• Muhammed İmamoğlu

    İbn Teymiyye’nin Hayatı ve Tasavvuf’a Dâir Görüşleri (3)

    - 22 Ocak 2018

Yazı dizimizin ilk 2 bölümünde İbn Teymiyye’nin hayatını ve onun hakkında söylenilenleri özetlemiştik. Bu bölümde İbn Teymiyye’nin itikâdî görüşleri hakkında bilgi vereceğiz. Tevfik Allah’tandır.

C ) İtikâdî Görüşleri:

İbn Teymiyye selef tarzı inanç ve düşüncenin en büyük, en ciddi, en esaslı, en bilgili, en şuurlu, en ihâtalı, en mantıklı ve en başarılı savunucusudur. Bu husus hiç bir tartışmaya mahal bırakmayacak derecede apaçık bir gerçektir. Selef tarzı inanç ve düşünce İbn Teymiyye’nin şahsında patlama noktasına ulaşarak zirveye çıkmıştır. Bu inanç ve düşünceyi İbn Teymiyye’den daha mâkul, daha ilmî ve daha teferruatlı bir şekilde İslâm cemaatına sunan başka bir âlim yetişmediğinden o kendisinden evvelki selef tarzı düşünenlerin yüz akı ve hayrül halefi, kendisinden sonra gelenlerin iftihar ve gurur kaynağı, üstâdı ve rehberi olmuştur.

İbn Teymiyye’nin esas maksadı ve gâyesi hangi yollarla ve hangi ihtiyaçların şevkiyle olursa olsun İslâm’a sonradan ilâve edilmiş bid’at mahiyetindeki îtikad ve amellerden dini arındırıp onu Selef-i Sâlihîn zamanındaki ölçüler içinde ortaya koymak, bir bütün olarak İslâm dinini onun ilk muhataplarının anladığı biçimde Arapçanın kelime ve cümle yapısına sadık kalarak anlamak ve anlatmaktır. O böyle yapmayı her şeyden evvel dinî bir görev bilmekte, Müslüman olmanın şartı saymaktadır. Fakat İslâm cemiyetinde müşahede ettiği geriliğin, zayıflığın, kargaşanın, dağınıklığın, uyuşmazlıkların ve huzursuzlukların, devası ve şifâsı olarak da bahsedilen hususu, yani İslâm dinini aslındaki safveti ve ilk sadeliği ile anlamayı ve uygulamayı görmektedir. Böylece hem îtikadî, hem pratik sebepler onu böyle hareket etmeye mecbur etmiştir.[1]

Dinin temelini teşkil eden itikâdî konular­da Kitap ve Sünnet’te yer alan ve Selef âlimleri tarafından benimsenen naslara dayalı dinî akılcılık metodunu tercih et­mek gerektiğini düşünen İbn Teymiyye, dinde Kur’an’ın rehberliğini esas alarak ona uymanın lüzumunu sık sık dile getirir. Bu düşüncesinde sahabe, tabiîn ve imam­lara tâbi olduğunu belirterek onların Kur’an’a aykırı herhangi bir akıl yürütmeyi kabul etmediklerini, Kur’an’ın önüne çıka­rılan hiçbir görüşü benimsemediklerini söyler.[2]

İbn Teymiyye’ye göre Kur’an sadece iti­kadî hükümlere değil bu hükümlerin aklî delillerine de yer verir, ‘âfâk ve enfüsten deliller’ gibi açık ifadeler­le çeşitli âyetlerde bu delillere işaret eder. Dolayısıyla dinde hüccet olan şer’î deliller, Rasûlullah’ın haber verdiği ve Kur­’an’ın delâlet ettiği naklî delillerin yanın­da mevcudatın şehâdet ettiği aklî delil­leri de ihtiva ettiği için akıl ve nakil bütün­lüğünü sağlar. Dînen meşrû olmayan de­liller ise bunların dışında kalan, cedele da­yalı mesnetsiz iddialardır. Meselâ tevhid, peygamberlerin doğruluğu, ilâhî sıfatla­rın ve haşr’in ispatı gibi akılla bilinebilen konularda vahiy yol gösterir ve çeşitli ipuçları verir. Dolayısıyla vahyin işâret et­mesi şartıyla bazı aklî burhân ve kıyaslar da şer’î delil sayılabilir.

