Namaz_ve_Cocuk

İDDİASINI YİTİREN MÜSLÜMANLARIN HEDEF/BAŞARI ANLAYIŞI

Hedef kelimesini; arzu edilen, gerçekleşmesi istenilen, başarmak için bir ideal uğruna mücadele edilen amaç ve gaye olarak tanımlayabiliriz.  Başarı kelimesi yapılan bir işte elde edilen yararlı sonuç anlamına gelir. Başarıya yüklenen anlam kişiden kişiye değişir. Ortak nokta ise başarmak için ortaya konulan gayrettir. Gayretin sonuca götürmesi başarı olarak değerlendirilir ama bu bir yanılgıdır. Bilgiye dayalı bir sınava girenler konu hakkında bilgi sahibi olmalarına rağmen sınavı geçememesi onun bilgisiz ya da gerekli gayreti göstermediğini ispatlamaz. Yapılan her gayret başarı getirmeyebilir. Hakkı verilerek gösterilen gayretin, olumlu sonuç vermediğinde başarısız görülmesi, dünyada geçerlidir.

Allah katında başarı sonuca bağlı değildir. Müslümanında sonuca göre yargılanması, hesaba çekilmesi söz konusu değildir. Müslüman sorumluluk alanında gerekli gayreti göstermekle mükelleftir ve takdir, sonuç Allah’ındır. İmkânsızlıklar içinde olmasına rağmen niyetini halis tutarak elinden gelen gayreti gösterebilmiş Müslümanlar, Allah katında başarılı olmuşlardır.  

Mekke’de Allah Resul’ünün (s.a.v.) ve sahabenin, yaşadıkları insanlık dışı işkence ve yıldırma gayretleri sonucu hicret etmek zorunda kalmalarını başarısızlık olarak değerlendirebilir miyiz? İşkence altında şehit edilene kadar zulme maruz kalanları görüp te sabır telkin eden bir peygamberi sistem ile uzlaşmadığı ve Müslümanların zulüm altında olmalarına sebep olduğu için başarısız olarak değerlendirebilir miyiz? İnsan olmanın psikolojisi ile taraftarlarını kurtarma adına müşriklere meyletmeyi aklından geçirdiği anda inen İsra Suresi 73/75 ayetler de “…Eğer sana sebat vermeseydik nerdeyse azıcık da olsa onlara meyledecektin. O takdirde de hem hayatın, hem de ölümün acısını sana kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı hiçbir yardımcı da bulamazdın.” tehdidi; rahat bir ortamda İslami sorumluluklarını yerine getiren ve ibadetlerini yapan Müslümanlar için ne ifade ediyor? Peygambere ve sahabeye o kadar işkence yapan, sürgün eden müşriklerin, kurdukları sistemin iktidarına davet edildiklerinde inen bu ayetleri; peygamber ve sahabe nasıl karşılamışlardır?

Başarı; Allah’ın çizdiği çizgi üzerinde olmaktır. İşkence de görsek, sürgün de edilsek, hapiste yatsak, ömrümüzün sonuna kadar bir kişiyi bile safımıza katamasak ta, iktidarda olsak fark etmez. İmtihanımız ve sorumlu tutulduğumuz alan; iktidar olmak ve İslam’ı hâkim kılmak değil, bu belirlenen alanda olmamız ve çizgimizden sapmamamızdır. O çizgiden sapıldığı anda iktidar olsan ne fayda?

Başarı ilkelerinden taviz vermemektir. Başarı İslami mücadeleyi bırakmamaktır. Başarı dünya kan gölüne de dönse Allah’ın vaadine güvenerek ayakları İslami çizgide sabit tutmaktır. Başarı Allah ile birlikte olmaktır. O diledikten sonra her yer güllük gülistanlık olur. O diledikten sonra çizgindeki sabitliğini ödüllendirir ve muhatap olduğunun kalbine imanı kurşun gibi saplar. O diledikten sonra zalimleri ve kâfirleri İslam’a hizmetkâr yapar. O diledikten sonra binlerce melekle ordu kurar arkanda. Yeter ki emrolunduğun gibi dosdoğru istikamet üzere ol.

