• Muhammed İmamoğlu

    İbn Teymiyye’nin Hayatı ve Tasavvuf’a Dâir Görüşleri

    - 02 Şubat 2018

     Muhammed İMAMOĞLU

   Yazı dizimizin geçen bölümünde İbn Teymiyye’nin itikâdî görüşleri hakkında bilgi vermiştik. Bu bölümde de itikâdî görüşlerine paralel olarak muhâliflerince kendisine yapılan mücessime[1] olduğu ve tekfircilik yaptığı ithamlarına açıklık getirmeye çalışacağız. Tevfik Allah’tandır.

İbn Teymiyyenin mücessime olduğu bazı din-i-dar çevrelerin dillerine doladıkları bir ithamdır. Bu konuda  İhsan Şenocak’ın makâlesinden iktibâs edelim: “İbn Battuta’nın seyahat ettiği ülkelerdeki gözlem ve hatıralarını anlattığı “Tuhfetu’n-nuzzar fî ğaraibi’l-emsar” adlı eseri, İbn Teymiyye ve Onun tecsim akidesi ile alakalı ilginç bilgiler vermektedir:

“Dımaşk şehrinde çeşitli konularda konuşan fakat aklından zoru olduğu anlaşılan Hanbelî fakihlerinin ileri gelenlerinden Takıyyuddin İbn Teymiyye adında biri vardı. Halka vaaz verir, insanlarda Ona karşı ileri derecede saygı gösterirlerdi. İbn Teymiyye, yaptığı bir konuşmadan dolayı fakihlerin tepkisini çekmişti. El-Meliku’n-Nasır’ın huzuruna çıkarılıp, kadılar tarafından sorgulandı ve hapse atıldı. Yıllarca hapiste kaldı. Bu müddet içerisinde 40 ciltten oluşan ve adını “el-Bahru’l-muhit” koyduğu bir tefsir kaleme aldı.[2] Annesinin ricası üzerine sultan onu serbest bıraktı.

İbn Teymiyye, Dımaşk’de bulunduğum sırada -önceden- tutuklanmasına sebep olan ifadeleri tekrar etti: Cuma günü cemaat olarak hazır bulunduğum camide, insanlara vaaz ve nasihatta bulunurken minberin merdiveninden bir basamak aşağıya inerek  “muhakkak ki Allah Teâlâ benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir.” şeklinde bir cümle sarfetti. Maliki fakihi İbn Zehra söylediklerine karşı çıktı. Cemaatte ayağa kalkıp sarığı başından düşünceye kadar ona dayak attı. Neticede bir daha tutuklandı ve hapsedildiği kalede ölünceye kadar tutuklu kaldı.”[3]

Önce şu hususu ifâde edelim: İbn Teymiyye’nin kendisine âit olan hiçbir kitabında “… minberin merdiveninden bir basamak aşağıya inerek ‘muhakkak ki Allah Teâlâ benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir.’şeklinde bir cümle geçmemektedir. Bu olayı gördüğünü söyleyen İbn Battuta, kitabında saçma sapan hadiseler nakleden, sözüne güvenilmez biridir. Artı, bu şahıs Dımaşk’a 726 yılı 9 Ramazan tarihinde girdiğini söylemekte. İbn Teymiyye ise o sırada el-Kal’a’da hapsedilmiş bulunmakta idi. Nitekim onun öğrencisi Hafız İbn Abdulhâdî ‘Tabakatu’l-Hanâbile’ adlı eserinde ile Hafız İbn Receb’in belirttikleri gibi güvenilir ilim adamları bunu böylece zikretmişlerdir. Hafız İbn Receb sözü geçen Tabakat’ında İbn Teymiyye’nin biyografisini yazarken şunları söylemektedir: “Şeyh (İbn Teymiyye) 726 yılı, Şaban ayından, Zilkâde’nin 28. gününe kadar el-Kal’a’da (hapis) kaldı.”[4] Hâlbuki İbn Teymiyye belirtilen tarihte sözü edilen kaleye girdiğinde ancak na’şı üzerinde dışarı çıkmıştı. Hafız İmâdu’d-dîn İbn Kesîr[5], bunu böylece kaydetmektedir.[6]

 

Peki, Allah’ın sıfatları konusunda İbn Teymiyye’nin görüşü nedir? Niçin ve hangi görüşleri sebebiyle kendisine ‘mücessime’ isnâdında bulunulmuştur? Allah’ın sıfatları mevzûunda 3 ana görüşün olduğunu başta söyleyelim ve Hasan Karakaya hocanın ‘İslâm Akaidi’ kitabından özetleyerek nakledelim:

 

“Allah Teâlâ’nın yaratılanlara benzediği vehmine vesile olabilecek müteşâbih nasslar hakkındaki İslâmî fırkaların görüşleri:

 

