• Muhammed İmamoğlu

    İbn Teymiyye’nin Hayatı ve Tasavvuf’a Dâir Görüşleri (2)

    - 24 Kasım 2017

İbn Teymiyye’nin Hayatı ve Tasavvuf’a Dâir Görüşleri (2)

Muhammed İMAMOĞLU

İbn Teymiyye, 1300 yılı (hicrî 699) şev­val (haziran) ayında Memlûk ordularıyla beraber Franklar ve Moğollar’a yardım etmekle itham edilen, dinin temel esas­larına aykırı davranışlarıyla tanınan Kisrüvân Şiîleri’ne karşı düzenlenen sefere katıldı. 700 (1301) yılında Gâzân Han’ın fermanına rağmen Moğol askerlerinin zaman za­man saldırılarda bulundukları ve yakın zamanda Şam’a girecekleri haberlerinin yayılması üzerine İbn Teymiyye, Gâzân Han’la ikinci kez görüşmek üzere yola çıkmış, fakat bu defa görüşme isteği vezir tara­fından geri çevrilmiştir. İbn Teymiyye bunun üzerine Şam’ı müdafaa için askeri hazırlığa yönelmiştir. Şimdiye kadar eğitim işiyle uğraşmış olan İbn Teymiyye, koşullar gereği kendisini askeri müdafaa hattında bulmuştur. O, artık eğitim veren bir müderris olmanın yanı sıra kılıcıyla cephede duran, halkı dayanışmaya davet eden bir komutandır. İbn Teymiyye böylece ilmî faaliyetlerle cihâdı bir arada toplayan ender âlimlerden biri olmuştur. Gösterdiği çabalar sonucu panik içerisinde olan halk, onun etrafında toplanarak bir ordu oluşturmuştur, onun hitâbetteki üstünlüğü halk üzerinde derin bir etki bırakmış, kaç­mayı düşünen halk, onun vaazlarından cesaret alarak, Şam’ı korumak için kenetlenmiştir.[1]

Aynı yılın cemâziyelevvelinde (Ocak 1301) Memluk Sultanı Muhammed b. Kalavun’dan Moğollarla savaşmasını istemek amacıyla Kâhire’ye gitti. Moğollar 702/1302 yılında tekrar saldırıya geçerek Şam’ı yeniden kuşatmış­lardır. Bu ara dönemde tedrisâta yönelmiş olan İbn Teymiyye, yeni­den meydana çıkarak halkı teskin ve teşvik etmeğe başlamıştır. Onun, bu sırada olağanüstü bir çaba sarf ettiğini görmekteyiz. Kendisi bizzat orduya katılarak, zaferin mutlaka kendilerine ait olacağını yemin ede­rek söylemiş ve atına binerek ilk safta yerini almıştır. Şam ordusu, Şam yakınlarında bulunan Mercu’s-Sufer mevkiinde mevzilenerek, Moğolları burada karşılamıştır. Şakhab savaşı olarak bilinen bu savaş, hicri 702 (1302) yılının Ramazan ayında başlamıştır. İnsanlar Moğolların ne kâfir ne de isyankâr olduklarını dolayısıyla onlarla savaşmanın fıkhî açıdan durumunun nasıl olacağını sordular. Ulemâ bu soru karşısında tereddüde düşünce İbn Teymiyye, bunların durumlarının Hâricîlere benzediğini ve dolayısıyla bunlarla savaşmanın câiz olduğunu söyler. O, bu konuda kendinden ve bilgisinden o kadar emindi ki “Eğer siz, beni Kur’an-ı Kerim’i başım üzerine koymuş olarak Moğol ordusu saflarında görürseniz hemen beni de öldürün” diyordu. İbn Teymiyye, bu savaşta üstün kahramanlıklar göstermiş; bir yandan bizzat muhâre­beye iştirak etmiş, bir yandan da sultanı ve orduyu cesaretlendirici ko­nuşmalar yapmıştır. Savaş Ramazan ayına rast geldiği için askerler oruç tutuyordu. İbn Teymiyye, düşmana karşı güçlü olmak için iftar etmenin daha faydalı olacağını söylemiş, bu fetvâsının etkisini arttır­mak için bizzat iftar ederek orduya örnek olmuştur. Üç gün boyunca şiddetli çarpışmalara sahne olan Şakhab savaşı, 4. gün öğleden sonra Suriye ve Mısır ordularının galibiyetiyle sonuçlanmış, Moğollar boz­guna uğrayarak dağlara kaçmışlardır. Bu savaşla birlikte Şam bölgesi Moğol tehlikesinden tamamen uzaklaşmıştır.[2]

 İbn Teymiyye, 704 (1304) yılında, halk arasında der­beder bir kıyafetle dolaşıp birtakım aşı­rı görüşlerin propagandasını yapan ve uyuşturucu kullandığı ileri sürülen mu­tasavvıf İbrahim el-Kettân ile ahlâkî za­aflarla itham edilen Muhammed el-Habbâz’a karşı mücadele verdi. Bu arada, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin felsefî görüş­lerini benimseyen İttihâdiyye fırkasına karşı tavır alarak Baybars el-Çaşengîr’in şeyhi Nasreddin el-Menbicî’ye bir mektup gönderdi ve İbnü’l-Arabî’nin vahdet-i vücûd felsefesini tenkit etti. Aynı yılın sonuna doğru Kisrüvân Şiîleri üzerine dü­zenlenen ikinci bir sefere katıldı. Sefer dönüşünde şeyhlerinin bir Moğol sem­patizanı olduğu ileri sürülen Rufâiler ile çeşitli tartışmalara girişti. Bölgede bazı insanların nehir kıyısındaki bir kayayı zi­yaret edip adakta bulunduğunu öğrenin­ce bir grup öğrencisiyle birlikte gidip o ye­ri ortadan kaldırdı. Bid’at ve hurâfelerle mücadelesi ve eleştirilerinde kullandığı sert üslûp sebebiyle pek çok kesimi kar­şısına alan İbn Teymiyye’nin, daha önce Vâsıt kadılarından Radıyyüddin el-Vâsıtînin isteği üzerine kaleme aldığı El-Vâsıtıyye adlı risâlesindeki görüşleri etrafında çeşitli dedi­kodular yayılmaya başladı. Bu sebeple 8 ve 12 Receb 705 (24 ve 28 Ocak 1306) ta­rihlerinde Şam nâibi Cemâleddin el-Efrem başkanlığında iki toplantı yapıldı ve ikinci toplantıda Safiyyüddin el-Hindî, el-Vâsıtiyye’nin Kur’an ve Sünnet esasları­na uygun olduğunu açıkladı. Ancak olay­lar bununla kalmadı ve Şâfıî kadısı Necmeddin İbn Sasrâ, konuyu yeniden gün­deme getirerek İbn Teymiyye’nin pek çok öğrencisiyle birlikte hadisçi Mizzî’yi döv­dürdü ve hapse attırdı. Bunun üzerine 7 Şaban 705’te (22 Şubat 1306) sultanın emriyle valinin başkanlığında üçüncü bir toplantı daha yapıldı. Bu toplantıda da el-Vâsitıyye’de dinin esaslarına aykırı bir görüş bulunmadığına karar verildi. Fakat olay sebebiyle Kadı İbn Sasrâ görevinden istifa etti ve bu iki âlim Kahire’ye gönderildi. İbn Teymiyye, Kahire’ye varı­şından kısa bir müddet sonra dört kâdıl-kudât[3] ile çeşitli devlet adamlarının yer al­dığı bir toplantıda muhakeme edildi. Bu­rada Allah’ı insan suretinde kabul etmek­le (teşbih) suçlanarak iki kardeşiyle birlik­te Kâhire Kalesi’nde hapsedilmesine ka­rar verildi.

