hourglass-time

Evvel-Ahir, Halık olan Rabb’ül Âlemin, bütün varlığı yarattığı gibi Vakit’i/zamanı da yaratmıştır. Vaktin sahibi Allah, emanetçisi insandır. Kur’an, vakit tasavvurumuzu oluştururken bu kelimeyle birlikte Nehar, Fecr, Sabâh, Duhâ, Zuhr, Asr, Mesâ, Aşiyy, Leyl, Şehr, Nesi, Mevsimler, Sene, Usbu, An, Saat, Kıyamet, Berzah, Dehr, Hîn, Yevm kelimelerini de kullanmıştır.

“Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hiyn) gelip geçti.” (İnsan, 1). “Namaz mü’minler üzerinde vakitleri belirlenmiş bir farzdır.” (4, Nisa, 103)

Vakit’in tanımı, nasıllığı, varlıkla ilişkisi anlamında felsefeciler, kelamcılar, tefsirciler tarafından çokça imal-i fikr ve mütalaa yapılmıştır. Örneğin; kozmik zaman, matematiksel zaman, biyolojik zaman mevzuunda olduğu gibi. Merak edenler bu konularla ilgili eserlere müracaat edebilirler.

İnsan için İbnü’l Vakt olmak, bu dünyada muayyen bir zamanda, emanet edilmiş bir zamanda yaşamak demektir. Her şey, başımıza gelen iyi-kötü şeyler yaşadığımız an’da oluyor. Cennetimizi, Cehennemimizi bu sürede belirliyoruz.

 İbnü’l Vakt olmak zamanın bilincine varmaktır.

İlahi Vahiy, insandan, zamanı Dün-Bugün-Yarın bütünlüğü içinde kavramasını ister. Tevhid her konuda olduğu gibi zaman konusunda da bölünmüşlüğe karşıdır. Allah İsimleriyle nasıl bir bütünse, varlık ta bütün şubeleriyle organik bir bütündür. Tevhid, bütünlüğü bozmadan düşünmek ve kavramaktır.

Mümin, Dün-Bugün-Yarın bütünlüğü içinde insanlığın seyr-ü seferiyle/ yürüyüşüyle irtibat kuran insandır.

İnsan için dünden akıp gelen ve yarına uzanacak bir bugün vardır. Dünden/geçmişten bağımsız bugün olamaz. Her şey bizimle başlamadı ama bizimle devam edecektir. Bu sebeple; mümin insanın sahici, tutarlı bir “tarih bilinci”ne ihtiyacı vardır. Geçmişe vakıf olamayan bugüne hâkim olamaz, bugüne hâkim olamayan da geleceğe ümitle bakamaz. Geçmişe vakıf olmak; geçmişi bugüne çağırmak, geçmişte yaşamak değildir. Bugünün türedileri olmamak için neseb-i sahihimizle, kadim değerlerimizle irtibat kurmaktır. Geçmişe nazar etmek, bugünü dünden hayırlı kılmak cehdidir. Geçmişe nazar etmek, her gün yaptığımız duanın bir gereği olarak bu günümüzün ve ahirimizin makbul olması için “Nimet Verilenlerin Yolu’nda”  iz sürmektir. Dalalete düşmemek, gazaba uğrayanlardan olmamak için Hidayet Yolcularıyla tanış olmaktır.

İbnü’l Vakt olmak, yürüdüğümüz yolun, devraldığımız davanın evveliyatını bilmektir.

