• Genç Birikim

    İhvan-ı Müslimîn’in Dini Referansları

    - 16 Eylül 2021

İhvan-ı Müslimîn’in Dini Referansları[1]

Müslümanlar Hz. Peygamber (s.a)’in vefatının ardından hem dinî hem de siyasi bir lider olarak hilâfet makamına sığınmışlardır. Onlarca asır zaman zaman siyasi, mezhebi, milli manevralarla çehre değiştirse de halifelik müessesesi Müslümanlar için temel yönetim biçimi olagelmiştir. Halife hem halkın başında bir yönetici hem de dinî emirleri tatbik eden bir kadı görevi görmüştür. Zamanla bu kadı görevi başka makamlarla paylaşılsa da halifenin temsil ettiği makam meşruiyetini ve yetkisini İslam’ın kaynaklarından almıştır. 20. Asrın başlarında Emperyalizmin tüm dünya ile birlikte Müslüman coğrafyalarda da mutlak hakimiyet sağladığı dönemlerde bile hilafet, Müslüman halkın gözünde -siyasi olarak zayıflasa da- hep önemli bir mevkii olmuştur. 1. Cihan Harbi sonrasında Anadolu’daki işgalden kurtulmak için başlatılan Millî Mücadele ya da bir diğer adıyla Kurtuluş Savaşında dahi uzak diyarlardan Müslüman halk Halife’nin hatırına Millî Mücadele ordusuna her türlü desteği yapmaktan geri durmamıştır. Ancak 1924 yılında Hilafetin kaldırılması ile Kurtuluş savaşına destek veren Müslüman dünyası büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır. Zaten Batı’nın askeri ve kültürel işgali altında umudunu halifeye bağlayan Müslümanlar bir diğer darbeyi de bizzat hilafetin merkezinden almışlardır. Ancak Müslümanların geçirdiği bu şok çok uzun sürmemiş, özellikle Hint alt kıtası ve Mısır coğrafyasında Hilafetin boşluğunu doldurabilecek alternatifler bulunmaya çalışılmıştır. Bu gayeyle Hindistan’da Mevdudî önderliğinde Cemaat-i İslâmî, Mısır’da da Hasan el- Bennâ önderliğinde Ihvan-ı Müslimîn kurulmuştur. Bu iki cemaat bilhassa Ihvân gelecek on yıllarda kendinden sonra kurulacak pek çok cemaat ve kuruluşlara örnek teşkil etmiştir. İslam tarihinde -daha önce pek çok işgal ve kırılma yaşanmış olsa da- benzeri bir olay vuku bulmamış olduğundan Hilafetin ilgasından yalnızca birkaç yıl sonra kurulan bu cemaatler kendilerince bazı dini nass ve içtihatları zamanın şartları ile birleştirerek yer yer yerel yer yer de küresel vizyonda bir takım çözüm arayışlarına girmişlerdir. Bu oturumda üzerinde duracağımız mesele Hasan el- Bennâ özelinde Ihvan-ı Müslimîn hareketinin dünyada daha önce benzeri görülmemiş bir yapıyı oluşturmak için kullandığı dinî referanslardır.