İbn Teymiyye yaklaşık bir buçuk yıl son­ra 26 Rebîülevvel 707 (25 Eylül 1307) ta­rihinde, Emîr Sâlâr ile kendisine el-Akîdetü’t-Tedmûriyye’yi yazmış olduğu Bedevî emîri Mühennâ b. Îsâ’nın aracılığı sonucunda hapisten çıkarıldı, ancak Su­riye’ye dönmesine izin verilmedi. Kahire’de de ‘Selefî’ görüşlerini savunup bid’at ve hurâfelerle mücadeleye devam eden İbn Teymiyye’nin karşısına bu defa Mı­sır’ın en meşhur iki mutasavvıfı Ebü’l-Abbas İbn Atâullah ile Kerîmüddin el-Âmülî çıktı. Bunlar İbn Teymiyye aleyhine kamuoyu oluşturdular, bazı ithamları dile getirdi­ler. Nihayet İbn Teymiyye, 707 Şevvalinde (Nisan 1308) İttihâdiyye aleyhine yazmış olduğu bir reddiyeden dolayı tekrar çağ­rıldı ve bilhassa tevessül konusundaki gö­rüşleri sebebiyle sorguya çekildi. İbn Tey­miyye’nin ortaya koyduğu delillerle mu­haliflerini susturduğu için önce Suriye’ye dönmesine izin verildiyse de daha sonra bu karardan vazgeçilerek Kahire’de ka­dılara mahsus bir hapishaneye kapatıldı ve bir buçuk yıl hapis yattı. 709’da (1309) serbest bırakıldı, ancak birkaç gün sonra safer ayının son gecesi (8 Ağustos 1309) İskenderiye’ye götürülerek sultanın sa­rayında bir kuleye kondu ve burada sekiz buçuk ay göz hapsinde tutuldu. Bu es­nada yazı yazmasına ve ziyaret edilmesi­ne izin verilmişti. Bu süre içerisinde özel­likle Mağribli kişilerle görüşme imkânı buldu ve ‘er-Red ale’l-Mantıkıyyîn’ gi­bi bazı önemli eserlerini yazdı. 1 Şevval 709’da (4 Mart 1310) yeniden tahta ge­çen el-Melikü’n-Nâsır Muhammed b. Kalavun İbn Teymiyye’yi serbest bırakarak kendisiyle görüştü. Kahire’de yaklaşık üç yıl kalan İbn Teymiyye burada öğretim ve fetvâ faaliyetlerine devam etti. ‘es-Siyâsetü’ş-şer’iyye’ adlı eserinin ilk müsved­delerini de muhtemelen bu dönemde yazmaya başladı ve kitabı 711-714 (1311-1314) yılları arasında tamamladı.

Yeni bir Moğol saldırısı üzerine el-Melikü’n-Nâsır’la birlikte Şevval 712’de (Şu­bat 1313) Dımaşk’a geri dönmek üzere yo­la çıkan İbn Teymiyye, Kudüs’te kısa bir süre kalıp yedi yıl aradan sonra Dımaşk’a ulaştı ve tekrar müderrislik görevine baş­ladı. Bu arada İbn Teymiyye’den bir hafta önce Dımaşk’a gelen el-Melikü’n-Nâsır hacca gitti, hac dönüşü bölgede çeşitli idarî ve malî düzenlemeler yaptı. Emîr Tenkiz de Rebîülâhir 712’de (Ağustos 1312) Dımaşk’a vâli olarak tayin edildi. İbn Teymiyye, Emîr Tenkiz döneminde Dımaşk’ta beş yıl kalarak öğretim ve te­life devam etti. Gerek o zamana kadar sürdürdüğü faaliyetleri gerekse çeşitli felsefî cereyanlar, dinî anlayış ve uygula­malar karşısında ortaya koyduğu müca­deleci tavrı ona İslâm dünyasında haklı bir şöhret kazandırdı; etrafında görüşle­rini benimseyip savunan, onu müctehid ve imam olarak kabul eden bir öğrenci halkası oluştu. Şâfıî mezhebine mensup Sübkî ailesinin, özellikle de Şafiîliğin ve Eş’arîliğin Suriye ve Mısır’daki en meşhur temsilcileri arasında yer alan Takıyyüddin es-Sübkî ve oğlu Tâceddin es-Sübkî ile pek çok mutasavvıfın muhalefetine rağ­men halk ve idareciler üzerinde büyük bir nüfûza sahip oldu. Talebeleri ve sevenle­ri içinde diğer mezheplere mensup kişiler de vardı. Meşhur öğrencileri arasında İbn Kayyim el-Cevziyye’den başka en fakîh talebesi sayılan Şemsuddîn İbn Müflih, Şemsuddin İbn Abdülhâdî, İbn Kâdi’1-Cebel, İmâduddin el-Vâsıtî, Ümmü Zeyneb, Mizzî, Zehebî ve Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr bulunmaktadır. İbn Kayyim el-Cevziyye, sadece hocasının sâdık bir tale­besi olarak onun görüşlerinin yayılması­na hizmet etmekle kalmamış, aynı za­manda birlikte sorgulanıp hapiste yata­rak her türlü sıkıntı ve mihneti onunla paylaşmıştır.

