HZ-İbrahim-Aleyhisselam

Hz. İbrahim (as), kendisine peygamberlik görevi verildikten sonra, Allah’tan almış olduğu emir üzerine Babil halkını doğru yola yöneltmek, kendilerine ne bir faydası ne de bir zararı olan putlara tapınmayı bırakarak yalnız Allaha kul olmaya davet ederek tebliğine şu şekilde başlamıştır:

“İbrahim’i de gönderdik. O kavmine şöyle demişti: Allah’a kulluk edin. O’na karşı gelmekten sakının. Eğer bilmiş olsanız bu sizin için daha hayırlıdır. Siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız sözler uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Ancak O’na döndürüleceksiniz.” (Ankebut, 16-17)

Hz. İbrahim, uzun bir süre kavmine Allaha kul olmayı, hak dini, dünyanın geçiciliğini, ahiret hayatının gerçekliğini, ölümü ve yeniden dirilişi anlatmış fakat diğer tüm peygamber kardeşleri gibi kavmi tarafından kabul görmeyerek yadırganmıştır. Başta babası olmak üzere yakınları ve kavmi ona kızarak kin duymaya başlamış ve risaletini yalanlamışlardır. Zira İbrahim diye bir gencin çıkıp bu şekilde halka tebliği başta zalim hükümdar Nemrut ve diğer hâkim tabakanın kuvvet ve iktidarına sekte vurma ve onlara meydan okuma anlamına gelmekteydi.

İşte bu sebeple Nemrut ve diğer hâkim tabaka İbrahim (as) ile tartışmaya girişerek onun getirdiği Risalet’e karşı çıkmışlardır. Hz. İbrahim de kavminin bu yaklaşımına karşı, rabbinin her şeyi gördüğünü ve bildiğini, onların bu yaptıkları zulümden haberdar olduğunu şu sözlerle dile getirmiştir:

“Babasına ve kavmine, siz nelere tapıyorsunuz, Allah’tan başka bir takım uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” (Saffat 85-86)

“Dediler ki, putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz.” (Şuara 71)

İnkârcı kavminin ve babasının İbrahim (as)’in sorusuna “putlara tapıyoruz” demeleri yeterli iken, putlara tapmaya devam edeceklerini de ayrıca belirtmeleri inkârlarından vazgeçmeyeceklerini, inkâr üzere devam edeceklerini ve de putlara tapmakla iftihar etmiş olduklarını ilan ediyorlardı. İbrahim (as) böyle inatçı bir kavme düştükleri dalalet çukurundan kurtarmak ve onların boş inanç üzerinde olduklarını idrak etmelerini sağlamak için şöyle bir soru sorarak, onları tefekküre davet etmiş ve inançlarını sorgulamıştır:

“Dua ettiğiniz zaman sizi işitiyorlar mı yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?” (Şuara 72-73)

Putperest bu kavim, İbrahim (as)’in bu sorusu karşısında mantıklı bir cevap bulamamış, şaşkınlık içerisinde putlara tapmalarının sebebini, körü körüne atalarını taklit etmekten başka bir şey olmadığını itiraf etmişlerdir.

“Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler olarak bulduk.” (Enbiya 53)

Hiçbir delile dayanmaksızın ve kendi akıllarını kullanmayarak körü körüne atalarının izinden gittiklerini söylemeleri kendilerini ne kadar komik bir duruma düşürdüğünün bile farkında olmayacak kadar cahilce sarf ettikleri bu cevap onların ne kadar akılsız olduklarını göstermekteydi.

İbrahim (as)’in kavmi, cehalet içinde körü körüne putlara taptığı gibi, başkalarının da putlara tapması için onları cazip göstermeye çalışıyor ve aynen Mekke müşrikleri gibi küfürde birleşerek kendi aralarında birlik oluşturmaya çalışıyorlardı. İnsanlardan herhangi birisi İbrahim (as)’e uyacak olsa, onları geri çevirmek için her türlü yolu mubah görüyorlar ve sosyal hayatını felce uğratmak için ellerinden geleni yapıyorlardı.