1) Birinci Kısım Âlimler (Teslimiyetçi Selef-i Sâlihîn Ulemâsı): Bunlar, müteşâbih nasların manalarının ne olduğunu Allah’a bıraktıklarından kendilerine ‘Teslimiyetçiler’ anlamına gelen ‘Mufevvida’ ismi verilmiştir. Selef, “Şârî’nin kelâmından neyi kastettiğinin kullara gizli olması” anlamına gelen “müteşâbihât”ı anlarken iman ve tasdikle yetinmeyi yeterli görmüş, keyfiyeti beyan etmekten uzak durmuştur. Nitekim İmam Mâlik kendisine “Rahman, Arş’a istiva etmiştir.”(Tâhâ, 5) âyetindeki “istevâ” kelimesinin tefsirini soran kişiye, “İstivâ mâlumdur. Keyfiyeti ise bilinmemektedir. Bu konuda soru sormak bidattir. Zannederim ki sen kötü niyetli bir adamsın.” dedikten sonra çevresindekilere  “Onu yanımdan çıkarın” diye emretmiştir.[7] Bunu yaparken âyetlere, insanın uzuv ve hareketlerinin karşılığı olan zâhir anlamları vermekten şiddetle kaçınmışlardır.
Cenâb-ı Hakk’ın şu âyette beyan ettiği müteşâbih nasslardandır: “Sana kitabı indiren O’dur. Onun bir kısım ayetleri muhkemdir (manası açıktır.) Bu âyetler kitabın anasıdır (esâsıdır.) Diğer bir kısım âyetleri de müteşâbihtir (anlaşılması güçtür.) Kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle müteşâbih olanlarına uyarlar. Oysa bunların açıklamasını sadece Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise ‘Biz bunlara iman ettik. Hepsi Rabbimizin katındandır’ derler. Ancak akıl sahipleri düşünür.” (Âl-i İmrân, 7)

Bu âlimler sözlerine şöyle devam etmişlerdir: “Allah Teâlâ ve O’nun peygamberi Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu nassların lafızlarını Allah’a isnad ettiklerinden biz de bunların lafızlarını Allah’a isnad ederek okuyup geçeriz. Oldukları gibi yürütürüz. Bunların üzerine manalar serpiştirmeyiz.”
2) İkinci Kısım Âlimler (Tevilci Halef Ulemâsı): Bunlara müteşâbih nassların zâhirî manalarını almayan, onları mecâzî manalarıyla te’vil edenler anlamına gelen “Muevvile” ismi verilmiştir. Hicretin üçüncü veya beşinci yüzyılından sonra gelen halef âlimleri, ilm-i kelâmcıların çoğunluğu ve Selef-i Sâlihîn’in bir kısmı bu âlimlerdendir. Selef-i Sâlihîn’den Hz. Ali’nin, Abdullah b. Mesud’un, Abdullah b. Abbas’ın ve Ümmü Seleme’nin (radıyallâhu anhum) bu görüşte oldukları rivayet edilmiştir.[8] Yine İmam Ahmed b. Hanbel’in, Buhârî’nin, Şâfiî’nin, Hammad b. Zeyd’in ve Câfer-i Sâdık’ın da bir kısım nassları te’vil ettikleri rivâyet edilmiştir.
Bu kısımdan olan âlimler, selefin cumhûru gibi Allah’ın yaratılanlara benzediği vehmine sebep olabilecek nassların hak olduğuna iman etmişler ancak teslimiyetçi seleften farklı olarak bu gibi nassları lügatteki mecâzî manalarında te’vil etmişlerdir. Mesela: ‘Allah’ın yüzü’nden maksadın “O’nun zatı”; ‘gözü’nden maksadın “O’nun koruması, bilmesi, emri”; ‘elin’den maksadın “ O’nun kudreti, nimeti, desteklemesi, hâkimiyeti altında olması”; ‘baldırın açılmasın’dan maksadın, “durumun vahameti, dehşeti, şiddeti”; ‘gelme’sinden maksadın, “O’nun vaadinin, tehdidinin, emrinin, hükmünün gelmesi”, yahut “kıyamette kendisinin gelmesi”; ‘beraber’ olmasından maksadın, ‘O’nun kudretinin, saltanatının, ilminin, yardımının, korumasının beraber olması”; ‘gazap’ından maksadın “O’nun cezalandırmayı istemesi”; ‘parmağı’ndan maksadın “O’nun kudret ve irade sıfatları”, ‘Arş’ın üzerine kurulma’sından maksadın “Onu hâkimiyeti altına alması” ve ‘Âdem’i kendi şeklinde yaratması’ndan maksadın “Âdem’in de işitme, duyma, canlı olma gibi sıfatları bulunduğunu beyan etmek” olduğunu söylemişlerdir.
Bu kısımdan olan âlimler, görüşlerine delil olarak Allah Teâlâ’nın yaratılanlara benzemediğini ifade eden nassları zikretmişlerdir. Bu hususta Yüce Mevlâ şöyle buyurmuştur: “…O’nun hiçbir benzeri yoktur. O, her şeyi işiten ve görendir.” (Şûra, 11); “Allah’a örnekler vermeyin. Muhakkak Allah bilir, siz bilemezsiniz.” Nahl, 74); “O’nun hiçbir dengi yoktur.” (İhlâs, 4)

 

İmam Tahâvî  ‘Akîde’ isimli eserinde şöyle demektedir: “Kim Allah’ın sıfatlarını inkâr etmekten ve O’nu yaratılanlara benzetmekten kaçınmazsa ayağı kayar, Allah’ı tenzih etmiş olmaz. Çünkü yüce ve büyük olan Rabbimiz bir olma sıfatları ile sıfatlanmıştır. Tek olma nitelikleri ile nitelendirilmiştir. Yaratıklardan hiçbiri, Allah gibi değildir. Allah sınırlardan (boyutlardan), son noktalardan, azalardan, organlardan ve diğer parçalardan uzaktır. O’nu, diğer yaratılanlarda olduğu gibi altı yön kuşatmamaktadır.” [9]

 

3) Üçüncü Kısım Âlimler (Zâhirci Selefiyye Ulemâsı):  Bu grup, selefin yolunu takip ettiğini iddia ederek kendilerine “selefçi” anlamına gelen “Selefiyye” ismini vermişlerdir. Aslında bunlar, selefin cumhûru gibi, müteşâbih nassların sadece lafızlarını Allah’a isnad edip geçmemişler, aynı zamanda bu gibi naslardan zâhirî manalarının kastedildiğini iddia etmişler ve şöyle demişlerdir: “Allah’ın gerçek manada kendisine yakışan yüzü, gözü, eli, ayağı vesâiresi vardır. O göklerin üstündedir. Arş’ına zâtı ile oturmaktadır. Gecenin son üçüncü bölümünde dünya semâsına inmektedir. Ancak bunların niteliğini bilmeyiz ve Allah’ı yaratılanlara benzetmeyiz.”

