• Genç Birikim

    İfrat İle Tefrit Arasında “Üç Aylar”ı İhyâ Etmek

    - 11 Mayıs 2013

 

 “ Üç aylar” diye adlandırılan Receb, Şaban ve Ramazan ayları mübarek aylar olarak kabul edilir. Bu ayların Müslümanlarca önemli ölçüde değer kazanmasının sebepleri arasında Hz. Peygamber (sav)’in bu aylar hakkında verdiği haberler gösterilebilir. Geniş halk kitleleri tarafından özel bir hassasiyet gösterilerek çeşitli ibadetlerle ihya edilegelen ayları ihyâ ve bu üç aydaki  “Kandil Geceleri” adı altında “kutsal veya mübarek” olarak ilan edilen geceleri kutlamak  konusunda öteden beri farklı yorumların yapıldığı herkesin malumu.

    İfrat görüşü benimseyenler, Ramazan ayına girene kadar Receb ve Şaban aylarının tamamını oruçla geçirmeyi ve bu iki aya özgü olduğu kanaatiyle bazı namazlar kılmayı adet haline getirmişlerken, Tefrit görüşü benimseyenler, Üç aylar dediğimiz zaman dilimine herhangi bir özellik tanımanın doğru olmadığını, bu zaman diliminde tutulan oruçların, kılınan namazların ve yapılan diğer ibadetlerin tümüyle bid’at olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu iki kesimin her birinin, zaman zaman diğerini en ağır şekilde suçlayıcı ve itham edici tavırlar sergilediği hatta tekfirleştiği de görülmektedir.

    Bu makalemizde , gerek “Üç aylar” geleneğine karşı çıkan bazı çevrelerin, gerekse bu gelenek konusunda aşırı bir hassasiyet gösterdiği ve bu sebeple bazı bid’at tutumlar sergilediği gözlenen kesimlerin birbirine taban tabana zıt olan bu anlayışları konusunda Sünnet-i seniyye’ye ve Selef-i salihin’in davranışına uygun olan orta yolu ifade etmeye çalışacağız.Tevfik Allah(cc)’dandır..

    Üç aylarla ilgili nakillere başlamadan önce İslâm’ın Zaman Kavramına bakışını kısaca inceleyelim:

  A)  KUR’ÂN’DA VE SÜNNET’TE ZAMAN

    Evreni ve evrendeki her şeyi yoktan var eden Allah, yaratılmış şeyleri “zaman” ile sınırlandırmıştır. Zamanın belli dilimlere bölünmesiyle yıllar, aylar, haftalar ve günler oluşmuştur.

   İslam dininin iki temel kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet; yıllık, aylık, haftalık ve bilhassa günlük hayatın değerlendirilmesiyle ilgili ince detaylara yer vermektedir. Diğer yandan bazı ibadetler ve özellikle namazın zamanla doğrudan ilgisi vardır. Hatta farz, vacipve nafile namazlar, zaman tanzimine yönelik gayeler taşımaktadır.[1]

   Kur’ân-ı Kerîm’de bizzat zaman kelimesine rastlanmamakla birlikte, zaman mefhumu çok çeşitli kelime ve kavramlarla ifade edilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm, zaman bildiren kelimeler içinde en çok “yevm/gün” üzerinde durmaktadır. Yevm kelimesi, Kur’ân’da çeşitli şekillerde (müfred, tesniye, cemi, marife, nekre) 474 defa zikredilmektedir.[2] Âyetlerde zikredilen gün -değişik anlamları olmakla beraber- daha çok âhiret günü anlamındadır. Bununla birlikte dünya günü manasında kullanılmış olan yevm kelimesine de rastlanmaktadır. Allah Teâlâ, yılın her gününü bir tutmamış, kapalı veya açık biçimde  bazılarının daha faziletli olduğunu belirtmiştir. Kur’ân’da faziletine vurgu yapılan günler arasında Zilhicce’nin ilk on günü[3], Kurban bayramı ve Arefe günleri[4] ile Kadir Gecesi[5] sayılabilir.