Şunu iyice idrak etmeliyiz ki, aynen Babil kavmi gibi küfürde birleşen, kardeş olmaya çalışan hangi millet veya hangi insan topluluğu olursa olsun ufacık bir çıkar söz konusu olduğunda aralarındaki bağ yok olmaya mahkûmdur. Aynen Mekke müşriklerinde olduğu gibi günümüzde de sözüm ona Avrupa birliği veya benzeri birliktelikler dünya menfaati çevresinde birleştikleri için, bağları ne kadar kuvvetli gibi gözükürse gözüksün, ne kadar güçlü görünürse görünsün çıkarları söz konusu olduğunda aralarındaki birlik ve beraberlikten eser kalmadığını göreceksiniz.

Aralarındaki birlik ve beraberlik vahye dayalı olmadığı için aynen rabbimizin Kur’an’da belirttiği gibi aralarındaki bağ örümcek ağı gibi en ufak bir sorunda yıkılmaya ve yok olmaya mahkûmdur.

Atalarını körü körüne takip ederek yanlış yola sapıp küfürde ısrar eden, küfrü yaymak için birliktelik kuran bu zalimlerin, öldükten sonra ahiretteki hallerini Rabbimiz şöyle ifade etmiştir:

“Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler için, Ey Rabbimiz! Bizi saptıranlar işte bunlardır. Bunlara ateşten bir kat daha fazla azap ver derler. Allah’ta, zaten hepsinin azabı kat kattır, fakat siz bilmezsiniz, buyurur.” (Araf 38)

İbrahim (as), şirk bataklığı içerisinde yüzen, elleriyle yontukları putlara tapan, özellikle Yıldız, Ay ve Güneş’e tapan bir milletin içerisinde doğup büyümüştü. Olgunluk çağına erişince de kendisini yaratan bir Rab olduğunu idrak etmiştir. Nesneleri mukayese ederek gerçeği idrak etmeleri için bunu kavmine bunu şöyle ifade etmiştir:

“Gece karanlık basınca bir yıldız gördü ve «Rabbim budur» dedi. Fakat yıldız batınca «Batanları sevmem» dedi. Arkasından ayı doğarken görünce «Rabbim budur» dedi. Fakat o da batınca «Eğer Rabbim beni doğru yola iletmeseydi, kuşkusuz sapıklardan biri olurdum» dedi. Daha sonra güneşi doğarken görünce «Rabbim budur, bu daha büyüktür» dedi. Fakat o da batınca «Ey kavmim, ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz putlardan uzağım.» demişti.” (En’am 76-78)

Burada şu iki hususa dikkat etmemiz gerekmektedir. Birincisi, herhangi bir kişi şirkin içerisinde doğup büyüse ve kendisini uyaran bir peygamber veya tebliğci olmasa da, İbrahim (as) gibi evrendeki nesnelerin ve bir milim şaşmayan mizan üzerinde tefekkür ettiği takdirde Allah’ın birliğini ve her şeyin bir yaratanının olduğunu idrak edebilecektir.

Gerçekten şöyle bir düşündüğümüz takdirde yıldız, ay, güneş veya evrende insan dışındaki canlı veya cansız varlıklar Allah’ın emrini harfiyen yerine getirmektedirler. Allah’u Teâla onlara yapmaları gereken işi emretmiş ve onlara seçme hakkı tanımamıştır. Onlar verilen emre boyun eğip yapmakla mükellef kılınmıştır ve görevlerini şüphesiz yerine getirmektedirler. İnsana gelince Allah’u Teâla diğer varlıklardan farklı olarak Akıl nimetini vermiş ve bu sayede düşünme kabiliyetiyle seçme hakkı tanıyarak kendisine iki yol göstermiştir. İnsan aklını kullanarak doğru yolu yani hakkı seçerse cennet vaat etmiş, aklını kullanmayarak şirki yani batıl yolu seçerse de cehennemi vaat etmiştir. İnsan kendisine verilen bu cüzi iradeyi kullanarak bu iki yoldan birisini seçebilir.