Genelde tüm İslam dünyasının, özelde ise Mısır’ın yaşamış olduğu dini, kültürel ve ahlakî değişim, ilmî geleneğe bağlı olarak yaşayan bir ailede dünyaya gelen Hasan el- Bennâ’yı oldukça rahatsız ediyordu. Bu yüzden yanlış olduğunu düşündüğü düşüncelere ve fiillere karşı harekete geçmeye karar verdi. Babasının mesleği ve kendi eğitimi için gittiği Kahire’de el-Ezher şeyhleri ile görüşmeler yaptı. Yoğun ısrarları sonucunda bazı şeyhlerle irtibat sağlamayı başardı. Başlangıçta camii ve kahvehanelerde insanlara İslam dininin emir ve yasaklarından bahsetti. Ancak Hasan el- Bennâ Mısırda o sıralar yaygın olan dinin anlayıştan biraz farklı düşünüyordu. Ona göre Müslümanların kurtuluşunun yolu İslâm’ın ana kaynakları olan Kur’an ve Sünnete dönmekten geçiyordu. Özellikle son dönemlerde yaygınlık kazanmış, İslâm’ın temel öğretileriyle çelişen tarikat anlayışı onun için ciddi bir sorundu. Zira tamamen hurafelerle doldurulmuş Müslüman bireyin aksiyonunu da ortadan kaldıran bir inanış biçimi olduğunu düşünüyordu. Oysaki Mısır büyük bir işgal altındaydı. Bunun çözümü de ancak hareketle mümkündü. Çünkü artık halifenin de yokluğuyla Müslümanlar parçalanmaya ve dezenformasyona uğramaya daha da açıktı. Görevi sebebiyle Kahire’den ayrılması ve İsmailiye’ye gitmesi Hasan- el Bennâ için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştu. Burada Ihvân- ı Müslimîn’in temellerini attı. Kısa sürede pek çok takipçiye ulaşan bu kuruluşun merkezi Kahire’ye taşındı. Bu süreçte Bennâ, düşüncelerini nasıl uygulayacağını da duyurdu. Köy köy kasaba kasaba gezerek davetini sürdürdü. Bu kısımda eğer el-Bennâ’nın başlangıcından yükselmesine kadar hareketlerini inceleyecek olursak Hz. Peygamber (s.a)’inkine benzer bir yol izlediğini görürüz. Nebevî metoda uygun olarak fert fert, cadde cadde, sokak sokak davetini ulaştırmak için çapa harcadığını fark ederiz.