Çalışmaların ve Allah yolunda gösterilen gayretlerin sonucunu dünyada görmek hedeflenen ve arzulanan şeydir. Kasas Suresi 5. Ayette Rabbimiz “Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyorduk” buyurarak Müslümanların iktidar olmalarını ister. Ne yapılması gerektiğini bilmek yetmez, nasıl yapılacağı ve bu konuda bir irade göstererek çalışmak daha önceliklidir. Nasıl yapacağını bilen sonuca gidemese de azimli mücadelesi, sorumluluklarını yerine getirdiği için Allah katında başarıyı getirir. Nasıl yapacağını bildiği halde, bu yolda uzun soluklu fedakârca çalışmalar ortaya koyduğu halde, sistemin demokrasi alanındaki mücadele platformuna kayanlar, başlarını ellerinin arasına alıp tekrar kendilerini sorgulamalıdırlar.

“Biz başaramadık iktidarı destekleyelim, saflarında mücadele edelim” demek ve Müslümanları buna davet etmek İslami iktidar iddiasından vazgeçmektir. Başarı, İslami duyarlılığı olan bir cumhurbaşkanı ve başbakanında tabi olduğu İslam dışı bir sistem içinde iktidar olmaları değildir ki iktidar olanın, başarılı olanın yanında ve destekleyicisi olalım.  

Ailenin ya da toplumun baskısı ile başarıya endekslenen bir öğrenci, başaramadığında aldığı tepkiler sonucu bunalıma sürüklenir. Gençlerin intihara sürüklenmesinin sebeplerinin başında aile ve toplum baskısı gelir. Benzer baskıyı; yıllarca İslam uğruna mücadele vermiş ama iddiasını kaybetmiş Müslümanlar içinde söylemek mümkündür. Yapılan çalışmalardan gerekli verimin alınamaması, dünyada iken sonucun beklenmesi, yılgınlık, başarının dünya ile sınırlı olduğunu vehmedecek kadar duyarlılığın kaybedilmesi; daha kolay bir mücadele platformuna yani mevcut sistemin İslami söylemli iktidarına kaymayı beraberinde getirmiştir.

Statükoya karşı çıkanlar bir süre sonra statükoyu savunur hale gelmişlerdir. Bunu da bunalım sonucu intihar olarak değerlendirsek yeridir. Dünyayı değiştirecek bir imani söylem ve hedefin mirasçısı olan, peygamberi bir metodun toplumları nasıl dönüştürdüğüne Kuran’da şahitlik eden ve bu kaynaktan beslenerek kimlik sahibi olan Müslümanların bu mirası elinin tersiyle itmesi tam ifadesi ile bir intihardır. İktidar rüzgârına kapılmak, iktidarı hak/batıl mücadelesinin temsilcisi olarak görmek, “bizden” görmek; İslami mücadele iddiasından vazgeçmektir. Kendiliğinden bir şeylerin değişeceği ya da iktidarın toplumu İslam lehine dönüştüreceği vehmine kapılmak ta hayalden öte bir şey değildir.

Sonuç eğer demokrasi putunun çarklarında kazanımlarını öğütme bedelini göze alarak iktidar saflarında olmaksa; bunun sebebi, İslam’ın “kalk ve uyar” emrini net tavır olarak sergileyememek, belirgin muhalif duruş ve doğru bilineni açık delillerle ortaya koyamamaktır.

Söylemde iddialı olanlar pratikte neden bu iddiayı sürdüremiyor. Ayetlerden, Peygamberlerin hayatlarından en mükemmel mücadele söylemlerine sahip olan Müslümanlar pratik hayatın içinde kaybolmuş durumdadırlar. Sanki en mükemmel iddia kendilerinde ama bu iddiayı gerçekleştirecek olanlar başkaları. Böyle bir beklenti içinde olan Müslümanlar; bilgilerini, ezberlerini, öyle bir tavan yaptırıyorlar ki insanın kıyam edesi geliyor. Bir ağabeyimin deyimi ile “Ey Müslümanlar haydi toplanalım cihada çıkın” vari toplanmanın kitabını yazarlar ama pratikte bedel ödemeye hazır olmadıkları ve samimiyetsiz değişim/dönüşüm iddiaları havada kalır.

