• Muhammed İmamoğlu

    İbn Teymiyye’nin Hayatı ve Tasavvufa Dair Görüşleri (1)

    - 25 Ekim 2017

İBN TEYMİYYE’NİN HAYATI VE TASAVVUFA DÂİR GÖRÜŞLERİ (1)

 

MUKADDİME

 

      “Düşmanlarım bana ne yapabilir ki, Hâlbuki benim cennetim göğsümdedir. Şayet çıkıp gidersem o benimle beraberdir ve benden ayrılmaz. Benim hapsim bir halvet, katlim bir şehâdet, memleketimden ihraç edilmem ise bir seyahattir! Asıl mahpus, kalbi Rabbinden ayrı ve uzak adamdır. Esir ise hevâsının kendisini esâret altına aldığı kimsedir.”[1]

Bu özlü cümleleri söyleyen Şeyhulislâm İbn Teymiyye[2], çağlar boyunca hâfızalarda çok kuvvetli bir etki meydana getiren, pek çok kimseyi rahatsız eden, hakkında pek çok şey söylenen, herkesin kendine göre yorumlamaya çalıştığı ve zamanımız da dâhil olmak üzere, her dönem, üzerinde tartışmaların sürdüğü bir âlimimizdir.

Kimileri, onu, düşmanlarına karşı bir kalkan görerek işine gelen düşüncelerini almış ve kendilerinin anlayışına göre lanse etmeye çalışmış; kimileri, küfür sıfatıyla yaftalayarak sakıncalı ilan etmiş; kimileri de onu, şaşmaz ve yanılmaz gösterip âdeta peygamber seviyesine çıkarmıştır. İbn Teymiyye gibi bol miktarda hasmı ve seveni bulunan şahsiyetler söz konusu olduğunda, çoğunlukla mesele entelektüel merakın sınırlarını aşmaktadır. O, kimilerine göre bir “Şeyhulislâm”, ümmetin medar-ı iftiharı, dini, tortularından arındıran büyük bir fikir ve dava adamı; kimilerine göre ise haktan nasibi olmayan, bağnaz, nursuz, zâhiri bir haşevî’den başka bir özelliği olmayan bir ilim adamı müsveddesidir.

Fakat bu grupların hiçbiri, İbn Teymiyye’yi, gerçek şahsiyetine göre, objektiflikle değil, subjektif olarak değerlendirmişlerdir. Böylece İbn Teymiyye’yi sevenler de sevmeyenler de, onu gerçek anlamıyla tanımadan, sevgi ya da nefret duymuşlardır. Çünkü insanlar zahmete katlanıp da onun düşünce ve inançlarını bizzat kendi eserlerinden takip edeceklerine, hakkında yazılanlara/anlatılanlara itibar etmeyi daha çok tercih etmişlerdir.

İbn Teymiyye hakkında koparılan bu fırtınalar asırlar boyu süregelmiş ve günümüz Türkiye’si de bundan yeterince nasibini almıştır. Zîrâ İbn Teymiyye yakın zamanlara kadar isminin anılması dâhi sakıncalı ilan edilmişti. Nitekim Türkiye’de bulunan birçok dindâr çevre, umumiyetle tarîkat erbâbının ve eski medrese anlayışının tesiriyle, İbn Teymiyye’ye karşı cephe almışlar, onun hakkında dikkatli ve pek ihtiyatlı davranmışlardır.  Bu muhafazakâr düşüncenin sözcülerinden M. Şevket Eygi, şu cümleleri pek çok yazısında ve kitabında tekrarlamıştır: “İbn Teymiyye, geniş ve engin ilmi olan, lakin o ilim kadar aklı olmayan ve bu yüzden dinde aşırılıklara sapmış, itikadî bakımdan çok yanlış fetvâlar vermiş, itidalden, orta yoldan, insaftan uzak bir kimsedir. Mücessime ve müşebbihe olmakla suçlanmıştır, aleyhinde hayli kitap ve risale yazılmıştır, Vehhâbiler onu imam kabul eder. İbn Teymiye’yi, nice büyük Ehl-i Sünnet imamı, ulemâsı, fukahâsı, meşayihi tenkit etmişler, aleyhinde reddiyeler yazmışlardır.”[3]

