaybi bilgiler veren ve imkânlar hazırlayan Allah; O’nu Mısırda mevcut şirk ahkâmı içinde toplumu içeriden dönüştürme göreviyle görevlendirmiş ve toplumdan soyutlamamıştır. “İşte böylece biz yeryüzünde Yusuf’a güç ve imkân (iktidar) verdik. Öyle ki, orada (Mısır’da) dilediği yerde konakladı. Biz kime dilersek rahmetimizi nasip ederiz ve iyilik yapanların ecrini kayba uğratmayız.10 Tek bir olan İlaha davetini gerek zindan içindeki arkadaşlarına gerekse hapisten çıktıktan sonra tüm Mısır halkına davetini devam ettirmiştir: “Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?”11

Kuyuya atılması ve köle olarak satılma süreci Yusuf (a.s.) için olumsuz gibi bir süreç olarak görülebilir ama Rabbi Ona uzun vadede iktidara hazırladığının ipuçlarını veriyordu. Sonraki aşamada ailesinden uzak bir ortamda vezirin evinde isabetle hükmetme yeteneği ve ilim verilerek gençliğinin en hayran duyulan bir evresini yaşayacaktı. “Mısır’da onu satın alan adam, karısına dedi ki: “Ona değer ver ve güzel bak! Umulur ki bize faydası olur. Veya onu evlat ediniriz.” İşte böylece (Mısır da adaletle hükmetmesi) ve kendisine (rüyadaki) olayların yorumunu öğretmemiz için Yusuf’u o yere yerleştirdik. Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.”12

Yusuf (a.s.) için bu iktidar süreci burada noktalanıyor ve yeni bir dönem olan zindan hayatı başlıyordu. Herkesin sevdiği, takdir ettiği, hayran kaldığı bu genç için zorlu bir dönem başlıyordu. Aslında Rabbi tarafından geçirildiği ahlaki eğitimi, erdemli bir kişiliği ve yaşına göre ilmi olgunluğu olmasa, zindan Yusuf (a.s.) için dayanılmaz bir yer olur ve kendi tercihi ile hayırlı olan zindan hayatını kabullenemezdi. İftiraya kurban gitmesi anlaşılmasına rağmen; egosunu tatmin etmek ve rezil bir şekilde anılmaktan kurtulmak adına ve tek suçu güzel ahlaka, her kadının etkileneceği kadar güzel bir yüze sahip olan Yusuf’u (a.s.) zindana attırıyordu Züleyha: “(Yusuf:) Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden daha iyidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve cahillerden olurum! Dedi.”13

Yusuf’un iktidar günleri zindandan çıkışı ile tekrar başlayacaktı. Ama uzun soluklu bu iktidarına, leke getirecek bir marazı açığa çıkarmalı ve gönüllerde temiz kalmasını sağlayacak, kişiliğine dair şüpheleri ortadan kaldırmalıydı. Yani önce gönüllerde iktidar olmalıydı: “(Adam bu yorumu getirince) kral dedi ki: “Onu bana getirin!” Elçi, Yusuf’a geldiği zaman, (Yusuf) dedi ki: “Efendine dön de ona: Ellerini kesen o kadınların zoru neydi? Diye sor. Şüphesiz benim Rabbim onların hilesini çok iyi bilir. (Kral kadınlara) dedi ki: Yusuf’un nefsinden murat almak istediğiniz zaman durumunuz neydi? Kadınlar, Haşa! Allah için, biz ondan hiçbir kötülük görmedik, dediler. Azizin karısı da dedi ki: “Şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben onun nefsinden murat almak istemiştim. Şüphesiz ki o doğru söyleyenlerdendir.” (Yusuf dedi ki): Bu, azizin yokluğunda ona hainlik etmediğimi ve Allah’ın hainlerin hilesini başarıya ulaştırmayacağını (herkesin) bilmesi içindir. Ve böylece Yusuf’a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki verdik. Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi eriştiririz. Ve güzel davrananların mükâfatını zayi etmeyiz.”14

İnsanlık tarihinde bir dönüm noktası olarak karşımızda duran iktidar ve dönüşüm konusunun hakkını veren peygamber şüphesiz ki Hz. Muhammed (s.a.v) ve onun kıyamete kadar sürecek olan tevhid mücadelesinin örnekliğidir. Konumuz ile bağlantılı olan ayeti tekrar buraya almamız gerekiyor: “Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, o kavme de (Bedir’de) benzeri bir yara değmiştir. O günleri; biz insanlar arasında devrettirip dururuz. (Zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Bu, Allah’ın iman edenleri belirtip ayırması ve sizden şahitler (veya şehitler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez”15