Kendini İslami mücadeleye adayamamış, sorumluluklarının farkında olmayan, ucuz ve kolay olanın cazibesine kapılan, kişilik erozyonuna uğramış, sisteme entegre olmuş, dünyanın çekiciliği karşısında nefsini pespaye etmiş ve toplumsal dönüşüm iddiası olmayan Müslümanlar; en ufak bir rüzgârda savrulan ve kaybedeceklerini hesap ederek risk almayı göze alamayan, Allah’ın verdiği gücü yüreklerinde kaybetmiş bir konumdadırlar.

Sorumluluk almak iddia sahibi olmak demektir. Konumuz ile ilgili sorumluluk alanı elbette ki Allah’ın dinini hâkim kılma mücadelesidir. Bu alandaki sorumluluklardan kaçınan Müslümanların iddia sahibi olduğunu söylemek hayli güçtür. Sorumluluk bilinci kuşanmış Müslümanlar, toplumu dönüştürme iddiası ile hareket ederler. Özellikle Müslüman genç nesil, sorumluluk almak ve sorumluluklarının gereklerini ne pahasına olursa olsun yerine getirmek zorundadırlar. Öğrenci iken İslam’ın öğrenciliğinin de hakkını vermek zorundadırlar. Şeytanın ve nefislerinin zirve yaptığı bir yaşta iken elde edilen İslami kazanımlar; Allah’ı hayatlarının hiçbir dönemlerinde olmadığı kadar memnun edecektir. İlerleyen yaşlarda bu kazanımlar toplumu dönüştürme yolunda lokomotif görevi görecektir.

İDDİA SAHİBİ OLMAK DEĞERLERİN KORUNMASINI GEREKTİRİR.

En büyük değer elbette ki imandır. İmanın olmadığı yerde imanın gereği olan mücadelede olmaz. Günümüz Müslümanlarındaki problemlerinden bir tanesi, iman etme ile sınırlı kalmalarıdır. Daha da acısı imanı korumakta zorlanır hale gelindiğidir. İmanı koruma iddiası şüphesiz ki günümüzde davetçi Müslümanlar için daha da önemli bir hal almıştır. Rasulullah (s.a.v.), Tirmizi ve Ebu Davud’da geçen bir hadisinde imanı korumanın zorluğu hakkında şöyle der: “İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki dininin gereklerini yerine getirme konusunda sabırlı/dirençli davranıp Müslümanca yaşayan kimse avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.” Bu sözlerin söylendiği zaman ve ortam göz önüne alındığında nasıl bir fitne ateşi içerisinde olduğumuz daha iyi anlaşılır.

Baskın bir geleneksellik ve doğru yapıldığı düşünülen davranışsal gerçeklik, iddia sahibi olan Müslümanlar için oldukça zor bir ortam oluşturmaktadır. Toplumun yaşadığı geleneksel ve cahili din yaşantısı, hayatın psikolojik baskısı ve nefislere şeytanın ayar vermesi en büyük değerimiz olan imanımızı korumamızı zorlaştırmaktadır. Mevlevi bir din anlayışını, mistik bir yaşam biçimini benimseme ve hâkim kılma gayretleri, milliyetçiliğin İslami değerlerin üzerine çıkarılması, sistemin İslami söylemlerine ve ümmetin kurtarıcısı olarak gösterilmesine teveccüh etme; iddialı olan Müslümanlar için olumsuz etki meydana getirir. Hedef kitle üzerinde başarılı ve sürekli bir çalışma yapılamaz hale gelir. İddiası olan ve peygamberi bir metot ile iktidara talip olan Müslümanların işleri her dönemde zor olmuştur.

Bu kesim, iddia sahibi olan yani mücadele şuuru taşıyan, İslam ile insan arasında arabulucu olmaya hayatını adayan, hesap verme bilinci ile hareket eden ve topluma karşı kendisini sorumlu hisseden cemaat yapılanmalarıdır. Topluma karşı iddiası olan Müslümanlar, topluma dair heyecanlı projeler üretir çünkü kaynağı çok zengindir. Bilgisinin de, yere basan ideallerinin de örnekliği vardır. Tarih boyunca; ekseni sapmış, rotasını kaybetmiş, kendini var eden değerlere sırtını dönmüş bir toplumu dönüştürmek için hiçbir beşerin kolaylıkla yapamayacağı fedakârlıklarla mücadele veren iman savaşçısı peygamberler gelmiştir. Müslümanlar imanın kendilerine kazandırdığı mücadele bilincini ve peygamberlerin mirasını sahiplenmek zorundadırlar.