   Haftanın günlerinden bir kısmı özel ismiyle Kur’ân’da yer almıştır. Örneğin, hafta manasına gelen Cuma kelimesi, haftalık farz namazı tespit etmek için bir kere zikredilmiş ve geçtiği sûreye ad olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de günün belli kısımları (leyl, fecr, nehar) üzerine yemin edilmiş ve yine günün belli dilimleri bazı sûrelere isim olmuştur (Leyl, Duhâ, Asr, Fecr). Bu da zamanın Allah katındaki değerini ve Kur’ân-ı Kerîm’in zaman tanzimine verdiği önemi göstermektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu gibi hadis-i şeriflerde de zaman kavramı çeşitli türevleriyle çokca zikredilmiştir. Kıyamet alametleriyle ilgili bir hadiste; “Zaman yakınlaşmadıkça kıyamet kopmaz. Bu yakınlaşma öyle olur ki, bir yıl bir ay gibi, ay hafta gibi, hafta gün gibi, gün saat gibi, saat debir çıra tutuşması gibi (kısa) olur.”[6] buyrulmaktadır. Yine Efendimiz, kıyamet alametlerinden bahsederken, Deccal’in inişini de zikretmiş, orada bulunanlar onun dünyada ne kadar kalacağını sorduklarında Rasûl-i Ekrem: ”Kırk gün (kalacak). (Onun) bir günü bir sene gibidir. Bir günü, bir ay gibidir. Bir günü bir hafta gibidir. Diğer günleri, sizin günleriniz gibidir” [7]buyurmuşlardır.

Mutlak olarak gün kavramının ele alındığı hadislerin hâricinde, haftanın yedi günü, özel günler ve hicri aylar hakkında da hadisler rivâyet edilmiştir. Hz. Peygamber, aynı ölçüde olmamakla birlikte her günün faziletini belirtmiş, bu günlerde vukû bulan hadiseleri haber vermiş ve günlerle ilgili önemli tespitlerde bulunarak, belli günlerde bazı işlerin yapılmasını teşvik etmiştir.[8]

Ümmetine oruç tutmayı tavsiye eden Hz. Peygamber, bu tavsiyesini bazı günlerde yoğunlaştırmıştır. Bunlardan Pazartesi ve Perşembe günlerini ay boyunca oruçlu geçirmeye güç yetiremeyenlere, o hicri ayın ilk Pazartesi ve Perşembe gününde oruç tutmaları önerilmiştir. Çünkü bu dönemde oruç ibadeti, ayın diğer zamanlarına göre bünyeyi daha az yormakta, kişiye daha kolay gelmektedir. Yine dolunaydan sonraki dönemle ilgili olarak hadislerde kan aldırılması (Hacamat)  tavsiye edilmiştir. Ancak bunun özellikle hicrî ayın on yedinci gününde yapılmasının istenmesinin ardında bir hikmet bulunmaktadır. Zira dolunayın zararlı etkilerine  maruz  kalan  insanların bünyeleri bu dönemde zayıflamakta, damarlarındaki kan miktarı azalmaktadır. [9]İşte tam bu noktada O’nun her sözünün ardında bir hikmetin bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Zira günümüzde ilim adamlarının belirttiği hususları, Allah Rasûlü bundan asırlar öncesinde dile getirmiştir.

Şüphesiz ki Allah Rasûlü haftanın her gününü kulluk şuuru içerisinde, ibadet ve hayırlarla dolu olarak geçirmiştir. Ancak, araştırmalardan çıkan sonuç, O’nun bazı günleri diğerlerinden daha faziletli kabul ettiği ve bu günlerde zikir, dua ve ibadetini arttırdığıdır. Haftanın günlerini değerlendirme konusunda Müslümanlara tavsiyelerde bulunan Hz.Peygamber’in, hicrî ayların belirli günleri hakkında da bazı emir, tavsiye ve yasakları bulunmaktadır.