İbn Teymiyye, İlhanlı Hükümdarı Muhammed Hudâbende (Olcaytu Han) ile iyi ilişkiler kuran ve Mekke’de Şiî taraftarı bir politika takip eden Mekke Emîri Humeyde ile 716 yılının son ayında (Şubat 1317) tartışmaya girişti. Bu tartışmalar münasebetiyle bilhassa İmâmiyye Şîası’nın önde gelen âlimlerinden olan Allâme el-Hillî’ye birtakım tenkitler yöneltti­ği ‘Minhâcü’s-Sünne’[4] adlı eserini kaleme aldı. 718 (1318) yılında sultanın bir fer­manı ile talâk konusunda Hanbelî mez­hebinin klasik görüşlerinin aksine fetvâ vermekten menedildi. Çünkü İbn Teymiy­ye ‘talâk şartı ile yemini’ hem Hanbelî mezhebindeki hâkim görüşün hem de diğer mezheplerin genel kabul­lerinin aksine reddediyordu. Bu konuyla ilgili olarak 718 (1318) ve 719 (1319) yıl­larında Emîr Tenkiz’in nezâretinde iki ayrı toplantı yapıldı. 20 Receb 720’de (26 Ağustos 1320) yapılan yeni bir toplantıda İbn Teymiyye sultanın bu yasağını çiğne­mekle itham edilerek Dımaşk Kalesi’ne hapsedildi. 1 ay 18 gün sonra 10 Muhar­rem 721’de (9 Şubat 1321) el-Melikü’n-Nâsır Muhammed b. Kalavun’un emriyle serbest bırakıldı.

Bu tarihten sonra da Mısır ve Suriye’­deki çeşitli dinî ve siyasi olayların içerisin­de yer almaya devam eden İbn Teymiyye 16 Şaban 726’da (18 Temmuz 1326) pey­gamberlerin mezarları ile mukaddes ma­kamların ziyaret edilmesi hakkında ver­diği fetvâlar ve bu konuya dair yazdığı ri­sâleler sebebiyle yine tutuklandı ve sul­tanın emriyle fetvâ vermesi yasaklandı. Bu sırada öğrencileri hapsedildiyse de bunların çoğu kısa zamanda serbest bı­rakıldı ve hapishanede hocasıyla beraber sadece İbn Kayyim el-Cevziyye kaldı. Di­ğer taraftan sayıları gittikçe artan mu­halifleri arasına Mısır Mâliki kâdılkudâtı Takıyyüddin el-Ahnâî ile İbnü’l-Arabî’nin öğrencilerinden olup Dımaşk’a Şafiî kâdılkudâtı olarak tayin edilen Alâeddin el-Konevî de katılmıştı. İbn Teymiyye’nin Dımaşk Kalesi’ndeki hapis hayatı iki yıldan fazla sür­dü; ancak hapiste eser yazmaya devam etti. Bu eserler arasında ‘Refu’l-melâm’ ve Takıyyüddin el-Ahnâî’nin mezarları zi­yaret ve tevessülle ilgili görüşlerine sert eleştiriler yönelttiği ‘Kitâbü’r-Reddi ale’l-Ahnâî’ adlı risâleleri de bulunmaktadır. Bu reddiyeden rahatsız olan Takıyyüddin el-Ahnâî’nin sultana yaptığı şikâyet üzerine 9 Cemâziyelâhir 728 (21 Nisan 1328) tarihinde elinden kâğıdı, kalemi ve mü­rekkebi alındı. Bu muamele ona çok ağır geldi; kendisini ibâdete verdiyse de üzün­tüsünden hastalandı ve 20 Zilkade 728’de (26 Eylül 1328) hapishanede vefat et­ti. Cenaze namazını kardeşi Zeynuddîn Abdurrahman kıldırdı ve Sûfiyye Kabristanında kardeşi Şerafuddîn Abdullah’ın kabri yanına defnedildi. Cenazesine yak­laşık 200.000 erkekle 15.000 hanımın katıldığı rivayet edilmektedir. Tarihçilerin haberlerinde mübalağa yoksa İslâm dünyasında cenazesine katılan insanların çokluğuyla meşhur iki zat olup bunlardan biri Bağdat’ta Ahmed bin Hanbel, diğeri ise Şam’da İbn Teymiyye’dir.[5]

Ne gariptir ki, bid’atlara karşı açtığı savaş yüzünden hapishanelere atılıp nihayet orada vefat eden İbn Teymiyye’nin teçhiz ve tekfini de kendisinin razı olmadığı bid’atlerden kurtulamamıştır. Cenazesinde insanların haykırarak ağlaşmaları, üst başlarını yırtmaları, gasilden artan suyu teberrüken aralarında paylaşmaları, takkesini büyük paralar vererek mirasçılarından satın almaları, İbn Teymiyye’nin ömrü boyunca tasvip etmediği bid’atlardandı.[6]

İbn Teymiyye, uzun yıllar sultanların yanında görmek istedikleri biri olmuş ve sultanlar onu desteklemişlerdir. Ancak en son yine bir sultanın emriyle hapse atılmış olması ve orada vefat etmiş olması onun devlet makamlarına yaranmak gibi bir durumunun olmadığını ve şöhretinin sultanlar vasıtasıyla değil görüşlerinin kuvveti ve gücüyle olduğunu göstermektedir.

     İBN TEYMİYYE HAKKINDA NE DEDİLER

Başta akaid ve fıkıh olmak üzere çeşitli alanlardaki görüşleri, ulemâ ve halk nezdinde yaygınlık kazan­mış ve kurumlaşmış telakki ve uygula­malara getirdiği sert eleştirileriyle yaşa­dığı zamana ve özellikle Bahrî Memlükleri dönemine damgasını vuran İbn Tey­miyye’nin etkisi bu dönemle sınırlı kalma­mış, İslâm düşünce tarihinde derin izler bırakan bir çizginin de en önemli temsil­cisi sayılmıştır. Onun görüşleri zamanın­daki devlet adamları, ilim çevreleri ve ge­niş halk kitlesi arasında yeni tartışma ve kutuplaşmaları beraberinde getirmiş, her dönemde görüşlerinin savunucuları ya­nında sert muhalifleri de olmuştur.