İddia sahibi olan Rasulullah’ın (s.a.v.) mücadelesi Kuran’da örneklendirilmiş, toplumu bir olan Allah’a kul ederek özgürleştirme ideali olan Müslümanlara Rabbleri tarafından motive örnekliği olarak sunulmuştur. “Korkma! Allaha güven ve yürü!” cümlesiyle özetlenebilecek bir kimlik/ kişilik iddiası ile motive edilen peygambere, yakın gaybi destek yanında, geçmiş dönemlerde peygamberlerin mücadeleleri anlatılmış ve yaşadığı toplumda iman-şirk mücadelesinde hayatını vakfetmesi istenmiştir:

“Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine uydum. Bizim, Allah’a hiçbir şeyi ortak tutmamız olmaz. Bu, bize ve insanlara Allah’ın bir lütfudur…” (Yusuf Suresi 38. Ayet)

“Nice peygamberle birlikte kendini Rabbe adayan pek çok kişi savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever.” (Al-i İmran Suresi 146. Ayet)

Rasulullah’a (s.a.v.) ve O’nun davetine icabet eden, sunduğu iddialı çağrıya kulak verip canlarını da verecek kadar benimseyen sahabeler; ümmet içinde iddia sahibi olan Müslümanların en yakın örnekliği olarak karşılarında durur. O güzide sahabenin iddiaları uğruna çektikleri meşakkatler, her insanın harcı değildir. Onlar biliyorlardı ki bu savaşta kaybetme yoktur ama kaybetmemeleri gereken iki şey vardı ve gerisi teferruattı: iman ve iddia. İmanın getirdiği ve imanın gerektirdiği şekilde iddialı bir yaşam…

Onları iddialı yapan en önemli güç imandı. İmanlarını korumaya iddialıydılar. İman ettiklerinde kavuştuklarına ya da kavuşacaklarına olan inançlarını her karşılaştıkları insanlara götürme konusunda iddialıydılar. Bu iddia uğruna yaşayacakları her türlü sıkıntı ve meşakkat yine bir iddiaydı. İman ettikleri değerler uğruna başlarına gelenler, iddialarında kararlı olduklarını gösteriyordu. Yoksa iddiası olmayan, silik, ezik, varlığı değersiz bir insan olsalardı bütün bu sıkıntılar başlarına gelmezdi.

Sebepsiz yere insanların öldürüldüğü, yeni doğmuş kızların diri diri toprağa gömüldüğü, tek gücün nüfus ve paranın olduğu Mekke’de; vahşi bir karaktere sahip olanlar, teslimiyet ile dünyanın en yumuşak kalpli insanları oluyorlardı. Müstekbir ve zulümde sınır tanımayan efendileri nazarında bir hayvan kadar değer verilmeyen köleler, aynı değerlere teslimiyet ile efendilerine korku salan bir iman savaşçısına dönüşüyorlardı. Bedel ödemeye hazır olan ve kaybedecekleri dünyevi imkânları bir kenara bırakabilecek imani yeterliliğe sahip olanlar, bu müstekbirlerin en büyük korkusuydu. Çünkü bu insanların bir iddiası vardı, varlık sebebi olarak gördükleri, uğurunda canlarını ortaya koyacak kadar büyük bir iddia…

Müslümanların da yapmaları gereken bu bilinci kuşanmak ve tek başına da kalsalar dünyaya meydan okuyacak enerjinin ve potansiyel iman gücünün farkına varmalarıdır. İdeal sahibi olan Müslüman için iman en büyük iddiadır. Bu iddiayı bir elbise gibi üzerinde ve yüreğinde taşımanın ağır sorumluluğunun getirdiği baskıya ve gerilime göğüs germek ne kadar zor olsa da imkânsız değildir. Sahip olunan iman ve bu imanın öngörülerine göre yaşamak; iddia sahibi olan Müslümanları, yaşadığı toplumdaki müstekbirler ve şer güçler hedef tahtasına koymuşlardır ve her devirde de koyacaklardır. Şu an yaşanan rahatlık, Müslümanları bu konuda rehavete sürüklememelidir. İmkânları olsa bir kaşık suda boğmak isteyecekleri ilk kişiler Müslümanlardır.