Mesâilerini İslâm’a hizmet eden Seyyid Kutub, Mevdûdî, Hasan El-Bennâ gibi çağdaş âlimlere çamur atmakla geçiren Türkiye Gazetesi gurubu da pek çok kitap ve neşriyatlarında şöyle demektedirler: “İbni Teymiye, Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklüğünü anlamamış, tasavvufu inkâr etmiş, Ehl-i sünnetten ayrılmıştır. Kitapları, kendilerine Selefiyyeci diyen mezhepsizlere kaynak olmaktadır. Mezhepsizler, onu övmekte, İslam müceddidlerinin piri demektedirler… İbni Battuta, İbni Hacer-i Mekki, imam-ı Sübki, kendi oğlu Abdulvehhab, izzeddin bin Cema’a, Ebu Hayyan Zahiri, Zahid-ül Kevseri, Yusuf-i Nebhani, imam-ı Şarani, Ahmed bin Seyyid Zeyni Dahlan, Şeyh-ül-İslam Mustafa Sabri Efendi gibi nice âlimler İbni Teymiye’ye reddiyeler yazmışlar, dalâlet ve küfürlerini açıklamışlardır. Üstad Necip Fazıl da, (14. asrın irşad kutbu seyyid Abdülhakim Arvasi, “İbni Teymiye dini içinden zedeleyen mülhiddir” buyurdu) diyor.”[4]

Yakın zamana gelirsek İhsan Şenocak, ‘İbn Teymiyye’nin İtikadî Görüşleri’ adlı makalesinde: “İslam düşünce tarihinde hakkında en çok söz söylenen isimlerden birisi olan Harranlı İbn Teymiyye, Eş’âriler başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip kelamcılara sert eleştiriler de bulunmuş, ulemanın hazır bulunduğu muhakemelerde sorgulanıp teşbih akidesinden ve icmaya aykırı fetvâlarından dolayı defaatle cezalandırılmıştır. Müteşabihatı tefsir ederken ayetlere zahiri anlamlarını veren, semada yerleşme, bir yere oturma, hareket etme gibi insanlara ait fiilleri Allah Teâlâ’ya isnat eden İbn Teymiyye, Sünnet ve Cemaat Akidesini benimseyen âlimler tarafından tenkit edilmiş, görüşleri hakkında çok sayıda reddiye kaleme alınmıştır.”[5] demektedir. Hatta bu şekilde hızını alamayan İhsan Şenocak bir TV proğramında: “El-Kâide İbn Teymiyye’ye dayanır. IŞİD İbn Teymiyye’ye dayanır. Şabab İbn Teymiyye’ye dayanır. Dolayısıyla İbn Teymiye’nin önünü açtığınız zaman yarın câmi kapılarında Müslümanları tekfir eden insanları bekleyeceksiniz…”[6] şeklinde âdetâ tribünlere oynayarak mevcut sistemin İbn Teymiyye düşüncesine karşı bir nevi savaş açmasını istemektedir.

‘Cübbeli Ahmet’ diye tanınan Ahmet Mahmut Ünlü’de değişik vaazlarında ‘İbn Teymiyye’yi mücessime olmakla, Hz.Ebubekir, Hz.Ömer, bilhassa Hz. Ali’ye düşman olmakla ve bilhassa tasavvuf’a, Allah dostlarına düşman olmakla’ suçlamaktadır.[7]

Hadi Şiîleri bir nebze anlıyoruz. İbn Teymiyye –tâbiri câizse- ipliklerini pazara çıkarmıştır Şiîlerin, yazdığı ‘Minhâcus-Sünnetin-Nebeviyye fî nakdi kelâmiş-Şîati vel-Kaderiyye’ kitabı ile. İbn Teymiyye’nin bu çok değerli eseri Ehl-i Sünnet akîdesinin savunulduğu eserler arasında çok önemli bir yere sahiptir. Dahası aklî ve naklî delillendirme ve tafsilatlı olması bakımından İmamiye Şiîlerine karşı reddiye olaraktan bu kitabın bir benzeri yazılmamıştır.  Şiîler çok uzun yıllar boyunca İbn Teymiyye’nin yazdığı bu kitaba cevap verememişlerdir.

Peki kendini sünnî addeden kişilere ne oluyor? İbn Teymiyye’nin hangi fikirlerinden rahatsızlar?  İktibâs ettiğimiz bu tenkitler (bir kısmı karalamalar) doğru mudur? Niye İbn Teymiyye böyle kıyasıya eleştiriliyor? Tarih boyunca hep eleştirilmiş mi? Hiç öven, takdir eden âlim yok mu?

Baştan ifade edelim ki, İbn Teymiyye,  İslâmî ilimler alanında ansiklopedik bir âlim olmanın yanında birçok ilim dalını araştıran, bu araştırmanın sonucunda söz konusu ilimlerde kendince tespit ettiği yanlışları ve hatalı anlayışları eleştiren yönüyle tanınmaktadır. O, bu duruşu gereği hangi şartlar altında bulunursa bulunsun söylemesi gerektiğine inandığı sözün siyasi sonucunu hesaplamadan sadece Tevhid inancını ve saf dini koruma hassâsiyetiyle hareket etmiştir. Onun bu ilmî cesareti ve dinî hassasiyeti bazen takdirle karşılanmış, bazen de siyasî hesaplar yüzünden veya daha başka nedenlerle devrinin akım ve ilim çevrelerinin olumsuz tavırlarına muhatap olmuş, dışlanmasına ve etiketlenmesine neden olmuştur.