İkinci husus ise, İbrahim (as) şirk bataklığında yüzen, elleriyle yonttukları putlara tapan ve özellikle Yıldız, Ay ve Güneş’e tapan bir milletin içerisinde doğup büyüdüğü için, “Yıldız, Ay ve Güneş Rab olabilir mi?” sorusundan hareketle kavminin kafasında soru işareti bırakarak, onları düşünmeye sevk ederek, doğru yolu bulmaları için çaba göstermiştir.

İbrahim (as), yıldız, ay ve güneşin doğup batışını kavmine anlatarak onların Rab olamayacağını ve onları da yaratan bir Rabbin olduğunu ifade etmiş. Dolayısıyla Yıldız, Ay ve Güneş’in de kendilerini yaratan Rabbin emrini yerine getirdiğini dile getirerek, yaratılan bir varlığa tapmanın akılsızca bir iş olduğu ve yaratılan bir varlığın asla Rab olamayacağını dile getirmiştir.

İbrahim (as), Allah’ın dinini tebliğe başlayınca, Kur’an’da adı geçmemekle beraber isminin “Azer” olduğu rivayet edilen puta tapıcılıkta önde giden ve put imalatçısı olan babasını da uyararak vahye yöneltmeye çalışmış ve putlara değil de Allaha kul olması gerektiğini söylemiştir. Tabi İbrahim (as), bu tebliğini gayet yumuşak bir kalple ve tatlı bir dille ifade etmiştir.

“Hani bir zaman o babasına (şöyle) demişti: Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım! Doğrusu, sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana tabi ol ki seni doğru yola ileteyim.”  (Meryem 42-43)

Bu ayet ve buna benzer ayetlerde geçtiği üzere İbrahim (as), babasını çok tatlı bir dil ve yöntemle uyarmış, buna mukabil put imalatçısı olan babası, iradesini hayra yöneltmediği için oğluna sert bir karşılık vererek şöyle tehdit etmiştir:

“Babası, Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Yemin ederim ki, eğer (onları kötülemekten) vazgeçmezsen, seni muhakkak taşlarım. Haydi, uzun bir müddet benden uzak ol, dedi.” (Meryem 46)

İbrahim (as), tüm samimiyetiyle babasına iyimser davranmış, hoşgörüyle yaklaşmış, tatlı bir ifadeyle tebliğ de bulunmuştu. Buna mukabil babası ona inanmadığı gibi tebliğine kulaklarını tıkamış, onu reddetmiş, ondan yüz çevirmiş, onu azarlamış ve dahası onu taşlamakla tehdit emiştir.

Düşünün ki bir tebliğci için diğer insanların inanmadığı ve onu yalanladıkları gibi kendi öz babasının da aynı şekilde yalanlaması ve ona inanmaması, o kişide hayal kırıklığı oluşturacak ve güvenin yok olmasına ve dahası tebliğcinin şevkinin ve azminin kırılmasına, kendine olan güveninin yok olmasına ve tebliğinde zorlanmasına yol açacaktır.  Buna rağmen bir tebliğci her türlü zorluğu ve yalnız kalmayı göze alarak, tek başına kalsa bile aynen İbrahim (as) gibi, Hz. Nuh gibi, Hz. Peygamber gibi tüm zorluklara göğüs gererek, umudunu ve kendine güvenini kaybetmeden Allah’ın dinini yaymaya devam etmek zorundadır.

İbrahim (as) babasının bu yaptıklarına karşı ona kızıp bağırmamış, ona kötü söz söylememiş ve yumuşak bir dille uyararak Allahtan mağfiret dileyeceğini söylemiştir.