İktidarlar her an değişebilir. Mevcut iktidarların kendi iradeleri ile başa geldiklerini düşünmek saflıktır. İktidara getiren küresel emperyalizmin çıkarları bittiği anda mevcut iktidarı indirmesini de bilirler. İddia sahibi Müslümanlar; bu bilinçle iktidar sarhoşluğu yaşayanlardan etkilenmeden çoraklaşmış yüreklere birkaç damla su serpiştirmenin derdini omuzlarında hissetmelidir. Rasulullah’ın (s.a.v.) tabiri ile evi yanan ve o evin içinde dışarı çıkmamak için direnen insan modelleri ile mücadele ederek bedel ödemeye hazır olmalı ve bedel ödemeden kazanım elde edilmeyeceği bilinci ile hareket etmelidirler.

İDDİA SAHİBİ OLMAK MEYDAN OKUMAKTIR.

Her iddia sahibi meydan okuyamaz çünkü bazı iddialar cesaret gerektirirken bazı iddialar da bilgi gerektirir. Kuran, mutlak gerçek ve en büyük iddia olarak insanlığa sunulmuştur. Her bir suresi, her bir ayeti hatta her bir kelimesi ile en büyük iddia olduğunu putperest müşriklere meydan okuyarak ilan etmiştir: “Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sure getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.” (Bakara Suresi 23. Ayet)

Putperest müşriklerin de en büyük iddiası şüphesiz kendi putları ile kurdukları zulüm ve sömürü düzeninin meşruluğu idi. Bu iddialarının temeli Allah’a ortak koşmak ve putları aracı kılarak insanlar üzerinde despotça hâkimiyet kurmaktı. Allah bu dünyada iken ölüm ve hesap günü iddialarının boşa çıkacağını bildirerek müşriklere meydan okumuştur:

“Eğer iddianızda doğru iseniz, onu, (çıkmakta olan canı) geri çevirsenize.” (Vakıa Suresi 87. Ayet)

“O gün Allah onları çağırarak: Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz hani nerede? diyecektir.” (Kasas Suresi 74. Ayet)

Peygamberler de gönderildikleri toplumda azgın zalimlere karşı bu meydan okumayı gerçekleştirmişlerdir: “De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım! Yurdun (dünyanın) sonunun kimin lehine olduğunu yakında bileceksiniz. Gerçek şu ki, zalimler iflah olmazlar.” (En’am Suresi 135. Ayet)

“Onlara Nuh’un haberini oku: Hani o kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Eğer benim (aranızda) durmam ve Allah’ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geldi ise, ben yalnız Allah’a dayanıp güvenirim. Siz de ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınızı kararlaştırın. Sonra işiniz başınıza dert olmasın. Bundan sonra (vereceğiniz) hükmü, bana uygulayın ve bana mühlet de vermeyin.” (Yunus Suresi 71. Ayet)

“Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım! Kendisini rezil edecek azabın geleceği şahsın ve yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyin! Ben de sizinle beraber beklemekteyim.” (Hud Suresi 93. Ayet)

ALLAH MÜSLÜMANLARDAN İDDALI OLMALARINI İSTER

İman en büyük iddiadır. Çünkü Müslüman görmediği bir Allah’ın varlığına iman eder ve insanları bu iddiaya inanmaya davet eder. Görmediği bir ahiret hayatının varlığını iddia eder. İnsanları da bu iddiaya inanmaya, yaratılan her şeyden deliller sunarak inanmaya davet eder. Ahireti inkâr eden biri Hz. Ali’ye (r.a.) gelip boş yere ibadet ettiğini söylediğinde “Ahiret yoksa benim bir kaybım olmaz ya varsa senin halin nice olur?” cevabı şüpheye mahal bırakmayacak bir imanın iddialı bir şekilde gönülden ve dilden dökülüşüdür.