İbn Teymiyye, akıl ve nakil münâsebe­tine dair görüş beyan eden zümreleri Kur’an merkezli olarak üç gruba ayırır. Birinci grup Kur’an’daki akliliği ve aklî delilleri kabul etmeyenler, ikinci grup ka­bul eden fakat anlama ve tesbitte hata edenler, kendisinin de dâhil olduğunu be­lirttiği üçüncü grup ise Kur’an’daki aklî delilleri doğru bir şekilde bilip anlayanlar­dır.[3] Ona göre esasen ehl-i hak (Selef ulemâsı) aklî delillere ve aklın doğru kabul ettiği hü­kümlere itiraz etmez; onların itirazda bu­lunduğu şey aklın Kitap ve Sünnet’e mu­halif sonuçlara varabildiği iddiasıdır. Hâlbuki tam aksine dinle çelişen her şey akıl tarafından da yanlış bulunur.[4] Bununla birlikte diğer kelâmcılar gibi İbn Teymiyye de dinî kaygı taşımayan, dinî kaynakları tanımayan ve yalnızca akli delillere daya­narak tartışma yapanlara karşı kendi yön­temleri ve kendi dilleriyle mücadele et­menin onların karşısında susmaktan daha hayırlı olduğunu kabul eder. Bu durum, tıpkı şerrinden korunabilmek için düşman ordusunun kıyafetini giymekten başka çare bulunmamasına benzer. Böyle bir durumda düşman elbisesi giyerek savaş­mak, onlara benzememek düşüncesiyle oturup ülkenin işgal edilmesine razı ol­maktan daha iyidir.[5]

İbn Teymiyye, hem Sünnet’e ve Sünnet’in korunmasına hem de Ehl-i sünnet çizgisine hassasiyet göste-ren âlimlerin başında gelmektedir. Onun anlayışına göre Sünnet, ‘Rasûlullah’ın yolu’ ve o yolun uygulanmasıdır. Sünnet-Kur’an ilişkisinde Sünnet, Kur’an’ın müfessiridir; onu açıklar, ona işaret eder ve onu anlatır. Ancak şu kadar var ki Sünnet’te olan her şeyin, mutlaka Kur’an’da olması, diğer bir ifadeyle “Kur’an’ı açıklaması” zorunlu değildir. Kitapta emredilen her ne şey varsa, Rasûl’ün işlediklerinin tümünün temelde bunlara uyması gerekir. Bundan dolayıdır ki Kur’an, “Rasûl’ün yol olarak çizdiği şeylere” uymayı emretmiştir. Sünnet, Kur’an’ın manalarına delâlet eder. Bu sebepten “marifet ehlinin kabûlüne mazhar olmuş” sahih hadislere aynı şekilde iman etmek vaciptir.[6]

İbn Teymiyye’ye göre Sünnet, söz, amel ve itikat alanında üç kısma ayrılmaktadır. (kavlî sünnet-amelî sünnet-itikâdî sünnet). Rasûlullah’tan günümüze kadar rivayet edilerek gelen zikir ve tesbihler, kavlî sünnete, namaz, oruç ve zekâtın kuralları, iyi davranışlar, ahlakî kurallar ve benzeri hususlar da fiilî sünnete girmektedir. Bu iki kısım sünnetin bir kısmı “mutlaka uyulması gereken”, bir kısmı da “uyul-ması hoş karşılanan” sünnetlerdir; onlara uymakla kişi, sevap kazanır. Üçüncü çeşit olan sünnet itikâdî sünnet olup, imanla ilgilidir ve İslâm’ın temel kurallarını ifade eder.[7]

İbn Teymiyye, Kur’an’da birçok yerde geçen “hikmet”[8] ifadesinin de sünnet anlamı taşıdığını ve bu anlamdaki sünnetin “Allah tarafından direkt Rasûl’e tâlim edilen sünnet” olduğunu, hadislerden deliller ortaya koyarak ispata çalışır.

İbn Teymiyye, yukarıda tarif ettiği sünnet üzere “Sünnet ehli” olan ve Ashab cemaatinin yolu üzere “Cemaat Ehli” olan kişileri, onların belirgin özelliklerini ortaya koyarak bizlere tanıtmaya çalışır. O’na göre, “Ehl-i sünnet ve’l-cemaat” ten olanlar en doğru sözün Allah sözü olduğunu, en hayırlı yolun Rasûlullah’ın yolu olduğunu bilirler. Allah’ın sözünü insanların sözüne, Rasûlullah’ın yolunu diğer insanların yollarına tercih ederler. Bu sebepten ötürüdür ki onlara “Ehlü’l-Kitâb ve’s-Sünnet (Kitap ve Sünnet Ehli)” ismi de verilmiştir. Ayrıca bunlara, “Ehlü’l-cemâa” da denilmektedir. Zira “cemaat”, toplanmak (ictimâ) demek olup “fırka” nın (ayrılığın) zıddıdır. Ayrıca (onların icmâ ehli olduklarına işâreten) “Ehlü’l-cemâa” da denmiştir.[9] Bilindiği üzere “icmâ” dini ilimlerde üçüncü hüküm kaynağıdır.