“İbrahim şöyle dedi: Sana Selâm olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Çünkü o, bana çok lütufkârdır.” (Meryem 47)

Bununla beraber İbrahim (as)’e, babasının Allah düşmanı olduğu, dolayısıyla babası da olsa Allah düşmanları için bağışlanma dilenilmeyeceği kendisine bildirilince, Nuh (as)’un oğlundan uzaklaştığı gibi, derhal babasından uzaklaşmıştır. İbrahim (as)’in babasından uzaklaşması imanından dolayı idi, çünkü İslam dininde vahye dayanmayan bir bağın hiçbir önemi yoktur. Vahye dayalı bir bağ, biyolojik olan kan bağından çok daha ön plandadır. Şunu unutmamak gerekir ki, mü’minler hiçbir zaman Allah’a düşman olan, Allah’a harp ilan etmiş, küfürde ısrar eden bir kimse için asla mağfiret dileyemezler. Bu kişi en yakınları bile olsa.

İbrahim (as), Babil halkına putların hiçbir fayda sağlamayacağını her fırsatta söylüyor, Allah’ın birliğini her ortamda ilan ediyordu ve Allaha eş koştukları putların kendilerine bile faydası olmadığını söyleyerek onların acizliklerini dile getiriyordu. Bu durumdan başta babası Azer olmak üzere kavminin ileri gelenleri rahatsız oluyorlardı ve ona inanmadıkları gibi, onunla tartışıyorlar ve de onu dışlıyorlardı. Kur’an’da ismi geçmemekle beraber o dönemde Babil halkının başında olan despot kral Nemrut, sahip olduğu servet ve saltanatıyla kendisini ilah sanmaktaydı. İbrahim (as)’den rahatsız olan halk, başta babası olmak üzere İbrahim’i şikâyet etmek üzere zalim hükümdar Nemrut’a gittiler ve Nemrut’ta bunun üzerine kendi otoritesinin sarsılmasının önüne geçmek üzere İbrahim (as)’i huzuruna getirtti ve aralarında şöyle bir tartışma geçti:

“Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut’u) görmedin mi! İşte o zaman İbrahim: «Benim Rabbim diriltir ve öldürür» demişti; o da: «Ben de öldürür ve diriltirim» demişti. O zaman İbrahim: «Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir, hadi sen de onu batıdan getirsene» deyince, o küfre sapan böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez” (Bakara 258)

İbrahim (as) ile Nemrut arasında geçen bu tartışmanın asıl nedeni şuydu: Nemrut, tebaası üzerinde otoritesini son derece güçlü bir şekilde sağlamış ve halkına karşı kendisini ilah olarak kabul ettirmiş zalim bir hükümdardı. Şimdi İbrahim adında bir gencin çıkıp kendi otoritesini ve ilahlığını kabul etmemesi ve de tapmakta oldukları putları küçümsemesi üzerine, İbrahim üzerinde hâkimiyetini tekrar sağlaması, halkı nezdinde otoritesini sağlamlaştırması anlamına geliyordu. Zira İbrahim’in takınmış olduğu bu tavır Nemrut’un otoritesini sarsacağı için aralarında böyle bir mevzu geçmiştir. Tabi bu aralarındaki mevzu bir tartışmayla kalmayarak daha ileri boyutlara gitmiştir.