Görüldüğü gibi bunlar, “Bu nassların gerçek anlamda Allah’ın sıfatları olduklarını, fakat bu sıfatların niteliklerinin bilinmediğini, Allah’ın bu sıfatlarıyla yaratılanlara benzetilemeyeceğini” söylemişlerdir. Bunların iddialarına göre, Selef-i Sâlihîn’in bu gibi nassların manasını Allah’a bıraktıkları sabit değildir. Onlar da kendileri gibi zâhirî manalarını gerçek anlamda Allah’a isnat etmişlerdir. Yine bunların iddialarına göre, halefin (daha sonra gelen âlimlerin) yaptığı gibi, müteşâbih nasları zâhirî manalarından çıkarıp onları lügatteki mecâzî anlamlarında te’vil etmek; mesela “el”den maksadın, “Allah’ın gücü veya kuvveti” yahut “kudreti” ya da “nimeti” demek, Allah’ın sıfatlarını ta`tîl etmek ve onları işlemez hale getirmektir.

Bu görüş, ilk olarak İbni Kuteybe tarafından ortaya atılmış ve genel olarak Hanbelî Mezhebi’ne mensup olan âlimlerin bir kısmı tarafından benimsenip savunulmuştur. Ancak aynı mezhebin diğer âlimleri tarafından sert eleştirilere maruz kalmıştır. Daha sonra hicretin 728. yılında vefat eden İbn Teymiyye, bu düşünceyi yeniden diriltmiş, kendisine yapılan işkenceler, düşüncesinin yayılmasına vesile olmuştur. Nihayet Suudî Arabistanlı Muhammed b. Abdulvahhâb bu düşünceyi benimsemiş, şu an Suudî Arabistan’a hâkim olan kral ailesiyle işbirliği yaparak bunu Arap Yarımadası’na ve çevresine yaymıştır. Evet, bu düşüncenin öncüleri İbni Kuteybe, İbni Abdi’l-Berr, İbni Ebî Zeyd el-Kayravânî, Kadı Ebû Ya`la İbni ez-Zâğûnî ve benzerleridir. 

İbn Teymiyye konuyla ilgili olarak diyor ki: “Allah Teâlâ göklerin üstünde Arş’ın üzerindedir. Yaratılanları denetlemekte, onları gözetlemekte ve onları görmektedir. Allah’ın zikretmiş olduğu Arş’ının üzerinde olması ve bizimle beraber olması gerçek anlamlarında haktır. Kelimeleri manalarından saptırıp te’vil etmeye ihtiyaç yoktur.” [10]
Görüldüğü gibi İbn Teymiyye Allah’ın gerçekten Arş’ın üzerinde oturduğuna inanmaktadır. Ancak keyfiyetinin bilinmediğini, Onun bu hali ile yaratılanlara benzetilemeyeceğini söylemiştir. Selefiyye Grubu, görüşlerine delil olarak müteşâbih nassların zâhirî manalarını zikretmişlerdir. Mesela, Allah Teâlâ’nın zâtı ile gökte bulunduğuna ve Arş’ının üzerine oturduğuna dair, şu ve benzeri hadisleri delil göstermişlerdir:
Muâviye b. Hakem es-Sulemî, rivayet ettiği hadiste Rasûlullâh’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu zikretmiştir: “…Sen o câriyeyi bana getir. Hemen onu getirdim. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona “Allah nerededir?” diye sordu. Câriye: “Göktedir” cevabını verdi. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Ben kimim?” dedi. Câriye: “Sen Allah’ın Peygamberisin” cevabını verdi. Rasûl-u Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Onu azat et. Çünkü o mü’minedir.” buyurdu.” [11]
Görüldüğü gibi Selefiyye Grubu, bu gibi müteşabih nasslara sarılmışlar ve Selef-i Sâlihîn’in de bu görüşte olduğunu söylemişler; onların bu gibi nassların zâhirî lafızlarını Allah’a isnat edip, hakikî manalarını ancak Allah’ın bildiğini söylemediklerini, aksine selefin, bu nassların zâhirî manalarını anladıklarını ve onu Allah’a isnat ettiklerini iddia etmişlerdir. Bunlar Selef-i Sâlihîn’in bu nasların hakiki manalarını Allah’a bıraktıklarını bir türlü kabullenememişlerdir. Bu nedenle Selefiyye Grubu ile çevrelerinde bulunan Eş`âri Mezhebi itikat âlimleri arasında büyük tartışmalar çıkmış, her biri Selef-i Sâlihîn’in yolunda gittiğini söylemiştir.