İbn Teymiyye’ye göre “Ehl-i sünnet ve’l-cemaat” topluluğunun içinde Sıddıklar, Şehîdler ve Sâlihler vardır. Bunlar “ebdâl” olup Müslümanların, “hidâyet ve dirâyet üzere olduklarına” icmâ ettikleri imamlardır. İlim ehlinin bunlara “ebdâl” demelerinin sebebi, bunların “tebliğ makamına geçmiş oldukları” anlamında “Peygamberlerin bedelleri” olduklarına inanmalarıdır. Bu âlimlerden her biri, vekâlet üstlendikleri tüm hususlarda Peygamberlerin yolunu tutar, ilimde sözde, ibâdet ve davranışta Rasûlullah’ın yolunu tutarlar. Bu zatlar, karanlıkları aydınlatan birer kandil olup dilden dile dolaşan faziletlere sahiptirler. Bunlar Rasûlullah’ın hadiste işâret buyurduğu “Ümmetimden bir tâife daima hak üzere sabit olacaktır. Onlara muhalefet edenlerin hiç bir zararı onlara dokunmayacaktır.”[10] buyurduğu kimselerdir. Onlar kıyâmete kadar var olacak olan, Hakk’ın yardımına nâil olan ve hak din üzere bulunan kimselerdir. Çünkü onlar yaptıkları her şeyde, söyledikleri her sözde mutlaka Kur’an ve Sünnet’e tâbî olan kişilerdir. Onların tek bir tarîkatı vardır ve o da İslâm’dır. Bu zümre, Rasûlullah’ın haklarında “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Biri hariç diğerleri cehennemdedir. Cennetlikler, benim ve ashabımın yolu üzere olanlardır.”[11]buyurduğu kişiler olup her türlü şâibeden uzak insanlardır.[12]

İbn Teymiyye’nin eserlerini iyice tetkik eden kişiler “Ehl-i hadis” kavramının O’nun literatüründe önemli bir yer tuttuğunu ve bu kavramı çokça kullandığını iyi bilirler. Aslında O, “Ehl-i hadis” kavramından daha çok, “Ehl-i sünnet ve’l-cemaat” kavramını kullanmıştır. Yani Ehl-i sünnet ve’l-cemaat kavramı daha üst bir kavramdır ve bu kavramla kastettiği kimseler hem “Ehl-i hadis”, hem de “Selef” diye nitelendirdiği kişileri kapsamı içine almaktadır. Nitekim o bazı yerde her üç kavramı da bir arada kullanıp üçünün de aynı şeyleri ihtivâ ettiğini vurgulamağa çalışırken, çoğu yerde ise bunlardan yalnız birini ötekinin yerine kullanmakta böylece “her üç kavramın temelde hiç bir farkının olmadığına” işaret etmektedir. Bu üç kavramın aralarında temelde ciddi farklar olmasa da İbn Teymiyye’nin çeşitli yerlerdeki kullanımında küçük nüanslar bulunmaktadır. Bu nüansları eserlerinden özet mahiyetinde naklen şöyle ifade edebiliriz:

“Şunu belirtelim ki biz Ehli hadis derken, sadece ‘hadis dinleyen’ veya ‘hadis yazan’ ya da ‘hadis rivayet eden’ kişileri kastetmiyoruz. Aksine, bu ifadeyle biz, ‘hadisi zâhirî ve bâtınıyla anlamaya, bilmeye ve ezberlemeye çalışıp ona layıkıyla uymaya çalışan herkesi’ kastediyoruz. Aslında ‘Ehl-i Kur’an’ tabiri için de durum aynıdır.[13] Demek ki İbn Teymiyye’ye göre bir şeyin ‘ehli’ olmak demek, ‘o şeyi hakkıyla anlayıp hayatında tatbik etmek’ demektir. Yoksa sathî bir bilgiye dayanarak sadece ‘işin edebiyatında olmak’ demek değildir.