Hadislerde ayın ve yılın belli günleri sair zaman dilimleri içinde ayrıcalıklı bir  yere konmuş, bir kısım özel günlerin faziletine işaret edilmiştir. Haftanın günleri arasında, fazileti hakkında en fazla hadis rivayet edilen gün Cumadır. İçerisinde duaların reddedilmediği bir saatin bulunduğu bu gün, diğer günlerin efendisi olarak nitelendirilmiştir. Cumanın ardından Pazartesi ve Perşembe günleri, Hz. Peygamber tarafından seçkin kabul edilen günler olarak karşımıza çıkmaktadır.[10]

B) ÜÇ AYLAR

“Üç Aylar”  Receb ayı ile başlayıp, Ramazan ayı ile biten feyizli ve bereketli bir maneviyat mevsimidir. Bu aylar, rahmet dalgalarının başladığı, manevi huzur ve sükunun kalplere doğduğu, ilahi rahmetin coştuğu aylardır. Bu aylar girince, mü’minlerin ruhlarını manevi bir hava kaplar. Bu ayların Müslümanlarca önemli ölçüde değer kazanmasının sebepleri arasında Hz. Peygamber (sav)’in bu aylar hakkında verdiği haberler gösterilir. Nitekim Enes b. Mâlik (r.a)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber (sav) şöyle derdi: Allahım! Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.”[11]

   Üç ayların değerini ifade eden diğer bir önemli özellik ise,  Kandil Geceleri” adı altında “kutsal veya mübarek” olarak ilan edilen beş mübarek kandil[12] gecesinden dördünün bu aylar içinde olmasıdır. Regaib gecesi, Recep ayının ilk cuma gecesine; Mirac gecesi, Recep ayının yirmi yedinci gecesine; Berat gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesine; Kadir gecesi ise Ramazan ayının yirmi yedinci gecesine rastlar.

1) RECEB AYI: Muharrem ile başlayan ve Zilhicce ile sona eren Kamerî takvim aylarının yedincisi olan Receb, aynı zamanda “üç aylar”ın ilkidir. Hz. Peygamber (sav) ‘in Receb ayı girdiğinde: “Allahım! Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.”diye dua ettiğini nakletmiştik. Halk arasında meşhur olan, “Receb Allah’ın ayıdır; Şaban benim ayımdır; Ramazan ise ümmetimin ayıdır” şeklindeki muhaddislerin çoğunca uydurma sayıldığını da burada ifade etmiş olalım. [13]Nitekim günümüz İslam alimlerinden Yusuf el Kardavi de bu rivayetle ilgili şunları söylüyor: “Receb, Allah’ın ayıdır…” diye başlayan hadis münker ve çok zayıf bir hadistir. Hatta alimlerin çoğu ona  “Mevzu” demişlerdir. Yani Allah Rasulü (sav) adına uydurulmuştur. Dini ve ilmi yönden herhangi bir kıymeti yoktur. AIimlere düşen insanları sakındırmak için bu yalan ve uydurulmuş hadislerden insanları haberdar etmektir.” [14]

     Hz. Peygamber (sav), Receb ayında çok sık oruç tutmuştur. İbnu Abbâs (ra) şöyle demiştir: “Resulullah (sav) Recep ayında bazı yıllarda öyle oruç tutardı ki biz, ‘Gâliba) hiç yemeyecek (ayın her gününde tutacak)’ derdik. (Bazı yıllarda da öyle) yerdi ki biz; ‘(Galiba) hiç tutmayacak’ derdik.”[15]Hz. Peygamber (sav), her ay üç gün oruç tutardı. Bu üç günü, bazen ayın başına, bazen ortasına (eyyâm-ı bîd: kamerî ayların 13, 14 ve 15./dolunay geceleri), bazen da sonuna rastlatırdı.  Özellikle dolunay günlerinde oruç tutmayı tavsiye ettiği nakledilir. Hatta bu günlerde orucu emrettiği ve faziletini belirttiği olmuştur: Abdullah İbnu el-Kaysî, babasından anlatıyor: “Resulullah (s.a.), bize eyyam-ı bi’z’de yani ayın onüç, ondört ve onbeşinci günlerinde oruç tutmamızı emrederdi ve ‘Bunlar yıl orucu vaziyetindedir’ derdi.” Bu hadislere dayanarak, her ay üç gün oruç tutmak, nafile oruçlar arasında sayılmıştır. Ve dahi Ramazan’dan sonra en sevaplı nafile oruçlar, Recep ve Şaban aylarında tutulan oruçlardır. Ama şunu söylemekte fayda var: Receb ayını tamamen oruçlu geçirme ve bu aya mahsus özel bir oruç tutmanın faziletine dair de ne Hz. Peygamber (sav)’den, ne de Sahabe’den (Allah onlardan razı olsun) gelmiş sahih bir rivayet yoktur.[16] Üç ayları hiç ara vermeden tutmak sünnet ve müstehap da değildir, hatta bunun bid’at olduğu alimlerin cumhurunun görüşüdür.[17]