 

İbn Teymiyye bir taraftan ‘En güvenceli yol, metinleri oldukları gibi bırakmaktır’ diyor, Selef-i Sâlihin’in yolunun bu olduğunu iddia ediyor ve kelimelerin, zâhirî ve harfî manalarından anlaşılacaklarını bildiriyor. Diğer taraftan İbn Teymiyye, bu kelimelerin ifade ettikleri manaların, yaratılanlarda görülen şekillerde olmadığını beyan ediyor ve başka bir şey söylemekten kaçınıyor, hiçbir tefsire girişmiyor. ‘Tefsire girişmek, doğru yoldan sapmaktır’ diyor. Bunu söylerken de, Al-i İmrân 7. âyetini delil gösteriyor. İbn Teymiyye bu tutumuyla, müteşâbih ayetleri, hem tefsir ettiğini, hem de oldukları gibi bıraktığını zannetmektedir. O, bu tür kelimeleri, zâhirî manalarında tefsir eder. Ancak Allah’ı yaratılanlara benzetmekten uzaklaştırır ve bu sıfatların keyfiyetini izahtan kaçınır. İbn Teymiyye, Sahâbe-i Kiram’ın ‘el’, ‘ayak’, ‘yüz’, ‘oturma’, ‘inme’ gibi manaları kapsayan müteşâbih ayetlerin manalarını bildiklerini, bunları zâhirî manalarıyla anladıklarını, Allah’ın zâtının keyfiyetini bilmeye kalkışmadıkları gibi, bu tür sıfatlarının keyfiyetini bilmeye de kalkışmadıklarını söyler. Evet, İbn Teymiyye, Selef-i Sâlihîn’in mezhebinin bu olduğunu söylemiştir.”[12]

 

Hasan Karakaya hoca bu üç görüşü bu şekilde özetledikten sonra der ki: “Bu konudaki nâçiz kanaatimiz şudur: Biz Selef-i Sâlihîn’in teslimiyetçi görüşünü tercih ediyoruz. Çünkü bu görüş düşüncelerin çarpıştığı, ayakların sürçtüğü bu meselede, en ihtiyatlı ve en salim bir görüştür. Binâenaleyh, bu konuda şunları özetlemek isabetli olur.

 

  1. a) Allah Teâlâ’yı, yaratılanlara benzetecek her türlü düşünce ve yorumlardan şiddetle kaçınılmalıdır. Çünkü Yüce Mevlâ şöyle buyurmuştur: “…O’nun hiçbir benzeri yoktur. O, her şeyi işiten ve görendir.”(Şûra 11);  “Allah’a örnekler vermeyin. Muhakkak Allah bilir, siz bilemezsiniz.” (Nahl, 74); “O’nun hiçbir dengi yoktur.” (İhlâs, 4); “…Zaten O’nun benzeri bir başka ilâh bilir misin ki?” (Meryem, 65)
  2. b) Kur’an ve Sünnet’te geçen bu gibi müteşâbih nassların sahih olduğuna iman etmek gerekir. Mutezile gibi Kur’an’da zikredilenleri te’vil etmeye, hadislerde vârid olanları inkâra kalkışılmamalıdır. Çünkü bu nasslar, mütevatir yolla gelen Kur’an’da ve sahâbîlerin rivayet ettikleri sahih hadislerde zikredilmişlerdir.
  3. c) Bu gibi nasların lafızlarını Allah’a isnat edip “Allah’ın eli veya gözü” demek Selef-i Sâlihînce sakıncalı görülmemiş, fakat “Allah’ın elinden maksat, gerçekten eldir.” denilmesi mahzurlu görülmüştür. Çünkü bu, benzetme kokusu taşımaktadır. Zâhirci Selefiyye Grubu ise “el”den maksat gerçekten eldir. Fakat keyfiyeti belli değildir” denilmesini mahzurlu görmemişlerdir. Biz onların bu görüşüne katılmıyoruz. Çünkü gerçekten el, etten, kemikten, kastan, sinirden, damardan, kandan ve diğer şeylerden ibarettir. Bunun da Allah’a yakışmadığı muhakkaktır.” [13]

 

Netice olarak İbn Teymiye’nin haberi sıfatlar konusunda  Mücessimeyi çağrıştıracak ifadeleri  bulunmakla beraber Mücessimeyi eleştirdiği halde onunla aynı görüşü paylaştığını söylemek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. “…Cenab-ı Hakk, Hıristiyanları sadece Allah’ın mahlûka hulûl ettiğine ve

Hazreti İsa ile birleştiğine inandıkları için kâfir saydı. Allah’ın bütün mahlûklara hulûl ettiğini ve her mahlûk ile birleştiğini iddia edenler nasıl Müslüman kalırlar?[14] Bunlar, “Allah, zâtıyla her yere hulûl etmiştir.” diyen Cehmiyye cinsindendir…”[15] “…Yüce Allah’ın sıfatlarını işlevsiz kılan Cehmiyye ve onu başka varlıklara benzeten Müşebbihe ehlinden hiç kimse yoktur ki bir tür ameli şirk içinde bulunmasın. Çünkü onların bu konuda söylediklerinde Allah’ı başka varlıklara yahut yokluk olan şeylere benzetme ve eşitleme şirki bulunmaktadır…”[16] diyen İbn Teymiyye asla bir Mücessime olarak görülemez.

 

İbn Teymiyye’ye itikâdî konuda yapılan ikinci büyük ithâm tekfirci olduğudur. Bakalım İbn Teymiyye muhâliflerinin iddia ettiği gibi bir tekfirci midir?