İbn Teymiyye’ye göre bu ‘en asgarî’ bir şarttır. O bu şartın yanında, hadis ehlinde bulunan diğer özellikleri de şöyle sıralar: “Fırka-i Nâciye’den olmaya en ziyade hak sahibi olan bu zümre, isimden de anlaşılacağı üzere ‘Hadis ve Sünnet ehli’ olan kişilerdir. Çünkü bu kişilerin en önemli özellikleri, ‘Kur’an ve hadise muhabbet duymaları’, anlamları üzerinde titizlikle durmaları ve gerektiği şekilde amel etmeleridir. Onlar Kur’an ve Sünnet’te mücmel ve mübhem sözleri ve görüşleri, önce Kitap ve Sünnete arz ederler. Eğer bu iki asılda mevcut değilse, o sözü dinin temel konularından (usûlü’d-dîn) asla saymazlar. Onların güvendikleri ve itibar ettikleri yegâne kaynak Kur’an ve Sünnetin esaslarıdır. Hadis ehli kişiler, insanların derin ihtilaf içinde oldukları ‘ilâhî sıfat ve isimler, kader, va’d-vaîd, iman’ gibi (çok kritik ve nazik) meselelerin hükümlerini, Allah’a ve Rasûlüne havale edip tefrika ve ihtilafa düşmezler. Çünkü onlar, mezheb ve fırkaların ihtilaf ettikleri ‘mücmel’ lafızları sadece ‘tefsir’ edip ‘anlamları Kitap ve Sünnete uygun’ olanları kabul eder, olmayanları reddederler. Asla zanlarına, keyfî arzularına uymazlar. Çünkü zanna tâbî olmanın cehalet, nefse tâbî olmanın da zulüm olduğunu çok iyi bilirler. Hadis ve Sünnet ehli kişiler, diğerlerine nazaran daha çok Allah’ın Kitabına sarılan, “bölünme /ihtilaf /çekişme / münakaşa/ tartışma” gibi kötülüklerden uzak durmaya gayret eden, daima ‘cemaatleşme’ hususuna büyük ehemmiyet veren kimselerdir. Çünkü onlara göre cemaatleşmeyi önemsememek, rahmetten uzak olmayı gerekli kılar.”[14]

İbn Teymiyye’nin literatüründe ‘selef’ kavramından maksat ‘Ehl-i hadis’tir. Ehl-i hadis, başlangıçta Ehl-i sünnet’in özünü oluşturan gruptur. Dolayısıyla selef kavramı hem Ehl-i sünnete ve hem de Ehli hadis’e işaret eden kavramdır. Diğer bir ifadeyle selef kavramı ‘kaplam’ açısından genel, ‘içlem’ açısından özeldir. Çünkü kaplamına Ehl-i hadis ve Ehl-i sünnet kavramlarını almaktadır. Ama selef kavramı ‘sayısal’ olarak az bir topluluğu ifade ettiğinden dolayı içlemi özel olmaktadır. Ama İbn Teymiyye, selefin yanında, tarihsel düzlemde sonradan gelmiş olsalar da ‘selef yolu üzere olanlar’ı da seleften sayar. Böylece O, selefi bir noktadan başlatır, ama belli bir noktada sınırlandırmaz. Yani O’na göre aslında ‘selef’ demek, sınırları zaman ile veya belli bir ‘nesil’ ile kesin çizilmiş bir topluluk demek değildir. İbn Teymiyye, selefi Ashab ile başlatır, ama nihayetlendirdiği nokta belli değildir. O selefi şöyle tanımlar: “Kur’an’da kendilerinden ‘Sâbikîn-i Evvelîn (Fazilet hususunda en ön sırada olanlar)’ olarak bahsedilen ‘Muhâcir’ ve ‘Ensar’ topluluğu, sonra bunlara güzelce uyanlar (yani Tâbiin nesli) sonra, hidayet, akıl ve bilgi sahibi oldukları Müslümanların icmâsıyla sabit olup bu nesli takip eden diğer hidâyet imamları.”[15]

İbn Teymiyye, selef’i bir başka yerde de şöyle tarif eder: “Gerek amelde gerek sözde, gerek inançta ve gerekse diğer faziletli hususlarda bu ümmetin en hayırlı çağı ilk çağ (yani Asr-ı saadet) çağıdır. Sonra onu izleyenler, sonra da onları izleyenlerdir.”[16] Bir başka yerde ise O, selef’i: “Sahabe, Tâbiin, Tâbiîn’in Tâbîleri veya Müslümanların İmamları” şeklinde açıklar.[17]

İtikâdî konularda Selef’i bu şekilde önceleyen İbn Teymiyye, bilhassa tevhid konusu üzerinde durmuş,  tevhid’i üç kısma ayırarak tasnif etmiştir:  Rubûbiyyet tevhidi, Ulûhiyyet tevhidi, İsim ve Sıfatların tevhidi.