İşte eleştiriye tahammülün olmadığı, İslâmî ilimler alanında felsefî tasavvufun mutlak hâkimiyetinin zirvede olduğu ve felsefî de olsa tasavvufu eleştirmenin dinin derûnî yönünü eleştirmek olarak algılandığı bir dönem ve ortamda İbn Teymiyye özgün duruşu gereği felsefî tasavvufu hedef almış, dış kaynaklı ve gayri İslâmî olarak nitelediği fikir ve nazariyeleri eleştirme cesareti göstermiştir. Yine o, amelî-ahlâkî tasavvufta bulunan hatalı anlayış ve yanlış uygulamaları reddederek bu konuda kendisine yapılan haksızlıklara göğüs germiştir. Böyle bir ortamda onun tasavvufa yönelttiği bu eleştiriler gereği gibi analiz edilmemiş çoğu zaman peşin fikirlerle göz ardı edilmiştir. İbn Teymiyye gibi önemli bir düşünürün sırf tasavvufu eleştirmenin manevî hayatı eleştirmek olduğu duygusundan hareketle devre dışı bırakılmış olması ve çoğu zaman özgün sayılan tahlillerinin dikkate alınmamış olması bizce üzerinde durulmaya değer bir konudur.

Zira bize göre şu sorular çok önemlidir: Eleştirmek inkâr etmek mi yoksa katkı sunup iç denetim yapmak mıdır? Herhangi bir fikir hatalıysa ilim ahlâkı gereği ona karşı olmak mı yoksa bazı hesaplar yaparak susmak mı doğrudur? Tasavvufta bulunan hatalı yaklaşımları eleştirdi diye bir kişiyi bütünüyle tasavvuf karşıtı bir konuma yerleştirmek âdilâne bir tavır mıdır? Yapılan tenkidlerin içeriğine bakılmadan sırf tasavvufa karşı yapılmış diye onları yok saymak doğru mudur?[8]

İşte bu yazı dizisinde bu ve benzeri suâllere cevap arayacağız. Önce İbn Teymiyye’nin hayat hikâyesini özetle de olsa nakledeceğiz. Ardından İbn Teymiyye hakkında âlimlerin görüşlerini verip, İbn Teymiyye’nin kişiliği ve temel görüşleri hakkında kanaatlerimizi ifâde edeceğiz. Ve başlıktan da anlaşılacağı üzere İbn Teymiyye’nin tasavvufa dâir görüşleri yazı dizimizin ana omurgasını oluşturacak.

Yazı dizisini hazırlarken Muhammed Ebû Zehra[9]’nın[10] ve Ebu’l Hasen En-Nedvî[11]’nin[12] kitaplarından âzâmi istifâde ettik. Allah Teâlâ bu her iki âlimimize de rahmetiyle muâmele buyursun.

Biz bu araştırmamızda, bazı Müslüman çevrelerce sapıklıkla ithâm edilen veya en azından fikirleri tehlikeli görülen Şeyhulislâm İbn Teymiyye’nin, hiç olmazsa belirli yönleriyle ele alıp, bu sis perdesini bir ölçüde dağıtmayı ve İbn Teymiyye’yi hakiki mânâda tanıtmayı gâye edindik. Çalışma bizden, Tevfik Allah’tandır.

  • A) İBN TEYMİYYENİN HAYATI  

10 Rebîulevvel 661’de (22 Ocak 1263) Harran’da doğdu. Asıl adı Ahmed bin Abdulhalîm El- Harrânî’dir. ‘Şeyhulislâm’[13] ve ‘Takiyuddîn’[14] lakapları yanında Ebu’l-Abbâs künyesiyle bilinse de en bilinen ve meşhur olan kullanılan künyesi ‘İbn Teymiyye’ olarak anılır ve bilinir.[15]