Arapça tef’îl ölçüsünde bir masdar olan tekfir kelimesi, Müslüman olduğu bilinen bir kişinin, inkâr özelliği taşıyan bir inanç, söz veya davranışından ötürü kâfir sayıl­masına denilir. Bir Müslüman’ın kâfir oldu­ğuna hükmedilmesi halinde bu kişiye İslâm hukukuna göre mürted hükümleri uygula­nır. Ancak bir kimseyi mürted statüsüne koymak, onu pek ağır dünyevî ve uhrevî sonuçlara mahkûm et­mek anlamına geldiğinden, tekfir konu­sunda çok titiz davranmak gerekir ve geli­şigüzel tekfir iddialarına dayanılarak irtidat hükümleri uygulanamaz.[17] İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe der ki: “Bidatçıların kusurlarından biri de, birbirlerine kâfir demeleridir. Ehl-i Sünnetin en güzel tarafı da, hata edince birbirlerini tekfir etmemeleridir.” [18]

İbn Teymiyye tekfir konusunda nasıl düşünmektedir? Kimleri tekfir etmiştir? Tekfirinde haklı mıdır? Bu konudaki değerlendirmeleri nakledelim:  İbn Teymiyye, İslâm’ın tevhid ilkesine ters görüş beyan edenleri tekfir etmekten geri durmadığı gibi sert eleştiride de bulunur. Özellikle tekfirini sapık fırkalara, vahdeti vücut akımına, hulûl fikrinde olanlara, felsefecilere yoğunlaştırmıştır. İbn Teymiyye’nin İslam dininin temelini sarsacak boyutta ifsad edici görüş sahiplerine müsamaha göstermediğini, haklarında ölüm cezasını dile getirdiğini görmekteyiz. Çoğu yerde haklı olarak tekfir ilkesini kullanan şeyhülislam haklılığını bazen sert üslubunda yitirmiştir.

İbn Teymiyye rastgele bir tekfirci olmayıp aşağıda göreceğimiz üzere tekfirini belli ilkelere bağlı olarak yapan âlimdir. Kur’an’a, sünnete, mantığa dayalı olarak yanlışları eleştiren İbn Teymiyye neyi niçin küfür olarak saydığını gerekçeleri ile ortaya koyar. Tekfir konusunda İbn Teymiyye Kur’an ve sünnetten şaşmayan bir yol izlemiş, selefin takipçisi olmuştur.[19] İbn Teymiyye, tekfirden en çok uzak duran biri olduğunu, hakkında kesin kanıt olmayanları tekfir etmediğini, ihtilaflı konularda selefe uyarak kişileri tekfir yerine genel ilkelerle tekfirde bulunduğunu şöyle ifade eder:

“…Bütün bunlarla birlikte ben daima –benimle beraberliği olanlar da bilir ki – herhangi bir kişiyi tekfir etmekten, fâsık ve isyankâr saymaktan (kâfir, fasık ve âsî damgası vurmaktan) en çok sakındıran biri olmuşumdur. Ancak karşı çıkanın ya kâfir, ya fasık veya âsî olacağı peygamberi bir delilin aleyhine sabit olduğu bilinirse o başka. Ben Allah’ın bu ümmetin hatasını bağışlamış olduğunu ikrar ediyorum. Bu af hem haberî, kavlî mes’elelerde, hem de amelî mes’elelerde sözkonusudur…”[20] “…Bir sözün küfür oluşunu bazıları açıkça kabul etmeyince, (bu konuda tereddüt belirtince) böyle bir sözü söyleyenin kâfir olacağı genel ve mutlak bir ifade ile dile getirilir. Tıpkı ilk dönem imamlarının (selefin) “Kim Kur’an’ın mahlûk (yaratık) olduğunu söylerse kâfirdir.” Ve “Kim Allah’ın ahirette görülemeyeceğini söylerse kâfirdir” demeleri gibi. Fakat daha önce anlatıldığı gibi, bu durumda hakkında kesin delil ele geçmedikçe hiçbir belirli şahıs kâfirlikle suçlanmıyor, sadece genel bir kural söylenmekle yetiniliyor.”   [21] “…Onlara şunu da açıklıyordum: Yine seleften nakledildiği üzere belli bir kişiyi kastetmeksizin kim şöyle şöyle derse kâfir olur şeklindeki mutlak ifadeleri de aynı şekilde haktır. Ancak mutlak ifade (ıtlâk) ile ta’yin etmeyi (belirlemeyi ) birbirinden ayırmak gerekir…”[22]

İbn Teymiyye, filozofları eleştirmiş ve tekfir etmiştir. Peygamberlerin yalan söylediklerini, âlemlerin rabbi’nin cüz’iyyâtı bilmediğini söyleyen, filozofu peygamberden üstün tutan, bedenlerin dirilişini inkâr eden filozofları Kur’an’ın lâfızlarını ve meşhur sünneti kabul etmeyen münafıklar olarak nitelendirir ve Müslüman olduklarını söyleseler bile, Yahudi ve Hıristiyanlardan daha kâfir olduklarını, müminlerin ittifakıyla öldürülmelerinin vacip olduğunu eserlerinin değişik yerlerinde ifade eder.

 