Kendi zamanında birçok devlet adamı­nın İbn Teymiyye’ye karşı tavır almasına rağmen Dımaşk hâcibi Ketboğa el-Mansûrî ve Halep Valisi Ergun en-Nâsırî gibi şahsiyetler ona saygı duymuşlardır. Burcî Memlükleri döneminde İbn Teymiyye’­nin etkisinin kamuoyu nezdinde kısmen azaldığı gözlenmekle beraber ilim çevrelerinde aynı şekilde devam etmiştir. Gö­rüşleri uğruna verdiği tavizsiz mücadele ve katlandığı sıkıntılar dolayısıyla onu tak­dir eden birçok âlimin yanı sıra acımasız şekilde eleştirenler de vardır. İbnü’l-Ver­dî, İbrahim b. Hasan el-Kûrânî, Takıyyüd­din İbn Dakikul’îd, Kadı Şehâbeddin el-Huveyyî, Ali el-Kârî, İbn Hacer el-Askalânî, Bedreddin el-Aynî ve Süyûtî gibi âlim­ler ondan övgüyle söz etmişlerdir. İbn Nâsırüddîn ed-Dımaşkî, İbn Teymiyye’yi sağ­lığında gören, vaaz veya derslerine ka­tılan ya da kitaplarını okuyan, onun ilmî şahsiyeti, üstün ahlâkı ve karakteri hak­kında şehâdette bulunan seksen yedi âli­min adını ve İbn Teymiyye hakkındaki gö­rüşlerini zikretmiştir.[8] Bunun yanında başta kendi dö­neminde yaşayan birçok mutasavvıf ol­mak üzere İbn Battûta, İbn Hacer el-Heytemî, Takiyyüddin es-Sübkî ve oğlu Tâceddin es-Sübkî, Kemâleddin İbnü’z-Zemlekânî, İzzeddin İbn Cemâa ve Ebû Hayyân el-Endelüsî gibi şahsiyetler onun muha­lifleri arasında yer almış, görüşlerini red ve tenkit için çeşitli eserler kaleme alın­mıştır. Yazı dizimizin mukaddime kısmında İbn Teymiyye hakkında neler denildiğini nakletmiştik.

Günümüzde Lübnan merkezli Ahbaşlar cemaati[9], İbn Teymiyye’ye düşmanlıkta en ön sırada yer almakta ve liderleri Abdullah el-Habeşî’nin İbn Teymiyye’nin görüşlerini eleştirdiği ‘el-Makâlâtu’s-Sunniyye fi Keşfi Dalâlâti Ahmed ibn Teymiyye’[10] müstakil bir kitabı dahi vardır. Bu kitapta ve internet sitelerinde özellikle bir liste yapmışlar ve bu listede İbn-i Teymiye’nin sapkın olduğunu iddia eden âlimlerin isimlerini yazmışlardır. Listelerinde çoğu meçhul, kim olduğu bilinmeyen kimselerin olması yanı sıra Türkiyeden de Necip Fazıl, Zahid el-Kevserî gibi kimselerin ismi geçmektedir.

Bu kitap ve listeden faydalanarak Türkiye Gazetesi grubu başta olmak üzere bir takım kitaplarda ve internet sitelerinde İbn Teymiyye hakkında bir kısmı tekfir’e giden suçlamalarda bulunulmaktadır.

Burada Ahbaşların ve Türkiyedeki yerlilerinin yaptığı büyük hata ‘âlimlerin birbiri lehlerinde ve aleyhlerinde sözlerinin hiçbir ilmi değer taşımadığı’ gerçeğinden bihaber olmalarıdır. Zira geçmiş dönemde yaşamış ve birçok esere imza atmış bir kimsenin ister istemez birçok seveni de olacaktır sevmeyeni de… Bu insanlığın tabiatında olan bir durumdur. Bugün dünyada her kesim tarafından sevilen ve hiç sevmeyeni bulunmayan kim vardır ki? Yine aynı şekilde herkes tarafından sevilmeyen ve hiç seveni bulunmayan kim olabilir? Tarihte en iğrenç insanların haklarında dahi birçok övücü söz bulmak mümkün iken bütünüyle mükemmel insanlar içinde aleyhlerinde birçok söz bulmak mümkündür. Buna çok basit bir örnek olması açısından Hatîb el-Bağdadi’nin Tarihini verebiliriz. Orada birçok âlim hakkında övücü ve yerici cümleleri bulmak mümkündür. Nitekim büyük İmam Ebû Hanîfe hakkında büyük âlimlerden O’nun Deccal olduğu, hadisleri reddettiği, ilimden zerre kadar nasibi olmadığı yönünde sözler bulmak mümkün iken, aynı şekilde O’nun büyük bir muhaddis olduğu yönünde de birçok nakle şahit olmak mümkündür.

Burada anlatmak istediğimiz tarihte yaşamış kim olursa olsun herhangi bir şahsiyete sadece “şu şunu dedi, bu bunu dedi” şeklinde saldırmanın sadece ahmakların işi olduğudur. İslam âlimleri bunun câiz olduğu tek durumun cerh ve tadil ilminde râvîlere yönelik olduğunu belirtmişlerdir. Bu da genel olarak hıfz ve adalet noktasındadır. Şâyet bugün İbn Teymiyye hakkında kötü söz serdeden âlimlerden oluşan bir liste yayınlanıyorsa bunu yapanlara şunu hatırlatmak isteriz ki onların yayınladığı listenin en az 10 misli uzunluğunda İbn Teymiyye’nin lehinde konuşan, onu övücü sözlerle vasıflandıran âlimlerin isimlerinden oluşan bir liste hazırlamak mümkündür. Burada 10 misli derken abarttığımızı düşünmenizi istemiyoruz. Zira bu abartı değil görünen bir gerçektir. İbn Kayyim el-Cevziyye, İbn Kesîr, İmam Zehebî gibi büyük âlimlerin üstâdı olan İbn Teymiyye hakkında böyle bir liste oluşturmak kanaatimizce pek zor olmasa gerek.

Bu meyanda burada sadece birkaç âlimden İmam İbn Teymiyye hakkında söyledikleri sözü nakletmek istiyoruz. Aslen biz yukarıda da söylediğimiz gibi bir âlim hakkında övücü ya da yerici nitelikte sözlerin ilmî bir değer taşımadığına inanıyoruz. Ancak birkaç tane de olsa İbn Teymiyye hakkında söz sarfeden âlimlerden örnek vermemiz yerinde olacaktır:

Hafız Sirâceddîn el-Bezzâr yemin ederek diyor ki: “Allah’a yemin ederim ki, İbn Teymiyye’den daha fazla Rasûlullah’a saygı gösteren ve onun sünnetine uymaya daha fazla hırslı olan ve onun getir­diği dine yardım etmeye, ondan daha fazla kendini ve­ren kimse görmedim. “[11]