Hepimiz yaşadığımız vaktin çocuğuyuz

“Geçmişle nasıl irtibat kurulur, nasıl ibnü’l vakt olunur?”un cevabı Nebilerin Siyeri’nde saklıdır. Hz. Peygamber ‘ben bir türedi değilim, ben soylu İslam mirasının kendi asrımdaki temsilcisiyim’ demiştir. İslam’ın, İslami hareketin en büyük gücü budur. Çağıldayıp gelen Tevhid ırmağının bugünkü çağıltısı, kısılmayan sedasıyız biz. Şirk’in neseb-i gayr-i sahihleri anlayamaz bizi. Hiçbir Peygamber ne düne takılıp kalmış, ne de düne bigâne kalmıştır. Düne vefalı olmak, onların bıraktığı mirası en güzel şekilde temsil etmektir. Anın vacibini unutanlar geçmişe vefasızlık yapanlardır. Mirasa varis olmak, bugüne yoğunlaşmaktır, an’ın hakkını vermektir. Her Nebi kendi asrının çocuğu olmuştur. Hüsrana uğramamak, bağlılarını hüsrana uğratmamak için kendi anına/gündemine yoğunlaşmıştır. Bilmek gerekiyor ki; kendi gündemi olmayanların geleceği de olamaz. Kur’an’da anlatılan Siyer-i Nebi, Vahyin kişisel, ailevi, toplumsal, siyasal olarak nasıl gündemleştirileceğinin usulünü öğretir bize. Kıyam-ı Leyl’in imkânlarıyla mücehhez olmayanlar Nehar’ın sorumluluklarının hakkını veremez, Leyl’i ve Nehar’ı heba edenler Şirk’e Kıyam edemezler. Acil Olan’ı isteyenler, Fecr-i Kaziplere tav olurlar ve Fecr-i Sadık’tan mahrum kalırlar. Mekke’de an’ın vaciplerine göre yaşayan, bunun gereği olarak Taif’e giden, panayırlarda Ensar arayan Peygamber ve ashabına Allah, Medine’yi nasip eder. Her mümin bu süreçten kendine paylar, dersler, öğütler çıkararak yoluna devam etmelidir. Yoldan sapmamak, yolda dalalete düşmemek için Allah’a sığınarak Kuran’ın kılavuzluğunda imtihan seyrimizi devam ettirmeliyiz.
Bugünkü Modern, Postmodern zamanlarda kendi vakitlerimizi/ anımızı idrak edemiyoruz. Bu çağın sihirbazları medya ayartıcılarının eliyle zihinsel, ruhsal olarak uyuşturuluyoruz. Seküler, Liberal Kapitalizm lehine vicdansız, ahlaksız bir propagandaya maruz kalıyoruz. Her sabah bizim olmayan hayatlara uyanıyoruz. Bizim olmayan hayatlar yaşıyoruz.  Saatlerimiz “Müslüman Saati”ne ayarlı değil. Saatlerimizi Müslüman saatinden koparmak için “saat ayarlarıyla” oynanmış, gâvur zamanlarda gâvurca yaşamak için zulümlere maruz kalmış bir Ümmet’in garip evlatlarıyız biz. İbn-ül Vakt olmak, yaşananların, çağın bize dayattıklarının farkına varmaktır. Çağın nabzını tutmaktır. Çağın nabzını tutamayanlar, çağa vakıf olamayanlar çağa yön veremezler. Seküler Çağcıllar bizim tarihte yaşamamızı istiyorlar. Tarihle meşgul olmamızı, tarihi bugüne taşımamızı istiyorlar. Bugünün kavgalarını değil geçmişin hercümercini yaşamamızı istiyorlar. Kendileriyle, zulümleriyle kavgalı olmamamız için tarihi kavgalarımızla heder olmamızı teşvik ediyorlar. Sahte, üretilmiş düşmanlıklar üzerinden onlar adına birbirimizle düşman olmamızı, birbirimizle savaşmamızı istiyorlar. Vekâlet savaşlarında jandarma olmamızı istiyorlar. Bugünün en büyük vacibi zalimlerin ve kâfirlerin oyununa gelmemek ve onların tuzaklarını başına geçirmektir. İslam dünyasını yangın yerine çeviren, İslam dünyasının maddi ve manevi imkânlarını kâfirlere peşkeş çekenler en büyük düşmanımızdır. Modern zamanların Şirki Seküler ideolojilerle, kavram ve kurumlarla, onların vücut verdiği güç odaklarıyla mücadeleyi, hesaplaşmayı göze almayan çalışmalar İslamilik iddiasında bulunamaz.

İbnü’l Vakt olmak, kendi zalimlerimizi, tağutlarımızı, müstekbirlerimizi tespit ederek onlarla hesaplaşmak, zamanımızın Nemrutları, Firavunları, Ebu Lehepleri karşısında İbrahim, Musa, Muhammed (SAV) (hepsine selam olsun) gibi bir duruş sahibi olmaktır.

Akıbetimizin Selameti İçin

Geçmişle irtibat kurmamızın, an’ın/bugünün sorumluluklarını kuşanmamızın, ödevlerini ihmal etmememizin amacı akıbetimizin hayır olması içindir. Mümin için dünya bir yolculuktur, ahiret hayatına doğru. Her an bir ölümle diğer hayatımıza intikal edebiliriz. Mümin, bugüne bu duyarlıkla yaklaşan insandır. Tul-u Emel peşinde koşmak mümine yakışmaz. Tul-u Emel ne kadar yanlışsa, Müslümanların meselelerinin çözümünü muhal bir geleceğe ertelemek de o kadar yanlıştır. Ertelemekle kıvamını beklemeyi karıştırmamak gerekiyor. Ertelemek, ölüme terk etmektir.  Bizim için ‘ahir olan’ Ahiret hayatımız ve İslam Ümmeti’nin geleceğidir. Bugün yapıp-etmelerimizden murat, Ahiret’e azık hazırlamak ve İslam Ümmeti’nin geleceğini berbat etmeme kaygısıdır. Modern hayat, Ahireti, Hesap Günü’nü yok sayarak yaşamamızı telkin eder. Modern hayata dâhil olmak bu değerlerle bağı koparmakla başlar. Allah’ın İpi’ni bırakanlar şeytanın tuzağına düşerler. Allah’ı ve Hesap Günü’nü unutanlar Şeytan’ın sunağında can verirler.
Ahir ömrümüzde hayırla yâd edilmek, bizden sonraki nesillere enkaz bırakmamak, yevm’ül kıyamet’te, yevm’ül hesap’ta yüzümüzün ak olması, razı olmuş ve razı olunmuş bir kul olarak Cennet’e ulaşmamız için bize emanet edilmiş vaktin kıymetini bilelim, an’ın vaciplerini, sorumluluklarımızı ihmal etmeyelim, ertelemeyelim.