Şunu iyice kavramalıyız ki Allah’ı ilahlar ilahı kabul ederek onu belli bir mesafeyle sınırlandırarak yeryüzünün hâkimiyetinin kendilerinde olduğunu iddia ederek Allaha ortaklar koşmak hemen hemen tüm müşrik toplumların özelliğidir. Onlar her zaman ilahlığı ve dolayısıyla hükümranlığı iki kısma ayırmıştır. Birincisi tabiatüstü ilahlık, ikincisi ise yeryüzünün hâkimiyetinde ilahlıktır. Tabiatüstü ilahlığı yani güneşin, ayın ve yıldızların bir düzen içerisinde hareket etmesi, yağmurun yağması ve tabiatta vuku bulan insanların kontrolünde olamayan birçok olayın Allah’a ait olduğunu kabul etmişler ve bundan dolayı ihtiyaç duydukları her an veya başları sıkıştıkları, güçlerinin üzerinde bir durumla karşılaştıklarında Allah’ı hatırlayarak ondan yardım dilemişlerdir. Fakat yeryüzünün hükümranlığına gelince yani hayatın içerisindeki hâkimiyet ve dünyadaki işler üzerindeki hâkimiyet ve otoriteye gelince bunu Allahtan alarak insanlara yani kendi despotluklarına vermişlerdir.

İşte İbrahim (as) ile Nemrut arasında geçen bu tartışma İbrahim (as)’in, ‘Ben göklerde ve yerde hâkimiyetin sadece Allaha ait olduğunu kabul ediyor ve ondan başka ilahlık iddia eden tüm otorite ve güçleri reddediyor, kendisine fayda ve zararı olmayan putları kabul etmiyorum’ deyince başlamıştır. İbrahim (as)’in bu söylemiş olduğu söz, sadece Allahtan başka taptıkları putları ve İslam’dan başka ibadet ettikleri dinleri reddetmekle kalmıyordu. Aynı zamanda Babil’in tek hükümdarı ve tek efendisi olduğunu iddia eden despot kral Nemrut’un da varlığını tehdit ediyordu ki buna Nemrut gibi aşırı zalim ve despot birisinin tahammül etmesi mümkün değildi, zira bu durumda hükümranlığı elinden giderdi. İşte bu sebeple buna müsamaha gösteremeyecek olan Nemrut, huzuruna İbrahim (as)’i getirtmiş ve aralarında böyle bir mevzu geçmiştir.

Nemrut, İbrahim (as)’e: ‘Söyle bakalım senin Rabbin kim? diye sorunca İbrahim (as), ‘Benim Rabbim diriltir ve öldürür’ dedi. Bunun üzerine Nemrut, ‘Bende diriltir ve öldürürüm’ demiştir. Bu sözünün ispatı içinde cezalandırdığı mahkûmlardan iki adam getirtmiş ve bunlardan birini öldürmüş, diğerini de serbest bırakmıştır ve ‘işte gördünüz mü bende diriltir ve öldürürüm’ diyerek küstahlaşmıştır. İbrahim (as), Nemrut’un öldürme ve diriltme mahiyetini anlamada yoksun olduğunu görünce ‘Şüphesiz ki benim Rabbim Güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getirsene’ deyince Nemrut şaşırıp kalmış verecek her hangi bir cevap bulamamıştır. Zira Nemrut da biliyordu ki güneşe ve tüm evrene hükmeden İbrahim’in Rabbiydi fakat buna rağmen bu gerçekle yüzleşmesine mukabil İbrahim (as)’e inanmadı, onu yalanladı, hakka yönelmedi. Kendi hâkimiyeti ve otoritesi uğruna, böbürlendi, kibirlendi ve ona zulüm ve işkenceyi reva gördü…

…Allah, yaratan, yaşatan, öldüren ve diriltendir…

…Selam, hidayete tabi olarak yeryüzünün imarı için çalışan, zulme boyun eğmeden, kula kulluk etmeden sabır ve azimle Allah yolunda yürüyen, bu uğurda canlarını feda etmekten çekinmeyen kulların üzerine olsun…

…Allah’ın kahhar sıfatıyla azabı ve helaki, yeryüzünde bozgunculuk yapan, ekini ve nesli yok etmek için uğraşan, kula kulluğa zorlayan, şeytanın izinde giden, insanlara zulmetmekten çekinmeyen insanlıktan nasibini almamış, vicdansızların üzerine olsun…