İmam Zehebî diyor ki: “İbn Teymiyye benim gibi bir kimsenin onun niteliklerine dair söz söylemesinden çok daha büyüktür. Eğer Kâbe’de Hacer-i Esved’in bulunduğu rükün ile Makâm-ı İbrâhîm arasında bana yemin ettirilecek olsa, hiç şüphesiz benim gözüm onun gibisini görmemiştir, diye yemin ederim. Allah’a yemin ederim bizzat kendisi bile ilim bakımından kendi benzerini görmüş değildir. Henüz buluğa ermeden Kur’an ve fıkıhı okudu, tartıştı, delilleriyle, görüşlerini ortaya koydu. Yirmi yaşlarında iken ilim ve tefsirde oldukça ileri dereceye ulaştı, fetvâ verdi ve ders okuttu. Pek çok eserler yazdı, daha hocaları hayatta iken büyük ilim adamları arasında sayılır oldu. Develere yük teşkil edecek kadar pek büyük eserler yazdı. Bu sırada onun yazdığı eserler belki dört bin defter, belki de daha fazla tutar. Cuma günlerinde seneler boyunca herhangi bir kitaba başvurmaya gerek görmeksizin yüce Allah’ın kitabını tefsir etti. Fışkıran bir zekâ idi, pek çok hadis dinlemiştir. Kendilerinden ilim bellediği hocalarının sayısı iki yüzü aşkındır. Tefsire dair bilgisi en ileri noktadadır. Hadis, hadis râvîleri (ricâli), hadisin sahih olup olmamasına dair bilgisine hiçbir kimse ulaşamaz. Fıkhı, nakli -dört mezheb imamının da ötesinde- ashab ve tabîin’in görüşleri eşsizdi. Mezheb ve fırkalara dair, usul ve kelâma dair bilgisine gelince, bu hususta onun seviyesinde bir kimse bilmiyorum. Dile dair geniş bir bilgisi vardı, Arapçası oldukça güçlü idi. Tarih ve siyere dair bilgisi şaşırtıcı idi. Kahramanlık, cihad ve atılganlığı ise nitelendirilemeyecek kadar, anlatılamayacak kadar ileri idi. Örnek gösterilecek derecede çok cömert idi. Yemekte ve içmekte az ile yetinir, zühd ve kanaat sahibi bir kimse idi.”[12]

Hâfız İbn Hacer El-Askalânî der ki: “En hayret edilecek hususlardan birisi de şudur: Bu adam (İbn Teymiyye) Rafızî, Hulûlcüler, İttihatçılar gibi bid’at ehline karşı bütün insanlar arasında en ileri derecede duran bir kimse idi. Bu husustaki eserleri pek çok ve ünlüdür. Onlara dair verdiği fetvaların sınırı yoktur. Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiyye kanaatlerini kabul edenin de, etmeyenin de çokça istifade ettiği bir kimsedir. Dört bir yana yayılmış eserlerin müellifi ünlü öğrencisi Şemsuddin İbn Kayyim el-Cevziyye dışında şayet İbn-i Teymiyye’nin hiçbir eseri bulunmasaydı dahi, bu bile İbn Teymiyye’nin ne kadar yüksek bir konuma sahip olduğunu en ileri derecede ortaya koyardı. Durum böyle iken bir de gerek aklî, gerek naklî ilimlerde Hanbelî mezhebine mensup ilim adamları şöyle dursun, çağdaşı olan Şafiî ve diğer mezheplere mensup ilim adamları aklî ve naklî ilimlerde oldukça ileri ve benzersiz olduğuna da tanıklık etmişlerdir.”[13]

Şah Veliyyullah Dehlevî, Şeyhül­islâm İbn Teymiye’yi bütün gücüyle savunmuş ve açık bir ifadeyle şöyle yazmıştır: “O, sadece Sünnî inanışta ve selef görüşünde bir âlim değil, hatta şeriatın büyük bir sözcüsü, savunucusu, Kitap ile sünnetin samimi bir hizmetkârı ve ümmet-i Muhammed’in çok değerli, şanlı bir âlimiydi. Onun varlığı asırlarda bir gelen zamanın harikalarındandı. Ona karşı gelen yahut onun peşin­den giden kimselerin onun bilgi ve görgüsüyle hiçbir denkliği yoktu.”

Sözlerinin devâmında Şah Veliyyullah;  “Bu ilmi (Kitap ve sünnet ilmini), her kuşağın adil olanları devralacaktır. Bunlar, aşırıların tahrifatını, batıl ehlinin ona sızarak yapacağı tahribi ve cahil kimselerin te­villerini ondan (İslâm dininden) uzak tutarlar”[14] hadisini delil getirerek, Şeyhülislâm İbn Teymiyye hakkında şöyle demektedir: “Şeyhülislâm İbn Teymiyye hakkında biz bu ölçü üzerinde kanaat taşımaktayız. Onun ahvâlinden ve ha­yatı boyunca geçirdiği hayat tarzından, onun, Allah’ın Kitabını, onun lügat ve şer’î mânalarının çok iyi bildi­ğini ve Allah’ın Rasûlü’nün sünnetini ko­ruduğunu kesinlikle anladık. Arap dilini bütün incelik­leriyle kavradığını, Hanbelî mezhebinin temel ve detay görüşlerini bir araya topladığını, zekâda emsalsiz oldu­ğunu, çok güçlü ehl-i sünneti korumak ve sa­vunmakta gayet açık ve güzel konuştuğunu da gördük. Onun hiçbir din dışı ve fısk belirten söz konuştuğu gö­rülmemiştir. Sadece onun hakkında katılık gösterilen şu birkaç konu var ki, onlar içinde de elinde Kitap, sünnet ve seleften gelen haberlerle ispat edemediği me­sele yoktur. Böyle üstün değerde bir kişinin ilimde bir benzerini bulmak zordur. Yazıda ve sözde onun seviye­sine ulaşmak kimin haddine. Onun hakkında şiddet gösterenlerle onun meziyetleri ve üstünlükleri arasın­da hiçbir ilgi yoktur. Her ne kadar bu katılık ve şiddet, içtihadla ilgili bir mesele idi ise de bu konuda âlimlerin ihtilâf etmesi sahabe-i kiramın dallanıp budaklanması gibidir. Bu konuda uygun olan şey; dilin tutulması ve hayırdan başka ağızdan bir şey çıkarılmamasıdır.”[15]

Ebu’l Hasen En-Nedvî, Dehlevî’nin bu övgü dolu sözlerini naklettikten sonra şu değerlendirmede bulunur: “Şah Veliyyullah Dehlevî’nin bu aklamasından ve çok üstün niteliklere sahip olduğunu bildiren ifadele­rinden ve onun büyüklüğüne tanıklık yapmasından sonra, İbn Teymiyye’nin ilim ufuklarına ve düşünce fe­zasına ulaşamayan bir âlimin veya kitap yazarının onu kötülemesi artık hiçbir ilmî değer taşımaz. Allah Teâlâ’nın derin ilim, değişik meziyetler, müctehidçe bir gö­rüş ve düşünce verdiği; ihtilaflı meselelerde orta yolu tutmakta ve İslâm âlimlerinin değerini bilip ölçmekte büyük bir meleke ve basiret bahşettiği, İslâm hâkimi (akıl ve ilim dehâsı) olan Şâh Veliyyullah Dehlevî’nin bu sözü, artık bu konuda kesin sonuç veren bir hüküm özelliği taşır.”[16]