     Recep ayının içinde özellikle ülkemizde kutsal sayılan iki gece bulunmaktadır. Birincisi, Recep ayının ilk Cuma gecesidir. Recep ayının ilk Perşembe gününü Cuma gününe bağlayan gece “Regaib gecesi” olarak kutlanır. Birtakım takvim yaprakları ve ehil kimseler tarafından yazılmamış olan “Namaz Hocası”, “Dua Kitabı” türünden kitaplarda,  Hz. Peygamberin Regaip gecesinde ana rahmine düştüğü,  Recep ayının ilk Perşembe günü oruç tutup gecesinde Regaip namazı adıyla bir namaz kılmanın sevap olduğu ve bu gecenin birçok faziletinin bulunduğu yönündeki rivayetlerin “asılsız” olduğu hadis âlimlerince belirtilmiştir.[18]Nitekim Ali el-Karî ve Şevkânî  gibi alimler şöyle derler: ”Receb ayının ilk gecesi veya herhangi bir gecesi belli bir namaz kılmaya teşvik eden hadisler uydurmadır.”[19]Yine İbni Hacer şöyle der: ”Receb ayının ilk cuma gecesi –ki “Regaib Kandili” olarak anılmaktadır– belli bir namaz kılmaya teşvik eden hadisler arasında da Hz. Peygamber (sav)’den sağlam tariklerle gelen bir rivayet yoktur.”[20]

      Günümüz alimlerinden Vehbe Zuhayli de şöyle demektedir: “Her ne kadar bazı rivayetlerde Regaib ve Berât kandillerinde kılınacak nafile namaz çeşidinden bahsediliyorsa da muhakkik hadisçiler bu rivayetlerin uydurma olduğunu, dolayısıyla sırf bazı kandillere has nafile namaz bulunmadığını ispat etmişlerdir. Hatta herhangi bir şer’î dayanağı bulunmadığı halde halk arasında yaygın hale getirilmiş olan ve bazı mübarek gecelere mahsus olduğu zannedilen namazları cemaatle kılmak bidat olduğu için mekruhtur. Halk arasında Regaib gecesi namazı diye meşhur olan ve tamamen uydurma olan namazda olduğu gibi. Çünkü sahih hadis kitaplarında böyle ve bu isimle bilinen herhangi bir namaz yoktur.” [21]

Tasavvuf kitaplarında yer alan: “O ayda bulunan İlk Cuma gecesinden gafil olmayın. Çünkü o, meleklerin regaip diye isimlendirdikleri bir gecedir. Kim recep ayının ilk Perşembe gününü oruç tutar ve o günün, akşamla yatsı arası on iki rekat namaz kılarsa, (namazın keyfiyetini açıkladıktan sonra) AllahuTeala o kimsenin günahlarını bağışlar”[22] rivayeti hakkında İbnu’l-Cevzi şunları söyler: “Bu hadis Allah Rasulu (sav) üzerine uydurmadır. Ali İbn Abdillah bu rivayetiyle ilim ehli tarafından itham olunup yalancı sayılmıştır. …Ben doğrusu ramazan ve teravih namazlarına nazaran insanların bunda, nasıl izdihamlaştıklarını garibsiyorum. Çünkü bu namaz halk indinde diğerlerinden daha büyük ve değerlidir. Çünkü bu namazda diğer beş vakit namaza gelmeyenler hazır bulunmaktalar.”[23]İbnu’l-Cevzi’nin garipseyerek söylediği durumun ülkemizde şuan fazlasıyla olduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır. Farz namazları kılmayan nice kimselerin kandil gecelerinde cami cami dolaştıklarını görmekteyiz ve duymaktayız. Dine karşı kayıtsız davranışlarda bulunan ve yılın çoğunda Allah için alınlarını secdeye koymayan milyonlarca insanın “kutsal” görülen bu gecelerde yüzlerce rekât namaz kılıp sabahlamaları gerçekten içler acısı ve ağlanacak bir durumdur. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, cami ve mescidlerini kabir haline getirip, Kur’an’a hayatlarında sırt dönenlere, gaflet ve isyan içinde yaşayanlara, Kandiller, Mevlidler değil, Kur’an ve Sünnet bilgisi gerekmekte. Râsul-i Ekrem (sav)’in : “Dinimizden olmayan herhangi bir şeyi uyduranın ortaya koyduğu merduttur (reddedilmiştir). Her bid’at dalalettir.”[24] buyurduğu bilinmektedir. Bu hadisteki “Küllü bid’atün dalaletün” hükmü umumi bir beyandır. Bugün; kandil gecelerinde devlet televizyonlarından mevlidler okunmakta ve dua edilmektedir. Bu dualarda Allahu Teala’nın dinine karşı savaşan ve binlerce mü’mini şehid eden tağutlara bile dua edilmektedir. Bu husus göz ardı edilmemelidir. [25]