“…Felsefeciler ve Karmatîler ise, peygamberlerin halka gerçeğin hilâfı olanı söylediklerini ve gizlediklerinin aksini onlara açıkladığını iddia ediyorlar. Hatta kamu maslahatı için yalan söylediklerini ve batıl da olsa bu maslahatın ancak ispatı izhar etmekle gerçekleşeceğini söylüyorlar. Bu söz, taşıdığı apaçık küfür ve zındıklıkla beraber kendi içinde çelişkili bir sözdür…”[23] “…Sonra bunlar nübüvvetin varlığını tasdik etmek istedikleri zaman nübüvvetin, faal akıl’dan veya başka bir şeyden peygamberin nefsine taşıp akan bir feyizden ibaret olduğunu, bu durumda Âlemlerin Rabbi’nin, kendisinin muayyen bir peygamberi olduğunu bilmediğini iddia ettiler. Aynı şekilde Allah’ın Hz. Musâ, Hz. İsâ ve Hz. Muhammed’i birbirinden ayırt edemediğini, cüz’iyyâtı bilmediğini, O’nun nezdinden herhangi bir meleğin inmediğini, aksine Cebrâil’in, Peygamber’in nefsinde, iç dünyasında canlanan bir hayalden veya faal akıl’dan ibaret olduğunu iddia ettiler. Ayrıca göklerin ve yerin altı günde yaratılmış olmasını, göklerin yarılıp parçalanacağını ve Peygamber Efendimizin bildirip haber verdiği daha başka şeyleri inkâr ettiler. Rasûlullah Efendimizin getirdiği esaslarla sadece, halkın büyük çoğunluğuna onların faydalanacaklarını zannettikleri şekilde hitap etmeyi kastettiği, ama gerçekte durumun hiç de öyle olmadığını; peygamberlerin de insanlara gerçekleri açıklamadıkları ve onlara işin mâhiyetini açıklamadıklarını iddia ettiler. Hatta içlerinden bir kısmı çıkıp filozofu, Peygamber Efendimiz’den üstün tuttu. Bunların sözleri asıl olarak şu anlama geliyordu: ‘Peygamberler, insanların faydalanmasını sağlama davasında yalan söylüyorlardı.’ Acaba bu durumlarının farkında mıydılar, yoksa bilmiyorlar mıydı? Bu konuda felsefeciler iki gruba ayrılmışlardır. Peygamber Efendimize ve -Allah’ın salât ve selâmı cümlesinin üzerine olsun- diğer peygamberlere apaçık iftira, küfür ve ilhâd türünden daha buna benzer bir sürü sözler… Bir başka yerde biz, bu adamların, Müslüman olduklarını söyleseler bile, nesh ve tebdile uğradıktan sonraki haliyle Yahudiler ve Hıristiyanlardan daha kâfir olduklarını açıklamıştık. Bu adamlar, İslâm’la Hz. Peygamber zamanındaki münafıklardan daha fazla muhalefet etmektedirler…”[24]

 

İbn Teymiyye bazılarının ‘Ehl-i Kıble İslâm fırkası’[25] addettikleri Şiîleri de tekfir etmektedir. İbn Teymiyye bu hususta der ki:  “Bu Râfızîlerin[26] fitnesi; Yahudilerin fitnesidir. Yahudiler: ‘Krallığa ancak Dâvûd’un soyu lâyıktır’ derlerken,  Râfızîler de: ‘İmamlık ancak Ali evladına lâyıktır’ diyorlar. Yahudiler: ‘Mesih Deccal ve kılıç inene kadar Allah yolunda cihâd yoktur’ derken, Râfızîler: ‘Mehdî gelip bir munâdî semâdan sesleninceye kadar, Allah yolunda cihâd yoktur’ diyorlar. Yahudiler, namazı yıldızlar görününceye kadar erteliyor, Râfızîler de akşam namazını yıldızlar çıkıncaya kadar geciktiriyorlar. Hadis-i şerifte ise şöyle buyrulur: “Ümmetim iftarda acele ettikleri ve akşam namazını yıldızlar görününceye kadar ertelemedikleri sürece, fıtrat üzere kalmaya devam edeceklerdir.”[27] Yahudiler Tevrat’ı tahrif ettiler, Râfızîler de Kur’an’ı tahrif ettiler. Yahudiler mestlere mesh etmezler, Râfızîler de mestlere mesh etmezler. Yahudiler “O bizim meleklerden düşmanımızdır” diyerek Cebrail aleyhisselâm’a düşmanlık ederler, Râfızîler de Cebrail vahyi Muhammed’e getirmekle hata etti derler. Râfızîler, aynı şekilde Hıristiyanların da bazı hasletlerine uyum göstermektedirler. Hıristiyanlar, kadınlarına mehir ödemez, metâ olarak faydalanırlar.  Râfızîler de aynı şekilde mut’a nikâhını helâl sayarak böyle evlenirler. Yahudi ve Hıristiyanlar, iki haslet ile Râfızîlerden üstündürler: Yahudilere sizin dîninizin en hayırlısı kimdir? diye sorulunca ‘Mûsâ’nın ashâbı’ derler. Hıristiyanlar da dinlerinin en hayırlısı sorulduğu zaman ‘Îsâ’nın havârileridir’ derler. Râfızîlere: ‘Dîninizin en şerlileri kimdir?’ diye sorsalar: ‘Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashâbıdır’ derler.”[28]

 

Şunu ifade edelim ki İbn Teymiyye, Râfizîlerin tekfiri konusunda umûmî tekfire gitmemiştir. Küfür içeren itikatlarına davet eden âlimlerini tekfir etmiş ama avamına yani câhil halk tabakasına küfür hükmünü şartlar ve maniler gözetiminde indirmiştir. Râfızîleri genel olarak tekfir ederken muayyeni ancak şartlar yerine geldikten ve maniler kalktıktan sonra tekfir etmiştir.

 

Sonuçta İbn Teymiyye’nin tekfir etme konusunda aşırıya kaçtığını söylemek İbn Teymiyye’ye ve ilmine büyük bir saygısızlıktır. İbn Teymiyye’nin eleştiri üslubunda bazen aşırıya kaçtığı söylemek ise yanlış değildir. İbn Teymiyye’nin eleştirilerinin ve ilminin ona yapılan karalamaların gölgesinde kaldığını, yapılan karalamalar sayesinde İbn Teymiyye’ye hep önyargı ile yaklaşıldığını müşahede etmekteyiz.[29]

 

Bir de İbn Teymiyye’nin tasavvuf ehlini – bilhassa vahdet-i vücutçuları- tekfir ettiğiyle ilgili genel kanaat hakkındaki mülahazalarımızı yazı dizimizin devamında geniş bir biçimde ele alacağız.