İktidar olma ve bu iktidarı devam ettirme konusunda iki taraf için önemli bir detay vardır. Rasulullah (s.a.v.) ve sahabe açısından bakıldığında insanları kula kulluktan kurtarıp İslam’ın adaletini hâkim kılmak, insanın onurlu bir yaşam sürmesini sağlamak ve bu dönüşüm için canlarını ortaya koymak varken; Mekkeli müşrikler açısından, güçlünün haklı olduğu, kölelik sistemi ile toplumun baskı altına alındığı ve dönüşüme kapalı bir yapıyı korumak için her türlü yola başvurdukları bir yol söz konusudur. Rasulullah (s.a.v.), Mekke’de dönüşüm sürecini başlattığı ve ilk günden itibaren kademe kademe artan bir gerilim16 her iki tarafın fertlerini uzun vadede savaşlara hazırlayacak ve Mekke’nin fethiyle sonuçlanan bir iktidar oluşumunu, tevhid dönüşümünü getirecekti. Hedef Mekke’nin fethiydi. Tüm ilahi hesaplar bunun üzerineydi.

Yapılan her türlü karşılıklı girişim bir yandan bu iki toplumu birbirinden uzaklaştırırken diğer yandan ilginç bir biçimde birbirine yaklaştırıyordu. Bu iktidar olma ve mevcut iktidarı devam ettirme mücadelesi, dengesiz ve orantısız bir güç kullanımı ile hicrete kadar Müslümanların aleyhine görünüyordu. İnsanlar arasında döndürüldüğü ifade edilen ayette iktidar döngüsü her ne kadar Bedir ve Uhud savaşlarını ifade etse de bunun öncesi, oluşum zemini çok önemlidir. Çünkü bu ayette Müslümanlara bir hitap vardır. Onları teskin etme ve şahitliğe/şehadete odaklama vardır.

Bir önceki aşama Bedir galibiyeti iken ondan önceki aşama hicrettir. Hicret ile Müslümanlara karşı kaleleri olan Mekke’yi koruduklarını düşünen ve iktidarlarını devam ettirmenin mutluluğu ve şımarıklığı ile Bedir’e güle oynaya giden müşrikler, iktidar döngüsüne uğramışlardır. Doğal olarak ilk mağlubiyetlerini alarak onurları zedelenmiş, coğrafyada alay konusu olmuşlar ve hiç olmadıkları kadar kinlenmişler ve hırs yapmışlardı. Bunun dışa vurumunun simgesi, Uhud’da Hz. Hamza’nın ciğerinin çıkarılıp çiğ olarak çiğnenmesi17 olarak karşımıza çıkar.

Mekke’de ezilmişliğin, işkencelerin, hor görülüp her türlü hakarete uğramanın ve topraklarından sürgün edilmenin gerginliği; Müslümanlardan Bedir ile alınmıştır. Buna mukabil Bedir yenilgisiyle Müslümanlardaki bu gerilim Mekkeli müşriklere aktarılmıştır. Yani iktidar günleri; nefislerinde, onurlarında, insanlıklarında bir tarafa zafer olarak zirve yaptırırken diğer tarafa da alçaltıcı bir hezimet olarak dönmüştür: “Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. ‘Yardım ve zafer’ (Nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’ın katındandır.”18

Uhud savaşında bu dengenin kurulduğunu görüyoruz. Bu dönüşüm Müslümanlar için aleyhte görünse de uzun vadede Mekke’nin fethinin ilk ayağı olarak değerlendirilebilir. Üçüncü aşama olan Hendek savaşında taraflar biraz daha sakinleşmiş ve kendi içlerinde her iki savaşın getirmiş olduğu psikolojik durumu yansıtır durumdadır. Müslümanlar saldırı değil savunma stratejisi güderken, müşrikler Uhud’da olduğu gibi keskin bir kin ve hırs ile hareket etmemişlerdir. Dördüncü aşama olan Hudeybiye anlaşması, Mekke’nin fethinin ve İslam iktidarının bir öncesi olarak tarihte yerini almıştır.

İlk vahiy ve davetle başlayan iktidar ve dönüşüm mücadelesinde inançlarının yaşanmasına izin verilmeyen, her türlü işkenceye maruz bırakılan Müslümanlardan bir kısmı Hudeybiye’nin; Mekke’nin fethi için ne anlama geldiğini algılayamadıklarından dolayı anlaşma metninin şartları konusunda Rasulullah’a (s.a.v.) tavır almışlardır. Mekke’nin fethini müjdeleyen Fetih Suresi ile hicrete zorlandıkları topraklarda iktidarı görmüşlerdi.