Bennâ, zamanla geniş kitlelere yayılıp yarım milyona yaklaşan cemaatine, gayesinin yıkılan hilafeti geri getirmek ve İslâmî anlayışa uygun bir devlet kurmak olduğunu her fırsatta vurgulamıştır. Buna tam olarak muvaffak olamasa da kendi kurduğu cemaatin başında geçirdiği 20 yıllık süreçte belki de hedeflediği devletin bile başarmasının zor olacağı pek çok şeyi başarmıştır. Bu başarılarının arkasında her şeyden önce davasına sıkı sıkıya bağlı olması yer alsa da attığı cesur adımların da bunda etkisi büyüktür. Çünkü el-Bennâ içinde bulunduğu durumu kabullenerek teslimiyetçi bir anlayışı asla benimsememiş, Allah’ın Müslüman bireylere her koşulda mücadeleye devam etme görevini verdiğini sık sık hatırlatmıştır. Ayrıca hedeflerinin her zaman büyük tutmuş sonu tekrar devlete varacak bir mücadele anlayışını benimsemiştir. Bu maksatla cemaatin varlığını hissettirdiği ilk yıllarda siyasete de yönelmiş ancak mevcut güçlerin buna müsaade etmeyeceğini anlayınca siyaseti meclisten değil bizzat cemaatin içinden yapmaya karar vermiştir. Pek çok açıdan bakınca Bennâ’nın deneme yanılmayı andıran bu tür davranışları yadırganmamalıdır. Zira onun ve tüm Müslümanların sırtındaki yük asr-ı saadetten bu yana tarihte benzeri görülmemiş bir ağırlıktaydı. Çünkü o, İslâm’ın ilk yıllarında olduğu gibi ekseriyetle şirkle ve tağutlarla mücadele etmemiş, aynı zamanda karşısında yer alan bazı Müslümanlarla da mücadele etmek zorunda kalıp onları bir araya getirme çabası içerisinde olmuştur. Müslümanların tarihindeki bu ilk başsızlığı onu bazı mevzularda bu yönteme mecbur etmiştir. Yine de bu deneme yanılmalarını da İslam dışında olduğunu düşündüğü hiçbir yöntemle uygulamamıştır. Bilakis cemaati kendi kurmasına rağmen yönetimine dahi seçimle gelmiş, istişareye son derece önem vermiş ve sünnette yer almayan bir yola tevessül etmemiştir. Hasan el-Bennâ’nın gayesinin Müslümanları tekrar bir araya getirmek olduğunu daha önce belirtmiştik. Bu maksatla vahyin inmeye başladığı dönemden son nazil olan ayete kadar Rasûlullah (s.a)’ın izlediği yolları izlemeye, bunlardan örnekler çıkarmaya çalışan Bennâ, yöntem olarak 20. asrın birtakım yeniliklerinden de faydalanmıştır. Sırasıyla okul, fabrika, atölye, kızlar için ilmî ve mesleki faaliyetler içeren kuruluşlar da kurmuş ve cemaati adeta bir devlet ciddiyetiyle yönetmiştir. Tebliğ ve davet konusu da dâhil pekçok alanda ilkeler de belirlemiş ve kısa zamanda büyük başarılar elde etmiştir. Müslüman kardeşlerin büyümesi bir takım siyasi hamlelerle -özellikle 2. Cihan harbi sırasında ve sonrasında İngilizlerin baskısı ile- kısmen sekteye de uğrasa ortaya konulan güçlü ilkeler sayesinde cemaat her daim faaliyetlerini sürdürmeyi başarabilmiştir. Bunun en güzel sağlaması Hasan -el Bennâ’nın vefatından sonra dahi cemaatin varlığını ve faaliyetlerini sürdürebilmesidir. Müslüman kardeşlerin takip ettiği ilkelere göz atarsak bunların bizzat Kur’an ve Sünnete dayanan nasslardan neşet ettiğini kolaylıkla söyleyebiliriz. Kısaca değinecek olursak: her şeyden önce Müslümanların cemaat olması gerekliliğini: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın, parçalanıp bölünmeyin…” (Âl-i İmrân,103), “İçinizden hayra çağıran, ma’rufu emredip münkerden sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Âl-i İmrân,104), “Allah’a itaat edin, Rasûlune itaat edin. Sonra birbirinizle çekişirsiniz de kuvvetininiz gider…” (Enfâl, 46) gibi ayetler ve konuyla ilgili çok sayıda rivayet bu fiil için delil teşkil etmiştir. Yine Medine’ye hicret edildikten sonra gerçekleştirilen ilk eylemlerden biri olan inananları birbiriyle kardeş kılma uygulaması neredeyse birebir şekliyle Hasan el- Bennâ tarafından da tatbik edilmiştir. Bununla birlikte şûra, bey’at, cemaatin sırlarını saklama, yumuşak bir üslup, bilinçsiz tekfirden kaçınıp ehl-i kıbleyi ve şehadet getireni tekfir etmeme, fedakârlık, İslam kardeşliği gereği farklı düşünenleri de kapsayıcı fikirler üretmeye çalışma gibi temel düsturlar konulmuştur. İhvan’ın bu ve buna benzer pek çok uygulaması bizzat asr-ı saadetin örnekliğinde gerçekleşmiştir. Tüm bunlar bir cemaat örnekliği sergilediği gibi aslında bazı uygulamalar ancak bir devletin altından kalkabileceği ciddiyettedir. İsrail devletinin kurulup Filistin topraklarını işgale girişmesi sonucu Mısır’dan bölgeye savaşçılar gönderilmesi bunun en önemli örneğidir. Yine kendi içlerinde ekonomik bir yapı oluşturulup üyelerden adeta vergi alır gibi aidat toplanması, giderleri karşılamak için fabrika ve atölyelerin kurulması da halifenin ve Şer’i bir yönetimin olmayışına karşın üretilen alternatiflerdir. Bununla birlikte dış devletlerle ilişkiye geçilmesi, çeşitli ülkelere elçiler ve davetçiler gönderilmesi, başka ülkelerdeki fikir önderleri ile temasa geçilmesi de önceki fikri destekleyen delillerdendir. Tüm bunlar nebevi usulün öğrettiği şeylerdir.