Rubûbiyyet Tevhidi, Allah’ın göklerin ve yerin yaratıcı ve yöneticisi olduğuna, tasarrufunda bir ortağı bulunmadığına, rızkın onun tarafından verildiğine, zarar ve yarar vermenin sadece O’nun gücü çerçevesinde bulunduğuna, her şeyin sahibinin O olduğuna kesin bir şekilde inanmaktır. Rubûbiyyet tevhidini, eskiden dehriyyun yani zamana tapanlar ve çağımızda da materyalistler dışında genelde kimse inkâr etmemiştir. Cahiliye Arapları gibi birçok müşrik toplum da bu tür tevhidi kabul etmektedir.

Ulûhiyyet Tevhidi, ibâdette, boyun eğmede, hüküm koymada, kesin itaatte ne yerde ne de gökte ortağı olmayan Allah’ı birlemektir. İbâdette Allah’ı birlemek başkasını O’na ortak kabul etmemek ve O’nun belirlediği ibâdet şekilleriyle ibâdet etmektir. Bir başka deyişle ulûhiyyet tevhidi, Allah’ın bütün yarattıkları üzerinde ulûhiyyet ve ubudiyyet sahibi olduğuna kesin olarak inanmak ve bunları bilip gereğince amel etmektir. Ulûhiyyet tevhidi, diğer tevhid çeşitlerini hem gerektirir hem de içine alır. Rububiyyet tevhidine, ulûhiyyet tevhidi katılmadan tevhid kesinlikle gerçekleşmez. Bu nedenle imanın odak noktası ve temel dayanağı tevhidin bu kısmıdır. İnsan bunun için yaratılmış ve peygamberler bunun için gönderilmiştir. Ulûhiyyet ve rubûbiyyet tevhidi birlikte olmalıdır. Biri olmazsa kişi muvahhid olamaz ve şirke düşer. Mesela müşrikler rububiyyet tevhidini kabul ediyorlardı. Ancak bununla birlikte putlara tapıyorlardı. Aynı şekilde Ehli Kitap da Allah’ın yeryüzünü yarattığını kabul ediyor fakat O’na oğul isnat ederek helal-haram kılma yetkilerini din adamlarına vererek şirke düşmüşlerdir. Bu nedenle ulûhiyyet tevhidi çok önemlidir ve bütün peygamberlerin tebliğlerinde en çok vurguladıkları husus ulûhiyyet tevhididir.[18]

İsim ve Sıfatların Tevhidi ise, Allah’ın her açıdan mutlak anlamda kemal sıfatlarını taşıdığına kesin bir şekilde inanmaktır. Bu da ancak Allah ve Rasûlünün, Allah’ın isim ve sıfatı olarak bildirdiklerini kabul etmekle gerçekleşir. Yine bunların kitap ve sünnette arz edilen anlamlarını ve hükümlerini, O’nun büyüklük ve yüceliğine uygun bir şekilde, hiçbir şeyi yok saymadan, tahrif etmeden, başkasına benzetmeden ve keyfiyetini açıklamadan onaylamaktır. Bundan başka Allah ve Rasûlünün, Allah’ı tenzih ettikleri noksanlıklardan, kusurlardan ve O’nun kemâline yakışmayan her türlü niteliklerden münezzeh olduğuna inanmaktır.[19]

İbn Teymiyye’nin Tevhid’e yaptığı vurgu onu ibâdet konusunda da özgün düşünmesine sebep olmuştur. İbn Teymiyye’yi çağlar boyu tevhid ve cihâd ehlinin imâm edinmesinin en önemli sebeplerinden biri ‘ibâdet’ kavramına yüklediği anlamdır.  Ona göre ibâdet, Allah’ın sevdiği, razı olduğu, gizli açık her türlü söz ve fiili içeren geniş kapsamlı bir kavramdır. Meselâ, namaz, zekât, oruç, hacdan, anne babaya iyilik etmek, akrabalık bağlarını gözetmek ve sözünde durmaya kadar söz ya da fiiller ibâdet kapsamına girdiği gibi Allah’ı ve Rasûlünü sevme, Allah korkusu, Allah’ın dinine gönülden bağlanma, dinde samimiyetle davranma, sabırlı olma vb. kalbî fiiller de ibâdetin kapsamına dâhildir.