Allah, Müslümanlardan inanması istenilen ahiret hayatının nimetlerine kavuşulabilmeleri için, bu konuda iddialı olmalarını ve bu iddia yolunda ömür tüketmelerini ister:

“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Al-i İmran Suresi 102. Ayet)

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide Suresi 35. Ayet)

ALLAH İDDİALI OLMALARI MÜSLÜMANLARI İÇİN MOTİVE EDER

Allah insanlık tarihi boyunca kendisine iman eden Müslümanların hep yardımcısı olmuş ve her türlü desteği ile Müslümanların yanında olmuştur. İmanlarındaki iddiaları pekiştirmek adına yeri geldiğinde en ağır imtihanlardan geçirm iş ve kalplerindeki imanın en zirvede olmasını sağlayarak toplumu Allah’a yönlendirmelerini sağlamıştır. İman etmeyenlerden ve Allaha ortak koşanlardan gelecek her türlü olumsuz tepkiye göğüs germelerini istemiştir:

“Allah, iman edenleri korur. Şu da muhakkak ki Allah, hain ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder.” (Hac Suresi 38. Ayet)

“Allah, sağlam sözle iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sapasağlam tutar. Zalimleri ise Allah saptırır. Allah dilediğini yapar.” (İbrahim Suresi 27. Ayet)

“Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz” (Mü’min Suresi 51. Ayet)

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed Suresi 7. Ayet)

“Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına! diye vahyediyordu.” (Enfal Suresi 12. Ayet)

Müslümanlar için öncelik nedir? Öncelik belirlemede kaynak ne olmalıdır? Bu temel sorulara vereceğimiz cevaplar bizim Kuran’a göre İslam coğrafyasında nerede durduğumuzu gösterir. Durduğumuz yerden kendimize ve topluma bakış açımızı ortaya koyar. Kendi içimizde, kendi toplumumuzda bir değer olup olmadığımızı açığa çıkarır. İslam’ın bizden beklentisi toplumdaki değerimize bağlıdır. Bir öncelik belirleyip, hayatın diğer olmazsa olmazlarını bir kenara bırakmak değildir burada bahsedilen. Öncelik verilen ne ise tüm eforun, zamanın o önceliğe ayrılıp diğerlerinin ihmali değildir. Öncelik; zamana, zemine ve şartlara göre değişkenlik arz eder. Sorumluluklarının bilincinde olan bir Müslümanın öncelikle bunu kabul etmesi gerekir.

İddia sahibi olan tevhidi Müslümanlar, yeryüzünün zulüm görmüş tüm halklarından sorumludur. Çünkü İslam, zulmü ve insanların Allaha kullukta engel olan ne varsa kaldırılması iddiasını taşır. Müslümanlar zulmü ortadan kaldırmaya yönelik elinden ne geliyorsa onu yapmakla mükelleftir. Toplumun içinde, toplumdan bir parça olan tevhidi Müslümanlar; toplumsal dönüşüm iddiasını her daim diri tutmak zorundadırlar. İlahi bir iddia ile toplumda varlığını devam ettirebilmeli ve bireysel mücadele düzleminin zamanla boğucu hale geldiğini, bıkkınlık getirdiğini hesap ederek; cemaat ruhunu diriltmeye ve iddia sahibi Müslümanların sayılarını arttırmaya yönelik disiplinli, örgütlü çalışmalara ivme kazandırılmalıdır.

Müslümanlık iddiası büyük bir sorumluluktur. Bu sorumluluğun büyüklüğü; dünya üzerinde Müslüman kesimin inancı uğruna her türlü zulümlere, katliamlara maruz bırakılmalarından dolayı zalime karşı duruşlarından ve İslam’ın dinamik yapısını toplumda hâkim kılma heyecanından gelir. İddia sahibi olmak, gücünün nerden geldiğinin farkına varmak ve farkındalık oluşturmaktır. İddia sahibi Müslümanların; mevcut sistemi çok iyi kavramak/kavratmak ve bir şuur geliştirmek zorunluluğu vardır. Mücadele sorumluluğunun ilahi temeli iyi atılmalıdır.

Kurana göre toplumsal bir yaşamın benimsenmemesi, bu uğurda mücadele edilmemesi ciddi anlamda masaya yatırılmalı ve İslami mücadele veren yapılar bu konuya ağırlık vermelidir. İddiası uğruna baş koyanlardan Rabbimiz şahitlik ister. Hakkını vererek aynı heyecan ve azim ile bu mücadeleyi yürüten, çizgisinden taviz vermeyen ve Müslümanca bir duruş sergileyen cemaatler bu şahitliklerini yerine getirdiler ve günümüzde getirmeye devam ediyorlar. Tek başlarına kalsalar da hakkı hâkim kılma mücadelesini Allah’ın izniyle vereceklerdir.