Ömer Nasuhi Bilmen hoca der ki: “Takiyyüddîn (İbn Teymiyye), tefsirde, hadîste, usulde, fıkıhta, Arabiyyat’ta mütebahhir idi. Henüz yirmi yaşında yok iken tedrîse başlamış, fetvâ vermeğe ehliyet kesbetmiş, daha üstazları ber-hayât iken ulemânın büyüklerinden sayılmağa başlanmış, Şeyhülislam ünvânını ihrâza muvaffak olmuştur… Fi’l-hakîka bu zat, bir cerbeze-i ilmiyye kabîlinden olarak bâzı i’tikaadî ve amelî mes’elelerde cumhûra muhâlefet etmiş, bu hususda hakka isâbet edememiş olduğu müteaddit ulemânın tenkitleri ile, mütâlâalariyle sâbit olmuştur. Bâzı zevâtın iddiâsına göre Takiyyüddin,  Mücessimedendir, cihete kâildir, Arş’ın nev’an kıdemine kânidir, kabirleri ziyarete, üç talâk ile kat’î beynûnet vukuuna âit mes’elelerle cumhûra muhâliftir, ta’mîk edildikçe isâbetsizliği sâbit olacak daha bâzı ictihadları vardır. İbn Teymiyye’yi tenkit eden ulemâ arasında Takiyyüddin es-Sübkî ile Şihabüddin İbn Hacer Ahmed el-Heytemî de vardır. Âlûsî Mahmud Efendi merhum da ‘Garâibü’l-İğtirâb’ nâmındaki eserinde İbn Teymiyye’nin tecsîm ve teşbîhe kaail olmadığını kaydediyor, furûâta âit bâzı mes’eleler hakındaki kanâati ise kuvvetli şüphelerden neş’et etmiştir, bu hususda kendisi yalnız değildir, kendisinden mukaddem de bu mes’elelerde cumhûra muhâlefet edenler bulunmuştur, diyor. Fi’l-hakîka, pek yüksek bir âlim olan İbn Teymiyye’nin bir kısım sözlerini bilâhare bâzı mutaassıp kimseler sened ittihaz etmiş, bunları kısmen tefsîre tabi’ tutmuş, bu zâtın sarih sözlerine bakmayıp da bâzı sözlerinin lâzımını ele almış, bunları bugünkü Vehhâbiyye mezhebinin esasları meyânında göstermişlerdir. Yoksa İbn Teymiyye’nin âlim, fâzıl, müteşerri’, zâhid bir zât olduğunda şüphe yoktur.”[17]

İbn Teymiyye’nin hayatını geniş bir eserde ele alan Muhammed Ebu Zehra der ki: “İbn Teymiyye, yaşadığı asırda bir çağrıda bulunmuştur. Bu çağrının yankıları ondan sonraki nesiller arasında yayılmıştır. İnsanlar, onun hakkında bir kaç kısma ayrılmışlar. Bazıları, onu yüceltmiş, büyütmüş, onun şahsını, ilmini, görüşlerini ve yönlendirmelerini beğenmiş ve takdirle karşılamışlar. Bazıları da onu, küçültmüş, onu tecsim ve teşbih ile tenkid etmiştir. Sonra bu grup aşırı davranarak onu zındıklık ve İslâm camiasından çıkmakla itham etmiştir. Bu iki grup arasında aşırı ifrat ve tefritten sakınan ve onu İslâm dininden çıkarmayan, onu zındıklıkla, teşbih ve tecsimle itham etmemiş bulunan, bütün sözlerini hatâ ihtimali olmayan doğru sözler olarak kabul etmemiş olan bilâkis her iki grup arasında yer alan diğer bir grup vardır.

İlk iki grup, onun asrında ortaya çıktığı gibi bu son grup da onun zamanında ortaya çıkmıştır. Fakat o tarihteki mücâdele gürültüsünden ve şiddetli kavgalardan dolayı İbn Teymiyye hayatta iken bu grup sesini işittirememiş, varlığını hissettirememiştir. Aksine o devirdeki şiddetli, mücadele, vuruşmak için karşı karşıya gelen iki grup arasında yapılıyordu. Birinci grubun başında bizzât mücadele eden ve kendi görüşlerini müdâfaa eden İbn Teymiyye bulunuyordu. İbn Teymiyye’nin ölümünden sonra iki grup arasındaki mücâdele kısa bir zaman devam etti. Fakat bu mücâdele yavaş yavaş azalmaya başladı. Onun hakkında mutedil görüşte olanlar çoğaldı. Aşırı derecede onu tenkid edenler azaldı. Nihayet, onun lehinde ve aleyhindeki taassup dindi. Bütün müslümanlar, onun ilimlerini birbirinden miras yoluyla almışlar, onu bağımsız düşünen bir fakih, sünneti ihya eden büyük bir araştırmacı ve ilmiyle dini desteklemek için çalışan bir âlim olduğunu anladılar.

Onun hakkında değişik görüşlerde olanlar, onu takdir etmede, onun İslâm dininde güzel bir çığır açtığı hususunda ve vazifesini yürütmekte sebatlı olduğu hususunda birleşmişlerdir. Hanbelîlerin çoğu ve diğer mezheplere mensup bazı âlimler, bütün görüşlerinde ona muvafakat ediyorlardı. Birçok âlim de itîkadla ilgili görüşlerinde ona muhalefet etmiştir. Fakat onun görüşlerini benimseyenler ve benimsemeyenler, onun övgüye ve takdire değer bir âlim olduğunda, hakikati arama ve dini savunmada samimî olduğunda, herkesin hem hatâ edebileceği hem de isabet edebileceğini ve İbn Teymiyye’nin de ictihâd ederken bazen hatâ, bazen de isabet ettiğinde mükâfatlandırılacak olan âlimlerden biri olduğuna dair fikir birliğine varmışlardır.”[18]

Günümüz âlimlerinden Yusuf El Karadavi de der ki: “Ben, Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye’nin genel itibariyle Kur’an, hadis ve dildeki mecâzı inkâr ettiğini biliyorum. O, bu görüşünü çeşitli delillerle ve izahlarla desteklemiştir (…) O, ümmetin selefinin görüşünü canlandırmak, Allah’ın kendisi için kitabında ve Rasûlü’nün dilinde isbat ettiklerini ispat, Kur’an ve sünnetin nefyettiklerini nefyetmek istemiştir. Ancak bu hususta o, mecâzı dilin tamamından nefyedecek/silecek kadar ileri gitmiştir. İmam İbn Teymiyye, ümmetin âlimleri arasında sevdiklerimden -belki en sevdiğim- ve benim aklıma en yakın olanıdır. Fakat onun, kendisinden önceki imamlardan farklı düşünebildiği gibi ben de ondan farklı düşünebilirim. Nitekim o bize taklit etmeyi değil düşünmemizi, şahıslara değil delile uymamızı, hakkı şahıslarla değil şahısları hak mizanıyla tanımamızı öğretmiştir. Bu yüzden ben İbn Teymiyye’yi seviyorum ama İbn Teymiyyeci değilim!”[19]