İbn Teymiyye, kulluğun altında yatan çok önemli iki mana olduğunu ifade eder. Birincisi kevnî hakikat olan, Allah’ın yaratıcı, Rab olduğunu kabul etme anlamı, ikincisi ise inandığı şeyin gereğini yerine getirip Allah’a ibadet etmeyi ifade eden “âbid” anlamı. Bunu şöyle izah etmektedir: İbadet-kulluk ve buna uygun düşen tevekkül, korku ve benzeri şeylere gelince; bunlar da yalnız Allah için olur. Çünkü yegâne Rab Allah’tır ve buna şu âyet delildir: “Rasûlüm de ki: Ey Kitap Ehli (Hıristiyan ve Yahudiler)! Bizimle sizin aranızda müsâvi olan bir kelimeye gelin. Öyle ki: Allah’tan başkasına tapmayalım, O’na karşı hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah’ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim. Şayet Kitap Ehli bu sözlerden yüz çevirirlerse, (o zaman) şöyle deyin: Şâhit olun biz gerçek müslümanlarız.”(Âl-i İmrân, 64)

İbn Teymiyye’ye göre “güvenmek” ve “kâfi gelmek” gibi şeyler de Allah’a aittir: Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor: “Allah kuluna kâfi değil mi?” (Zümer, 36) Bu âyet-i kerimede âbid (kul) ile Allah’ın karşısında zelil ve aciz olan, Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsanı ile hayat bulan, O’nun tasarruf ve tedbir eylediği varlık kastedilmiştir. Bu itibarla, fâsık olsun, sâdık olsun, mü’min olsun, kâfir olsun, cennet veya cehennem ehli olsun, bütün insanlar Allah’ın kuludur. Zira Allah Teâlâ bütün insanların rabbi ve mâlikidir. Hiç kimse O’nun kudreti ve meşîeti (dilemesi) dışına çıkamaz. İster fâsık olsun isterse sâdık, Allah’ın takdirini değiştiremez.[20]

Demek ki Allah, bütün âlemlerin rabbi, halkedicisi, rızık vereni, öldürücüsü ve dirilticisidir. Kalpleri istediği yere çeviren ve işlerinde tasarruf yapan yegâne kudret sahibi Allah’tır. Kimsenin Allah’tan başka rabbi ve mâliki yoktur. Herşeyin hâlıkı, müdebbiri ve muharriki yalnız O’dur. İnsanlar, ister itiraf etsinler isterlerse etmesinler, ister bilsinler isterlerse bilmesinler, bu böyledir değişmez. Kul, Allah’ın gerçekten rabbi ve hâlıkı olduğunu ve kendisinin Allah karşısında fakir ve muhtaç bulunduğunu bildiği zaman, Allah’ın rubûbiyyetine ait ubûdiyeti ve kulluğu bilir ve anlar. İşte bu kul yalnız rabbinden ister, O’ndan istimdat dilenir (medet umar), O’na boyun eğer ve yalnız O’na yönelir ve tevekkül eder. Fakat Allah’ın emirlerine bazen itaat ve bazen de isyan eder; bazen Allah’a kulluk (ibadet) eder, bazen de şeytana ve sâir putlara kulluk ve ibadette bulunursa bu şekildeki kulluk cennet ve cehennem ehlini birbirinden ayırır ve böyle bir kulluk ile kişi müminler safına dâhil olamaz.[21]

İbn Teymiyye’ye göre ilâh; kâmil bir muhabbet ve tazimle, iclâl ve ikramla, korku ve ümitle ve benzeri ihtiramlarla kalbin yöneldiği ve beğendiği varlıktır. İşte bu ibâdet ve kulluk, Allah’ın sevdiği ve razı olduğu bir ibâdettir. Allahu Teâlâ seçkin kullarını da bu ibâdetle vasıflandırmıştır; peygamberlerini de bu maksatla göndermiştir. Abd, yaratık ve mahlûk manasına alındığı zaman, inkâr edenler de iman edenler de müsâvidir. Bu manada mü’min ve münkir müşterektir. Hepsi de Allah’ın mahlûku ve abdidir.