Receb ayındaki ikinci kutsal görülen gece; Receb ayının yirmi yedinci gecesi olan “Mi’rac gecesi”dir. Hz. Peygam­ber(sav)’in, hicretten bir süre önce, Allah’ın emri ile Mescid-i Harâm’dan Ku­düs’te  bulunan  Mescid-i  Aksâ’ya  götürüldüğü, oradan  semaları  katedip Rabbi’ne   yükseldiği   tarihen   sabit   gerçek   bir  olaydır  ve   buna   Mi’rac denir.[26] Ancak bu geceye  mahsus herhangi bir ibadet sahih olarak nakledilmiş değildir. Bazı tasavvufi eserlerde “Miraç gecesi kılınacak namaz on iki rekattır. İki rekatte bir selam verilerek kılınacak olan namaz on iki rekat ile bitirilir. Her rekatte Fatihadan sonra on kere ihlas okunur. “ [27]gibi ifadeler vardır. İmam Aclûnî bu tür rivayetler hakkında şöyle der: “Bu rivayetlerin Kûtu’l-Kulûb, İhyâu Ulûmiddîn, Tefsîr-i Sa’lebî gibi (tasavvuf ağırlıklı) kitaplarda yer almasına aldanılmasın. Her ne kadar İhyâu Ulûmiddîn, Kûtu’l-Kulûb adlı kitapların yazarları (İmam Gazali ve Ebû Talib el-Mekkî) bu hadisleri zikretse de bu konuda ne sünnette ne de hadis imamlarının yanında herhangi bir (sahih hadis) bulunmaktadır. Çünkü sünnet (onların demesiyle değil) ancak Peygamberin sözü, fiili ve takriri ile sabit olur.”[28]Söz Kûtu’l-Kulûb, Gunyetü’l-Talibîn ve İhyâu Ulûmiddîn gibi kitaplardan açılmışken İmam Leknevi’nin şu güzel tespitini aktaralım: “(Bu tür namazların) Ğunyetü’l-Talibin ve sufilerin diğer kitaplarında zikredilme­sinin herhangi bir önemi yoktur. Bu konuda itibar edilecek olan, hadisin subûtü için hadis alimlerinin rivayet ve şehadetleridir, kişilerin keşifleri değildir. Muhaddislerin bu konuda şiddetli davranmaları gerçekten çok yerindedir. Çünkü onlar baktılar ki bu namazlar, havas ve avam herkes arasında Allah Rasulü’nden (sav) rivayeti sabit olduğu zannıyla yayılmakta, onlar da  bu namazlar hakkında açıklamada bulunup bu konudaki hadislerin uydurma ve çok çirkin olduğunu söylemeyi kendilerine görev bildiler. Eğer bunu yapmasalardı, avam bir tarafa havasın çoğu bile tasavvuf ehli kimselerin kitaplarında bu namazın zikri geçtiği için buna aldanacaklardı. “[29]