Son olarak Nureddin Yıldız hocanın değerlendirmelerini nakledelim: “Birileri İbn Teymiyye için ‘şeyhülislâm’ derken bir diğerleri de ‘kâfir’ diyecek kadar ileri gitmektedir. Bu iki uç arasında benim o gün anlatırken ve bugün yazarken baktığım İbn Teymiyye, kendi kanaatlerimle oluşturduğum İbn Teymiyye bakışı değildir. Evet, İbn Teymiyye’nin eserlerini okudum. El’ân okumaya da devam ediyorum. Hanefî mezhebi üzerine okutulup yetiştirilmiş bir talebe ve ilim meraklısı, âlim hizmetkârı biri olarak İbn Teymiye’nin kitaplarında, başkalarının estirdiği fırtınaları göremiyorum. Ben okudukça bana Kur’an ve Sünnet sevdası aşılıyor. Cihat zevki veriyor. Fıkıh ilminin zevke dönüştüğü içtihatlarını not ediyorum. Ve onu ben, kendi dilinden okuyorum, tercüme bir kitabını henüz kitaplığıma koymadım. Konferansımda da özellikle belirttiğim gibi o veya bütün insanlar, âlimler ve cahiller, hiç kimse, peygamberler dışında hiç kimse hatadan korunmuş değildir. Herkes hata da edebilir, gaflete de düşebilir. İnsanın temel karakteri budur. Hatasında inatlaşmadıkça mü’min, hatasından dolayı kınanmaz… Ben ne İbn Teymiyye ne de bir başkası hakkında kanaat kullanabilecek durumda değilim. Bilhassa kendilerinden ders gördüğüm, ilimlerinden ve kişiliklerinden etkilendiğim büyüklerimin izini sürüyorum. İbn Teymiyye hakkındaki düşüncelerimin tamamı hocalarım Abdülfettâh Ebû Gudde ve Ebu’l-Hasan en-Nedvî’ye dayanmaktadır. Her iki hocam da İbn Teymiyye’den şeyhülislâm olarak bahsetmektedirler. Abdülfettâh Ebû Gudde’nin kim olduğunu izah etmem gerekmiyor. Zamanının ‘Ebû Hanîfe delisine deli’ olmuş biridir. Eserleri ve fikirleri ortada olan bir âlimdir. Nedvî de bilinen bir Allah dostudur. Her ikisi de İbn Teymiyye’den bir sapıklık önderi olarak değil müctehid bir imam olarak söz etmektedirler.

Bu iki isim de tasavvuf dünyasının yabancıları değildirler. Hocalarımın İbn Teymiyye kanaatleri de birilerinin teşviki ile oluşmuş değildir. Hayatındaki çalışmaları, bıraktığı talebeleri, Müslümanlar üzerindeki etkisi onları etkilemiş olmalıdır. İbn Receb, İbn Kesir, el-Mizzî bütün ilim adamları tarafından bilinen muteber âlimlerdir. Bu isimlere kimsenin itirazı olmamıştır. İbn Kesir tefsir ilminde, İbn Receb ve el-Mizzî de hadis ilminde oldukça yaygın bir şöhret sahibidirler. Bu isimler bir yandan İbn Teymiyye’nin talebeleri olarak dikkat çekmektedir, bir yandan da hocaları hakkındaki övgüleri dikkat çekmiştir.

Bugün İslam kütüphanesine vakıf olup da Zehebî ismini bilmeyen yoktur. Zehebî, eserleri, cerh ve ta’dildeki kabiliyeti ile herkes tarafından bilinir. Kim hangi mezhepten olursa olsun Zehebî okur ve ondan istifade eder. Zehebî’nin İbn Teymiyye hakkındaki kanaatleri ise mübalağa denebilecek kadar övücü niteliktedir. Zehebî’yi kabul edip tezkiyesini reddetmek elbette mümkündür ama Zehebî’nin de hocası İbn Teymiyye’dir. Buna ne denir bilemiyorum.

Ortada şöyle bir durum vardır: İbn Teymiyye, belli bir grup tarafından neredeyse İslam dışına itilmek istenmektedir. Bu bir aşırılıktır. Bir grup tarafından da tek adam rolüne oturtulmak istenmektedir. Bu da bir aşırılıktır. İslâm kimse kadar değildir kesinlikle. Bir de hocalarım Ebû Gudde ve en-Nedvî gibi meseleyi din adına objektif gözle görenler vardır. Allah onlara rahmet etsin. Başkasını dışlayarak cennette kendilerine yer açmayı değil Allah’ın rahmetinden en geniş hâliyle istifade etmeyi öğrettiler bana. Allah onlara rahmet etsin tekrar ve tekrar.

İbn Teymiyye’den rahatsızlar olsa olsa Şia olmalıdır. Şia ile en köklü mücadeleyi yapanların en önde gelenlerinden biridir. Saray ulemâsı da ondan rahatsız olabilir. Ümmetin perişan durumunu görmezden gelmelerine karşı onları kılıç dâhil her şeyle tehdit etmekten çekinmemiştir. Tasavvuf adı altında sapıklığı din diye öne sürenler de ondan rahatsız olabilirler. Onlarla da derin bir savaşa girişmiştir. Tasavvufun büyük isimlerini ise hayır ve dua ile anmıştır. Onlarla bir alıp vereceği olmamıştır. Şimdikiler ise kabile kavgası yapar gibi bir kavga yapmaktadırlar. İbn Teymiyye bir insandır. İlim adamıdır. Yüz binlerce satır yazı yazmıştır. Eğrisi muhakkak olmuştur. Tevbe ve istiğfar etti ise Rabbi onu affetmiş olur diye umarız. Etmedi ise o da ameli de Rabbine gitti zaten. Biz onun cihad ve heyecanını alır gerisini ona bırakırız. Kör taklitçisi değiliz. Kör düşmanı da değiliz.”[20]

(Devam Edecek)

 

[1] Dr. Enver Arpa, İbn Teymiyye’nin Kur’an Anlayışı, s.22-26.