 

(Devam Edecek)

 

 

 

[1] Mücessime’nin anlayışı, insan biçimci tanrı anlayışı (antropomorfizm) olup, Allah’ı insan şeklinde ve insanın sahip olduğu vasıfları haiz bir şahsiyet gibi tasavvur etmektir.  İslâm düşüncesinde, Mücessime (müşebbihe diye de adlandırılır) diye adlandırılan bu gruplar, Allah’ı âdeta diğer varlıklar gibi düşünmüşler ve O’na maddî bir suret ve şekil tayin etmişlerdir. Onlara göre, Allah suret ve âza sahibi bir cisim olup haddi ve sınırı vardır. O, Arş üzerine oturmuştur ve ayakları ise Kürsî üzerindedir. Müşebbihe’ye göre Allah, et ve kandan oluşmuş organlara sahip bir cisimdir. O’nun, kendisini ziyaret eden ihlâslı kullarına dokunması, musâfaha yapması caizdir. Hatta onlardan bazıları Allah’ın insan suretinde olduğunu iddia ederek, vücut yapısının nasıl olduğunu ve boyunun uzunluğunu tespite kalkışmışlardır. Din dilinin, özellikle de Arapça’nın zengin dil mantığını kavrayamayan, düşünce bağlamında oldukça ilkel görünen Mücessime ve Müşebbihe, Allah’ın özel bir şeklinin bulunduğunu, el, ayak, yüz vs. organlardan müteşekkil bir varlık olduğunu söylemişlerdir. Bunlardan Hişam b. el-Hakem (v. 190/805), Allah’ın cisim olduğunu, sonu ve sınırının bulunduğunu, boy, genişlik, derinlik, renk, tat ve koku gibi özelliklere sahip olduğunu iddia etmiş, ayrıca Allah’ın, her tarafa ışık saçan inci gibi parıldayan bir altın olduğunu söylemiştir. Yine bu zât, Allah’ın Arş’ın üzerinde olduğunu, Arş’a dokunduğunu ve onu tam olarak doldurduğunu da belirtmiştir. Geniş bilgi için bak: Diyânet İslâm Ansiklopedisi, ‘Mücessime’ maddesi, c. 31, s.449-452,  İstanbul, 2006

[2] İbn Battuta’nın İbn Teymiyye’ye atfettiği ‘el-Bahru’l-muhit’ adlı tefsir aslında Endülüslü Ebû Hayyân’a aittir.  İbn Battuta burda da tâbir-i câizse çuvallamıştır.

[3]  Muhammed b. Abdillah  İbn Battuta, Tuhfetu’n-Nuzzar fî Ğaraibi’l-Emsar (Rıhlet-u İbn Battuta), Beyrut, 2004, s. 88 ve devamından iktibâsen https://ihsansenocak.com/ibn-teymiyye/#Tesbihin_Taniklari

[4] İbn Receb El-Hanbelî, ez-Zeyl alâ Tabakati’l-Hanâbile, c.2,  s. 405.

[5] Ebû’l-Fidâ’ İmâdüddîn İsmâîl b. Şihâbiddîn Ömer b. Kesîr. Hicrî 701’de (1301 -1302) Busra’nın Müceydilûlkarye köyünde dünyaya geldi. Babası ölünce 707 ( 1307- 1308) yılında ailesiyle birlikte Dımaşk’a göç etti. İlk fıkıh derslerini abisi Kemaleddin Abdulvehhab’dan aldı. 711’de (1311-12) Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Genç yaşta “Ahkâmü’t-tenbih” adlı eseri yazdı. İshak ibn Amidî, Muhammed ibn Zinâd ve İbn Teymiyye gibi devrinin ünlü bilginlerinden kelam, tefsir ve hadis öğrendi. Hocaları arasında daha çok Burhâneddin el-Fezârî, kayınpederi Yûsuf el-Mizzî, Zehebî ve İbn Teymiyye’den etkilendi. İbn Kesîr öğrenimini tamamladıktan sonra hatip, müderris, kıraat âlimi, müftü ve mahkeme heyeti üyesi olarak çeşitli görevlerde bulundu. 736’da (1335) Dımaşk’ta Şafiîlere tahsis edilmiş olan Necibiyye Medresesi’nde ders vermeye başladı ve ölümüne kadar bu görevini sürdürdü. Kendisine ilmî dirâyetinin nişanesi olarak “el-Hâfızu’l-Muhaddis” ünvanı “el-Fakîhu’l-Müftî” lakabı verilmiştir. Ömrünün sonlarına doğru gözlerini kaybetmiş olan İbn Kesîr, Hicrî 774 (Miladî 1373) senesi Şaban ayının 26. perşembe günü 74 yaşında iken Şam’da vefat etmiştir.Vasiyeti gereği Dımaşk’ta Bâbü’n-Nasr dışındaki Sûfiye Mezarlığı’na hocası İbn Teymiyye’nin yanına defnedildi. Fıkıhta Şâfiî mezhebine mensup olmakla beraber İbn Kesîr diğer mezheplerin görüşlerine de açıktı. İbn Teymiyye’nin etkisinde kalarak Hanbelî kelâmını benimsemiştir. Cüneyd-i Bağdâdî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Abdülkerîm b. Hevâzin el-Kuşeyrî ve Şehâbeddin es-Sühreverdî gibi ilk sûfîlerden saygıyla bahsetmiş, ancak tarikatları reddetmiştir. Şiîliğe karşı sert bir tavır takınmış, eserlerinde İsrâiliyat’a yer vermemiştir. Hayatı hak. bak:  Diyânet İslâm Ansiklopedisi, c. 20, s.132- 134