Nefsin ıslahı ve kalbi dönüşümü; toplumsal iman ve itaat dönüşümüne fitnenin yeryüzünden kaldırılması ve tek İlah olan Allah’ın dinini yaşanılan topraklarda hâkim kılma mücadelesine götürmelidir. İktidar yürüyüşünün, bireysel düzlemden toplumsal düzleme geçişi; kalpteki dönüşüme, muhatap olunan tüm insanlara şahitlik ettirmekten geçmektedir. Bu şahitliğin temelini ise kelime-i tevhid cümlesini, sahabenin anladığı ve hayatına pratize ettiği biçimde anlamını bilmek ve gereklerini yaşayarak yerine getirme oluşturur.

“Bu şehadetin bir diğer anlamı da, Allah’ın elçisi olduğundan her konuda Allah’a başvurmayı Hz. Muhammed (salât ve selâm üzerine olsun) kanalıyla yapmak ve bu kaynağın dışında başka bir kaynağa dayanmamaktır. Bu şehadetin gereği; Hz. Muhammed’in (salât ve selâm üzerine olsun) bildirdiği şekilde yeryüzünde ulûhiyetin, tek başına Allah’ın olması ve Muhammed’in; örnek olduğuna imandır. Bunun yanında Allah’ın insanlar için dilediği metodun; egemen, galip ve itaat edilen metot olması, istisnasız bütün insanların hayatını düzenleyen düzenin bu olması için cihad etmektir. İş bu uğurda ölmeyi gerektiriyorsa, bu dereceye yükselen şehittir. Yani yüce Allah şehidden bu şahitliği dilemiş o da hakkıyla yerine getirmiştir. Yüce Allah onu şahit edinmiş ve bu yüce makamla onurlandırmıştır.”19

Eğer Allah, Müslümanlar lehine iktidarı dönüştürmüyorsa dönüşüm için gerekli çalışmaların yapıl(a)maması yüzündendir. İktidar dönüşümünün zemini sağlamlaştırılmadan toplumsal dönüşüm beklemek hayal olur. Gerekenler yapılmadan gerçekleşecek iktidar uzun soluklu olmayacaktır. Böyle bir dönüşüm Sünnetullaha aykırıdır. Allah isterse yeryüzündeki herkesi bir anda imana eriştirir ve davetin önündeki tüm engelleri kaldırabilir. Allah’ın muradı mustazafların eliyle iktidar olunmasıdır: “Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz.”20

Devran tersine dönmüyorsa, bu mevcut iktidarın meşruiyetini göstermez. Mevcut iktidarı besleyen, gönüllü kulluk yapanlara daha değerli bir şeyler sunamayışımızdandır. Buda ne kadar iddia sahibi oluşumuzu ortaya koyar. Hazır değilsek iktidar dönüşümü gerçekleşmez. Hak edilmeden kavuşulan nimetlerin kıymeti bilinmez. Allah bizi iktidarı dönüştürmekten sorumlu tutmaz. Toplumu dönüştürme niyetimize ve çalışmalarımıza, iktidara giden yolda olup olmadığınıza bakar. Eğer o yolda isek yol boyu bize iktidara götürecek sorumluluk yüklenir. Allah Müslümanlar için çizdiği kaderi yine kendi elleriyle gerçekleştirmelerini ister.

  1. Bakara Suresi: 74. Ayet
  2. Nisa Suresi: 155. Ayet
  3. Manası kolay anlaşılan, haricî bir yoruma gerek kalmayan, ne anlama geldiği, ne anlatmak istediği ilk bakışta anlaşılan, manası açık ve net olan.
  4. Manası kolaylıkla anlaşılmayan, ne anlama geldiği, ne anlatmak istediği ilk bakışta anlaşılmayan ve bunlardan birini tayin edebilmek için haricî bir delile ihtiyaç duyulan.
  5. Kasas Suresi: 14. Ayet
  6. Kasas Suresi: 15-19. Ayetler
  7. Kasas Suresi: 20-21. Ayetler
  8. Taha Suresi: 43. Ayet
  9. Yusuf Suresi: 15. Ayet
  10. Yusuf Suresi: 56. Ayet
  11. Yusuf Suresi: 39. Ayet
  12. Yusuf Suresi: 21. Ayet
  13. Yusuf Suresi: 33. Ayet
  14. Yusuf Suresi: 50-56. Ayetler
  15. Al-i İmran Suresi: 140. Ayet
  16. Ali Murat Daryal: İslam’ın Doğuş ve ilk Yayılışının Psiko-Sosyal Açıdan Tahlili 4.bsk s. 375
  17. A.g.e: s.243
  18. Al’i İmran Suresi: 126. Ayet
  19. Fizilal’il Kuran: Al-i İmran Suresi 140. Ayet Tefsiri
  20. Kasas Suresi: 5. Ayet