[2] Târihu İbnil Verdi, 2/412, İbni Kesir, el-Bidâye, c.14, s. 23, Kâhire, 1934

Prof.Dr. Ahmet Şimşirgil adlı tarih profesörü (ki Mevdûdi’ye ‘Merdudi’, Sehid Seyyid Kutub’a ‘ihtilalci’ diyen bir hurâfeci, bidatçi) İbn Teymiyye’nin bu kahramanlıklarını görmezden gelip, bir TV proğramında Gâzân Mahmud’u öve öve bitirememiş ve İbn Teymiyye’yi ‘Ehl-i Sünnet(!) bir hükümdarla savaşmakla ve dâhi fitne çıkarmakla’ suçlamıştır.   https://www.youtube.com/watch?v=uoSi3oiRqrU

Kendisini Ehl-i Sünnet sayan bu profesör’e ‘yazık ilmine’ diyoruz ve şiî bir yazarın daha objektif değerlendirmesini naklediyoruz: “Her ne kadar Gâzân Hân İslam’a girmiş ve Mahmud adını almışsa da Moğol ordusunun henüz saldırgan yırtıcı ruhunu, talan ve yağma alışkanlığını elden bırakmadığını bilmek gerekirdi. İbn Teymiyye’nin Şam ve Mısır Müslümanlarını Moğol ordusuyla savaşmaya teşvik etmesi, Şam ve Dımaşk beldelerinin Moğol askerleri eliyle gerçekleşecek katliamlardan ve bu Müslüman şehirlerin yağma ve talandan kurtulmasına sebep olmuştur. Bu açıdan İbn Teymiyye’nin bizzat bu savaşlara katılması, ona büyük bir İslam mücahidi kimliği kazandırmıştır.” (Abbâs Zeryâb Hûyî, Gazzâli ve İbn Teymiyye, Artuklu Akademi Dergisi, s.156, Cilt:3, Sayı:1, 2016)

 

[3] Sözlükte “kadılar kadısı” anlamına gelen bir terkiptir; başkadı olarak da geçer. Kâdılkudât,  h.3/ m.9 yüzyılın sonlarına kadar umumiyetle başşehrin kadısına verilen bir şeref unvanı iken sonraki dönemlerde devletin ülke ya da bölgedeki yargı teşkilâtının üst yöneticisi konumunu kazanmıştır.

[4] Kitabın tam adı: Minhâcus-Sünnetin-Nebeviyye fî nakdi kelâmiş-Şîati vel-Kaderiyye’dir. İbn Teymiyye’nin bu çok değerli eseri Ehl-i Sünnet akîdesinin savunulduğu eserler arasında çok önemli bir yere sahiptir. Dahası aklî ve naklî delillendirme ve tafsilatlı olması bakımından İmamiye Şiîlerine karşı reddiye olaraktan bu kitabın bir benzeri yazılmamıştır.  Denilebilir ki sahasındaki en değerli kitaplardan biridir. Şiîler çok uzun yıllar boyunca İbn Teymiyye’nin yazdığı bu kitaba cevap verememişlerdir. Denilebilir ki Şiîler ilmi alanda  bir fetretin içine düşmüştür.  Her ne kadar kitabın tamamı Türkçeye çevrilmiş olmasa dahi Hafız İmam Zehebî’nin, Minhâcus-Sünne’den seçerek Muhtasar bir kitap olarak oluşturduğu “el-Muntekâ” isimli eser Türkçeye çevrilmiştir. (Umde Yayınları, 2014)

[5] Rızaeddin bin Fahreddin, Şeyhülislâm İbn Teymiyye ve Mücadelesi, s. 21. Kalem ve Kılıç Üstadı Şeyhülislam İbn Teymiyye ve Mücadelesi, Özgü Yay.,İst, 2007

[6] İbn Teymiyye’nin vefatının ardından yaşanan bu tür olaylar hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye,  c. 14, s. 136

[7] Mesut Erzi, İbn Teymiyye’nin Tasavvufa Bakışı, s.22

[8] İbn Nâsırüddîn ed-Dımaşkî, er-Reddü’l-Vâfir, s. 57-222, Beyrut,1973

[9] Lübnan merkezli faaliyet gösteren, Habeşistan kökenli Abdullah el-Habeşî’nin ( 2008’de Lübnan’da vefat etmiştir)  kurduğu Ahbâş Cemaati (tarîkatı), Özellikle İbnTeymiyye, Muhammed b. Abdulvahhab, Abdulaziz b. Abdullah b. Bâzz gibi selefileri ve selefî öncüleri, İhvan-ı Müslimin ve özellikle Seyyid Kutub, Mevdûdî, Albânî, Yûsuf el-Karadâvî, Fethi Yeken gibi İslamî Cemaat liderleri ve cemaatleri sapıklıkla itham eder ve söz konusu kişi ve gruplara tekfire varan ithamlarda bulunur. Abdullah el-Habeşî’nin gerek İbn Teymiyye gerekse İhvan-ı Müslimin Cemaati ve Seyyid Kutub ile ilgili yaptığı bu sert eleştiri ve ithamlar bir çok kesimin tepkisine de neden olmuştur; muhalifleri tarafından reddiyeler kaleme alınmış, temel düşünceleri eleştirilmiş ve kendileri de aynı şekilde sapıklıkla itham edilmişlerdir.

[10] Şeriketu Dâri’l-Meşârî’, Beyrut , 2007

[11] el-Kevâkibü’d-Dürriye, s. 149

[12] Süleyman Uludağ, ‘İbn Teymiyye’, İbn Teymiyye Kulliyâtı, (Mecmu’ul Fetavâ tercümesi için yazılan giriş), Tevhid Yayınları, İstanbul, 1986,  s.37-38

[13] İbn Hacer, Ed-Durerul Kâmine, c.1, s.144-160, Haydarabad, 1929.

[14] Hadisi İbnu’l-Kayyim, Miftâhu Dârî’s-Seade, c. 1, Sh: 163-4’de zikretmiş, farklı senetlerle rivayet edildiği için onu kuvvetli görmüştür. Aynı şekilde İbnu’l-Vezir de, “Bu, İbni Abdilberr’in sahih ola­rak nitelediği meşhur bir hadistir. Ahmed b. Hanbel’in bu hadis sahihtir, de­diği de rivayet edilir” diyerek hadisin sahih olduğunu ifade etmiştir.

[15] Ebu’l-Hasan En-Nedvi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları, c.2, s.199-200

[16] Ebu’l-Hasan En-Nedvi, İslam Önderleri Tarihi 1, c.2, s.200

[17] Ömer Nasuhi Bilmen, Tabakâtü’l-Müfessirîn, 2/545

[18] Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn Teymiyye,  s.497-498,  İslâmoğlu Yayıncılık, İstanbul, 1988

[19] Karadâvî, Yusuf, Keyfe Neteâmelu Maa’s-sünne en-Nebeviyye Maâlim ve Davâbıt, Mansûra 1992, s. 170.

[20] https://www.gencdoku.com/ibn-i-teymiyye-7811.html