Ihvan -ı Müslimîn ’in ve Hasan el- Bennâ’nın konuyla ilgili örnekliğini çok daha öteye götürmek mümkündür. Ancak bunlar daha geniş çalışmaların konusudur. Şu an gerek Mısır’ın gerekse İslam dünyasının içinde bulunduğu duruma bakacak olursak o dönemden çok da farklı olmadığını görürüz. Batı’nın ve müttefiklerinin yöntem ve araçları değişse de amaçları hâlâ aynıdır. Buna binaen Hasan el-Bennâ ve İhvân gerek hareket metodu gerek ahlakî davranışları gerekse sabrıyla bize örnek olmalıdır. Zira dünya, her geçen yeni günde başka bir hale uyanmaktadır. Popülizm ve hayat meşgalesi yalnızca Müslümanları değil her düşünceden insanı başka boyutlara sürüklemektedir. Yani bugün dünyanın hiç olmadığı kadar Müslümanlara ihtiyacı vardır. Sözlerimi Hasan el- Bennâ’nın 1948 yılında İhvan- Müslimînin kapatılmasından bir gün önce yazdığı mektuptaki şu sözlerle bitiriyorum: “Siz ellerinizde semanın vahyinin ilaç şişesini tutuyorsunuz. Bu hakikati apaçık ve güçlü bir şekilde haykırmak, insanlığı İslam’ın yoluna çağırmak, boynumuzun borcudur. Devletimizin ve iktidarımızın olmaması bizim gücümüzden hiçbir şey kaybettirmez, zira çağrılar, gücünü kendinden alır, sonra o çağrıya inananların kalplerinden, sonra dünyanın ona ihtiyacından alır. Daha sonra Allah ne zaman diler ve takdir ederse o çağrıya destek vererek, onu hayata geçirir.”

Muhammed Raşid AKBULUT

KAYNAKÇA

  1. Ağırman, Mustafa: Peygamber’in Davet Metodu ve Bunun Hasan El-Benna’nın Davet Metoduna Etkisi, Hasan el-Benna ve Müslüman Kardeşler Uluslararası Sempozyum: 5-6 Mayıs 2012, Ankara, 2012, cilt: I, s. 515-532
  2. Aktay, Yasin: Hilafetin Yokluğunu Telafi Yolu Olarak Uluslararası İhvan Hareketi, Hasan el-Benna ve Müslüman Kardeşler Uluslararası Sempozyum: 5-6 Mayıs 2012, Ankara, 2012, cilt: II, s. 277-290
  3. El-Bennâ, Hasan: Risaleler, İstanbul: Nida, 2010.
  4. Güney, Zehra Betül: Hasan El Benna’yı Yeniden Okumak Müslüman Kardeşlerde Söylem Eylem İlişkisi.İstanbul: Açılım, 2017.
  5. “Hasan elBennâ’nın 65 yıllık mektubu tekrar yayımlandı”, erişim 7 Nisan,2021. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/el-bennanin-65-yillik-mektubu-tekrar-yayimlandi/220430
  6. Hoşab, Fahri: Hasan el-Benna Döneminde İslam Dünyasının Meseleleri ve Hal Çareleri, Hasan el-Benna ve Müslüman Kardeşler Uluslararası Sempozyum: 5-6 Mayıs 2012, Ankara, 2012, cilt: I, s. 29-40
  7. İBRÂHİM el-BEYYÛMÎ GĀNİM, “HASAN el-BENN”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/hasan-el-benna (07.04.2021).
  8. Küçükağa, Ömer: Hasan El-Benna’nın İslam’ı Toplumda Yeniden Hâkim Kılma Mücadelesi, Hasan el-Benna ve Müslüman Kardeşler Uluslararası Sempozyum: 5-6 Mayıs 2012, Ankara, 2012, cilt: II, s. 11-50

[1]  09.04.2021 Cuma tarihinde gerçekleşen “Müslüman Kardeşleri Hatırlamak” isimli panelde sunulan tebliğin özet metnidir.