İbn Teymiyye’ye göre kalp, bizzat iki yönden Allah’a muhtaçtır: Birincisi, ibadet yönündendir ki, bu insanın gâyesidir ve insan bu gâye için yaratılmıştır, ikincisi ise, istiâne (yardım isteme) ve tevekkül yönündendir ki; o, illet-i fâiledir (Allah yapan ve yaratandır). İşte kalp, hiçbir zaman salâh bulmaz, felah görmez, nimetlenmez, sevinç duymaz, lezzet almaz, hoşnut olmaz, sükûn bulmaz, mutmain olmaz. Ancak, yalnız rabbine ibadet ve O’na sevgi ve tevekkül ile sükûn bulur, tatmin olur. Bu meziyetlere, isterse kendisinden bütün mahlûkatın lezzeti hâsıl olsun, yine de Allah’ın dışında sükûnet bulmaz, mutmain olmaz. Çünkü mâbudu, mahbûbu ve matlubu olması itibariyle, fıtratı icabı kalb bizzât Allah’a, yani rabbine muhtaçtır. Binâenaleyh, ancak ibâdet ile kalbde ferah, sürur, lezzet, nimet, sükûn ve itminan hâsıl olur. Bu da ancak Allah’ın kendisine yardım etmesiyle meydana gelir. Sevinç ve itminanı insanın kalbine sokmaya Allah Teâlâ’dan başka kimsenin gücü yetmez. Böylece o, her zaman “Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz”(Fâtiha, 4) meâlindeki duâ âyetinin hakikatine muhtaçtır.[22]

Kur’ân-ı Kerim ve hadislerde imanın çok defa amel-i sâlih veya ilimle bir arada zikredildiğini belirten İbn Tey­miyye, imanın fonksiyonel olması ile Allah korkusuna dayalı amel arasındaki yakın ilişki üzerinde önemle durur. Ona göre burada söz konusu olan korkuyu, cezaya uğrama korkusu yerine kabule mazhar olmama ve rızâya ulaşamama kaygısı şek­linde anlamak gerekir. Bu hususta hassa­siyeti olan kimse imanını daima canlı ve faal durumda bulundurduğu gibi onun gereğini yerine getirme konusunda da dikkatli olur. Kur’an’da ibâdetlerde huşûa riayet edilmesinin müminlerin kurtuluşa ermelerinin şartı kılınması da (Mü’minûn, 1-2) imanın iç boyutu açısından dikkat çekicidir. Günah işleyen mümin kalpteki tasdiki muhafaza etmekle birlik­te günah ondaki haşyet ve huşû özelliklerini kaybettirir.

Allah’ın emirlerine uymamanın bir ba­kıma geçiciyi kalıcıya, azı çoğa tercih et­me cehâleti olduğu göz önüne alındığında imanın ilimle alâkası daha iyi anlaşılır. Burada ilim kelimesi faydacı anlamda, yani kişinin kendi nihaî fayda ve zararları hakkındaki bilgisi mânasında kullanılmış­tır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm son derece vurgulu bir teşbihle geçici olanı akarsu üzerinde oluşan köpüğe benzetmiş (Ra’d,17), ayrıca kötü davranışta bulun­mayı cehâletle ilişkilendirmiştir (Nisâ, 17) İmansızlığın sebep olduğu kötü âkı­betin Kur’an’da akletmeme neticesi ola­rak gösterilmesi de ilimle iman arasındaki yakın münasebete işaret eder. Ayrıca İbn Teymiyye, Kur’an ve Sünnet’in ilkelerine aykırı ve onlardan bağımsız bir akılcılığı reddetmekle birlikte açıkça şunu da ifa­de eder: “Bilinmelidir ki bu meselelerde biri yanlış yola kaymış yahut gerçeği bil­mede acze düşmüşse bunun sebebi Pey­gamber’in getirdiklerine uymakta kusur etmesi, kendisini hakka ulaştıracak olan tefekkür ve istidlal yolunu terketmesidir”[23] (Devam Edecek)

[1] Süleyman Uludağ, Tasavvuf Karşıtı Akımlar ve İbn Teymiyye’nin Tasavvuf Felsefesi, s.17-18,  İslâmiyat, 2-3, Ankara, 1999

[2] İbn Teymiyye, Der’ü te’âruzil akl ve’n-nakl, c.1, s.164; Mecmûu Fetavâ, c.14, s. 47, tahkik: Abdurrahman b. Muhammed, 2. baskı, Ribat, Mektebetü’l- Ma’ârif, 1981

[3] İbn Teymiyye, Mecmûu Fetavâ, c.14, s. 470- 471

[4] İbn teymiyye, Der’ü te’âruzil akl ve’n-nakl, c.1, s. 194

[5] Der’ü te’âruzil akl ve’n-nakl, c.1, s. 231

[6] İbn Teymiyye, Mecmûu Fetavâ, c.3, s. 138

[7] İbn Teymiyye, Mecmu’, IV, 180.