    Haseneyn Muhammed Mahluf da İsra ve Mirac gecesi ile ilgili olarak der ki: ”Eski zamanlardan beri müslümanlar Miraç gecesini Allah’a şükürle ikame edip, bu gecedeki büyük fazileti aramışlardır. O gece Allah’a insan yaklaştıran nafile ibadetler eda edilebilir, tasaddukta bulunulup yakınlar ziyaret edilebilir, dualar edilebi­lir. Ancak, bilinmesi gerekir ki, bu gecede Allah’a şükür için kıyamda bulunmak sadece bu geceye özgü bir vacib değil bilakis o gecede Allah’a yaklaştıran ameller caiz olduğu gibi, başka gecelerde de caizdir. Bu gecelerdeki kıyam(nafile ibadet), eğer bunun vacib olduğundan hali olursa herhangi bir sakıncası olmaz. Ancak sakıncalı ve sakınılması gereken, bu gecede herhangi bir namaz kılmanın, Allah’ın vacib kıldığı veya Rasül’den (sav) bu konuda bir Sünnet olduğu veya sahabe ile ümmetin selefin­den bir eser (haber) olduğu şeklindeki itikaddır.” [30]

Mi’rac, Hz. Peygamber’e büyük bir ihsan, eşsiz bir armağandır; ümmetinin de bundan büyük bir nasibi vardır. Mi’rac gecesi Hz. Peygamber’i, başta mirac olmak üzere genellikle mucizeleri, o gece armağan edilen namaz ibadetinin önemini, İsra sûresini ve orada geçen dini, ahlaki hükümleri anmak, anlatmak, temsil etmek elbette yararlıdır ve yapılmalıdır. Toplumumuzda Mirac gecesine Resûlullah (sav)’ın Kur’an-ı Kerim’den sonraki en büyük mucizesi olan isrâ ve mirac mucizesinin yıldönümü olması itibariyle ayrı bir anlam verilmekte ve kutlamalar yapılmaktadır. Ancak ne yazık ki o kutsal mekanlar bugün Yüce Allah’ın haklarında: “İnsanların içinde iman edenlere düşmanlıkta en katı olanların yahudilerle müşrikler olduğunu görürsün.”[31] diye buyurduğu siyonistlerin işgali altındadır. İsrail Terör devletinin ne kadar zalim olduğu en son İnsani Yardım Vakfı(İHH)’nın yardım filosuna karşı yapılan alçakça saldırıdan da anlaşılmıştır. Müslümanlar olarak isra ve mirac gecesini kutlarken, bu mübarek geceyi ihya ederken bu hakikatleri de aklımıza getirmeli ve oraların işgalden kurtarılarak yeniden İslami kimliğine kavuşturulmasının bütün Müslümanların görevi olduğunu düşünmeliyiz. Mescidi Aksa davasının bütün Müslümanların davası olduğunu bilmeliyiz.



[1] İbrahim Canan, İslam’da Zaman Tanzimi, s. 23- 24, İstanbul, 1991.

[2] Zeynep Şahin, Günler İle İlgili Hadisler, BasılmamışYüksek Lisans Tezi,Sh:3, İstanbul, 2007

[3] El-Fecr Suresi ,2

[4] el-Fecr 89/1-5.

[5] el-Kadir 97/3.

[6] Tirmizî, Zühd 24.

[7] Ebû Dâvûd, Melâhim 14.

[8] Bu konuda geniş bilgi için: Zeynep Şahin, Günler İle İlgili Hadisler, BasılmamışYüksek Lisans Tezi,İstanbul, 2007

[9] Ahmet F. Yüksel, “Astro Ay”, Astroloji, 1998, http://sufizmveinsan.com/astroay.html (15 Nisan 2007), s. 3-4.

[10] Zeynep Şahin, Günler İle İlgili Hadisler,Sh:136

[11] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259.  Ebû Nu’aym, “Hilyetu’l-Evliyâ”da ve ed-Deylemî, “Müsnedu’l-Firdevs”te rivayet etmişlerdir. Ancak isnadında zayıflık vardır. Bkz. el-Münâvî, “Feydu’l-Kadîr”, IV, 18.