[6] İbn Kesîr, el-Bidâye, c.14, s. 123

[7] Muhammed Abdulazîm ez-Zurkânî, Menâhilu’l-İrfân, Beyrut, 2001, c.2, s. 231

[8] Şevkânî, İrşâdu’l-Fuhûl, s. 167

[9] Ali Nar’ın hazırladığı Akaid Risaleleri, s.126, İstanbul, 1984

[10]  İbn Teymiyye, el-Akîde el-Vâsıtiyye, s.  135

[11] Muslim, Mesâcid, 33;  Ebû Dâvûd, Salât, 171

[12] İbn Teymiyye, Er-Rasâilu ve’l Mesâil, c.3, s.12, 20

[13] Hasan Karakaya,  İslam Akaidi, s.299-328, Beka Yayınevi, İstanbul, 2012

[14] İbn Teymiyye, Kulluk, s. 29, çev: Abdi Keskinsoy, İstanbul, 2006.

[15] İbn Teymiyye, İbn Teymiyye Külliyatı, c.2, s. 357, çev: Komisyon, Tevhid Yayınları, İstanbul, 1988

[16] İbn Teymiyye, Kalp Amelleri (Tuhfetu’l Irâkiyye), s. 101, Guraba Yayınları,  İstanbul, 2004.

[17] Tekfir mevzuunda şu kitapları tavsiye ediyoruz:

  • Abdurrahman b. El-Luveyhık, Dinde Ölçülü Olmak, Kayıhan Yayınları
  • Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Yayınları
  • Yusuf el-Kardavî, Tekfirde Aşırılık, Şûrâ Yayınları

[18] Aliyyu’l-Kârî, Fıkhu’l-Ekber Şerhi, s. 434, Hisar yayınları, İstanbul

[19]  Ahmet Yalçın, Gazâlî ve İbn Teymiyye’de Tekfir Anlayışı, s.50, B.Yüksek Lisans Tezi, Konya, 2010

[20]  İbn Teymiyye Külliyatı, c.3, s.138

[21]  İbn Teymiyye, Kitabu’l-İman, s.35, Beyrut, 1993; İman Üzerine, çev: Salih Uçan, s.54, Pınar Yayınları, İstanbul, 2001

[22]  İbn Teymiyye, a.g.e, s. 198.

[23]  İbn Teymiyye Külliyatı, c.3, s.38

[24] İbn Teymiyye, İbn Teymiyye Külliyatı, c.5, s. 417

[25] “Bizim namazımızı kılan, kıblemize yönelen, kestiğimizi yiyen herkes Müslümandır, o kimse için Allah ve Rasûlünün teminatı vardır” (Buhârî, Salât, 28)  hadisinden mülhem Ehl-i Kıble terimi, ‘Kâbe’ye doğru yönelerek namaz kılanlar’ anlamına gelip, İslâm literatüründe çeşitli kelâm ekolleri tarafından, kendilerince küfre girmediği kabul edilen ve Kâbe’ye doğru yönelerek namaz kılmanın farz olduğuna inanan (veya bunu bilfiil icra eden) değişik mezheplere bağlı bütün Müslüman zümreleri ifade etmek üzere kullanılan bir tabirdir. Kur’an ve hadis metinlerinin İslâm âlimlerince farklı şekillerde yorumlanmasının bir sonucu olarak Müslümanlar arasında bazı fikrî ihtilâfların ortaya çıktığı, sonuçta değişik itikadî ekollerin oluştuğu, bunların da kendi görüş ve çözümlerini benimsemeyen grupları yanlış yolda addettikleri tarihî bir gerçektir. Muhammed Enverşâh el-Keşmîrî’nin Kadı Iyâd’dan naklettiği gibi Ehl-i Kıble’nin tekfiri meselesi, Akaid/Kelam sahasının nereyse en müşkil meselesidir. İmamu’l-Haremeyn’e bu mesele sorulduğunda, bir kâfirin İslam milletine dâhil edilmesinin de, bir mü’minin İslam milletinden ihraç edilmesinin de aynı derecede hassas ve büyük bir mesele olduğunu söylemiştir. Keza el-Bâkıllânî de, “Akaid/Kelam imamlarının Ehl-i Kıble’nin tekfirini açıkça telaffuz etmeyip, ima yollu konuşmayı tercih ettiklerini söylemiştir.

[26] Sözlükte “terketmek, bırakmak, ayrılmak” anlamındaki rafz kökünden türeyen râfıza “bir fikir veya bir gruptan ayrılan kişi yahut topluluk” demektir. Çoğulu revâfız olmakla birlikte râfiza bazan “topluluk” mânasında da kullanılır. Terim olarak Zeyd b. Ali’nin Emevîler’e karşı başlattığı isyan esnasında Hz. Ebû Bekir ve Ömer’i meşrû halife kabul ettiği gerekçesiyle kendisini terkeden ilk İmâmîler’i, ardından ilk üç halifenin hilâfetini reddettikleri için bütün Şiî grupları, daha sonra da Şiî unsurları taşıyan bazı bâtınî grupları ifade eder.

[27] Buhârî, Savm, 45; Müslîm, Sıyâm, 48; Tirmizî, Savm, 13

[28] İbn Teymiyye, Minhâcu’s-Sunne, c.1, s. 24

[29] Ahmet yalçın, A.g.e., s. 122