[8] Kur’anda hikmet kelimesi için bkz. Bakara:  129, 151, 231;  Âl-i İmran: 164;  Nisâ: 54, 113

[9]  İbn Teymiyye, Mecmûu Fetavâ, c.3, s. 157

[10] Buhârî, İtisâm, 10; Tevhîd, 29; İman, 247

[11] Tirmizî,  İman,18

[12] Kendini ‘Selefî’ olarak lanse eden bazı çevreler İbn Teymiyye’nin İmam Ebû Hanîfe’yi mürcî dolayısıyla Ehl-i Bid’at gördüğünü iddia etmekteler. Hâlbuki İbn Teymiyye, ‘Minhâcu’s-Sunneti’n-Nebeviyye fî Nakdi Kavli’ş-Şîa ve’l-Kaderiyye’

adlı eserinde şöyle demektedir: “İşte bunlar gece gündüz ilmî araştırma yapan insanlardır. Bunların herhangi bir kimseyle alıp veremedikleri yoktur. İnceledikleri şer’î delillere göre bazan bir sahabinin sözünü tercih ederler, bazan da bir başka

sahabinin… Sufyan es-Sevrî, Ebû Hanîfe, İbn Ebî Leyla gibi.”( Minhâcu’s-Sunne, c.3,s.142,Bulak-1322) İbn Teymiyye Minhâcu’s-Sunne’nin başka bir yerinde de şunu der:”…Malik, Sevrî, Evzâî, Leys b. Sa’d, Şafiî, Ahmed, İshak, Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf gibi dinde imamlıkla tanınan İslam âlimleri…”( Minhâcu’s-Sunne, c.1,s.215-6.) Yine bir yerde de şöyle söyler:”…İşte bu, Malik b. Enes, Sevrî, Leys b. Sa’d, Evzâî, Ebû Hanîfe… gibi kendilerine tâbi olunan imamların ve öğrencilerinin görüşüdür.”

(Minhâcu’s-Sunne, c.1, s.173) İbn Teymiyye,  Ebû Hanîfe (r.a.) ve iki öğrencisini önde gelen büyük âlimlerin zümresinden saymakta ve onları bazen “Rehber imâmlar” bazen “dinde otorite oldukları bilinen İslâm önderleri”, bazen “hadîs, tefsîr, tasavvuf ve fıkıh imâmları”, bazen “ilim üzerinde düşünme ve onun hakîkatlerini açığa çıkarma noktasında insanların en büyüklerinden ve temizliklerini ve zekâlarını herkesin bildiği kişiler”, bazen de “gece gündüz ilim öğrenen kişiler” şeklinde nitelemektedir.

[13] İbn Teymiyye, Mecmûu Fetavâ, c.4, s. 95

[14] Muhammed Yazıcı, İbn Teymiyye’nin Bazı Kelâmî Kavramlara Yaklaşımı-1,  s.47-50, Gümüşhane İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı:11

[15] İbn Teymiyye, Mecmûu Fetavâ, c. 5, s. 5-6

[16] İbn Teymiyye, Mecmûu Fetavâ, c.4, s. 157-158; c.5, s. 7-8. Burada zikredilen husus, direkt hadisten alınmıştır. Bkz: Buhârî, Şehâdât, 9; Fedâilü Ashâbi’n-Nebî, 1; Müslim, Fedâilü’s-Sahabe, 216

[17] Muhammed Yazıcı,  A.g.e., s. 5

 

[18] Berat Sarıkaya, İslâm Düşüncesinde Tevhid, s. 42, Gümüşhane Üniversitesi Yayınları, Gümüşhane,  2013

[19] İbn Teymiyye, Tevhid-i Esmâ ve’s-Sıfat (İsim ve Sıfat Tevhidi), s. 4, Tevhid Yayınları, İstanbul, 1996

[20] İbn Teymiyye, el-Ubudiyyet, s. 15, 16.

[21] İbn Teymiyye, Mecmûu Fetavâ, c. 10,  s. 156; İbn Teymiyye, el-Ubudiyyet, s. 17.

[22] İbn Teymiyye, Mecmûu Fetavâ, c. 10,  s. 193, 194; İbn Teymiyye, el-Ubudiyyet, s. 66, 67.

[23] İbn Teymiyye, Der’ü te’âruzi’akl ve’n-nakl, c.1, s. 54