[12] Eski devirlerde cami görevlileri Regaib, Berat, Mi’rac gibi gecelerde minareleri  kandillerle donatırlar, minare aralarına gecenin anlamını belirten mahyalar (ışıklandırılmış yazı ve şekiller) asarlardı. Bu mübarek gecelerde minarelerin kandil­lerle donatılmasından dolayı, halk arasında bu gecelerin “kandil gecele­ri” şeklinde isimlendirilmesi yaygınlık kazanmıştır. Geniş bilgi için bak: Nebi Bozkurt, “Kandil”, c. 24, Sh: 300, Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul, 2001.

[13] Muhammed b. Ali eş-Şevkânî, el-Fevâidü’l-Mecmûa fi’l-Ehâdîsi’l-Mevdûa, Sh:100,2. Baskı, el-Mektebü’l-İslâmî, Beyrut, 1392; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs, c: 1, s: 423-424, hadis no: 1358.3. Baskı, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1998. 

 

 

[14] Prof. Dr. Yusuf El- Kardavi Çağdaş Meselelere Fetvalar, c.2,Sh:55-57,Tahir Yayıncılık, İstanbul, 1994.

[15]Buharî, savm 53; Müslim, sıyâm 179, no:1157; Ebu Davud, savm 55, no:2430.

[16] İbn Receb, “Tebyînu’l-Aceb bimâ Verede fî Fadli Receb” ‘den naklen Ebubekir Sifil. Üç Aylar Üzerine, http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=makale&no=10

[17]  Prof.Dr. Vecdi Akyüz, Mukayeseli İbadetler İlmihali, C. 2, sh. 244, İz yayıncılık, 1995 baskısı.

[18] Hamdi Tekeli, “Regâip Gecesi”,  c: 34, Sh: 535, DİA, İstanbul, 2007

[19] “el-Masnû’”, 259; el-Leknevî, “el-Âsâru’l-Merfû’a”, 58 vd.; eş-Şevkânî, “el-Fevâidu’l-Mecmû’a”, 47.

[20] İbn Receb, “Letâifu’l-Ma’ârif”, 131.

[21] Vehbe Zuhayli, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, C.2, Sh.179, Risale Yayınları, İstanbul-1990.

[22] Ebu Şame, el-Baisu Ala inkari’l-Bida’i ve’l-Havadisi, s. 39-40.

[23] İbnu’l-Cevzi, el-Mevdu’at, c.2, s. 125-127.

[24] (Sahih-i Müslim, C/1, sh:592. Had. No:867. İst. 1401)

[25] Yusuf Kerimoğlu, Fıkhî Meseleler, c.2, Sh:333, Ölçü Yayınları, İstanbul-1985

 

[26]Mirac olayı Resulullah (s.a.s.)’ın Kur’an-ı Kerim’den sonra en büyük mucizesidir. Mirac konusunda günümüz modernistlerinin şazz yani şer’î açıdan geçersiz hatalı düşünceleri vardır. Bu iddiada bulunanlar miracın Kur’anî delilinin olmadığını ileri sürüyorlar. Onlardan  bazıları İsrâ olayını da anlamakta zorluk çekmekte ve Kur’an’da sözü edilen Mescidi Aksa’nın Kudüs’teki Mescidi Aksa değil Mekke’de bir yerlerde küçük bir mescid olduğunu ileri sürmektedirler. Bu konudaki iddiaların geçersizliği ve tutarsızlığı hakkında bak: Ahmet Varol, Mirac dosyası. http://www.vahdet.com.tr/

[27]el-Leknevi, el-Asar el-Merfua Fi’l-Ahbari’l-Mevdua:, s. 112

[28] İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs, c: 2, s: 410-419

 

[29] el-Leknevi. el-Asar el-Merfua Fi’l.Aiıbari’1-Mevdua, s: 76

[30] Hasaneyn Muhammed Mahluf, Feteva Şer’iyye, c.2, Sh: 129-134’den nakleden  M. Emin Akın, Kandil Geceleri ve Bin Yıllık Bir Yanılgı, Sh: 135-137, Esra Yayınları.

[31] Maide, 82

Muhammed İMAMOĞLU