Mensubu bulunduğu Teymiyye ailesinin[16] ve bilhassa dedesi Mecduddin İbn Teymiyye’nin bölgede Hanbelî mezhebinin gelişimine önemli katkıları olmuştur. Babası Abdülhalîm aile geleneğini Harran’da devam ettiren bir Hanbelî âlimiydi. 656 (1258) yılında Moğollar’ın Bağdat’ı istilâ etmeleri ve akınlarının bölgeye kadar uzanması üzerine 667’de (1269) Dımaşk[17]‘a göç etti. Sükkeriyye Dârülhadîsi’nde müderrislik yaptı. O dönemde Suriye ve Filistin, özellikle de Dımaşk, klasik gelişimini tamamlayıp olgunluk devresine giren Hanbelî mezhebinin merkezi durumundaydı. İlk eğitimine Dımaşk’ta babasının müderrislik yaptığı Sükkeriyye Dârülhadisi’nde başlayan İbn Teymiyye, başta bu medresenin hocaları olmak üzere bölgenin önde gelen âlimlerinden ders aldı. Tabakât müellifleri, onun 200’den fazla hocadan ders gördüğünü kaydederse de bunların içinde düzenli biçimde öğrencilik yaptıklarının yanı sıra hadis dinlediği, icâzet aldığı, ilmî müzakerede bulunduğu veya küçük yaşta ilim meclisine katıldığı âlimler de vardır. Hocaları arasında Mecduddin İbn Asâkir, İbn Ebü’l-Yüsr et-Tenûhî, Kasım el-İrbilî, Ebü’l-Ferec İbn Kudâme el-Makdisî, Şemseddin İbn Atâ, Zeynüddin İbnü’l-Müneccâ, İbn Abdüddâim, Zeyneb bint Mekkî gibi âlimler sayılabilir.[18]

Küçük yaşta Kur’an’ı ezberleyen İbn Teymiyye, babasının medresesinde dil, fıkıh ve hadis dersleri almış; kısa zamanda zekâsı, kabiliyeti ve güçlü hafızasıyla arkadaşları arasından temâyüz ederek şöhret bulmuş ve henüz 19 yaşında iken fetvâ vermeye ve kitap telif etmeye başlamıştır. Çağdaşı tarihçi İbn Abdilhadî (ö.744h.) onunla ilgili şöyle bir olay aktarmaktadır: “Bazı büyük âlimlerin sırf İbn Teymiyye’yi görmek için Dımaşk’a geldikleri olurdu. Bu âlimlerden biri şöyle demiştir: Ahmed b. Teymiyye denilen bir çocuktan ve çok güçlü bir hafızasının bulunduğundan söz edildiğini duydum. Onu görürüm umuduyla buralara geldim. Gördüğüm, bir terzi: ‘Burası onun okul yolu. Henüz buradan geçmedi. Gelinceye kadar buyur burada otur.’ dedi. Biraz oturdum, bu esnada çocuklar geçiyordu. Terzi, Halepli şeyhe: ‘Yanında büyük bir levha olan çocuk Ahmed b. Teymiyye’dir’ dedi. Şeyh çocuğu çağırdı. Çocuk gelince şeyh levhayı elinden aldı ve şöyle bir baktıktan sonra: -Çocuğum! Şunu sil de sana yazman için bir şeyler söyleyeyim, dedi. Çocuk levhayı sildi. Şeyh, yazması için 17 veya 13 tane hadis metni söyledi ve bunları yaz dedi. Çocuk yazdıktan sonra şeyh, üzerinde düşünme fırsatı vermeden levhayı çekti. Çocuk, dinle diyerek şeyh’in söylediği hadis metinlerini eksiksizce okudu… Şeyh, bunun üzerine ayağa kalkarak şöyle dedi: “Eğer bu çocuk yaşarsa, mutlaka büyük bir mevkiye ulaşır. Çünkü bunun benzeri görülmemiştir.”[19]

İbn Teymiyye, babasının vefatından bir yıl sonra 2 Muharrem 683 (21 Mart 1284) tarihinde ondan boşalan Sükkeriyye Dârülhadîsi’nde hocalığa, aynı yılın 10 Saferinde de (28 Nisan 1284) Emeviyye Camii’nde tefsir dersleri vermeye başladı. 691’de (1292) hacca gitti. 693’te (1294) Assâf en-Nasrânî adlı bir hıristiyanın Hz. Peygamber’e küfretmesinin büyük tepki toplaması üzerine İbn Teymiyye ve dârül-hadîs hocası Zeynüddin el-Fâriki, saltanat nâibi Emîr İzzeddin Aybeg’e giderek adı geçen hıristiyanın cezalandırılması gerektiğini söylediler. Ancak yargılama sürecinde bazı taşkınlıklar meydana gelince Emîr İzzeddin her iki âlimi bundan sorumlu tutarak onlara sopa attırdı ve gözaltına alınmalarını emretti. Olaylar daha fazla büyümeden Assâf müslüman oldu ve affedildi, Emîr İzzeddin de iki âlimi serbest bıraktı. Bu olaydan sonra İbn Teymiyye, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e küfreden kişinin cezalandırılmasıyla ilgili olarak ‘es-Sârimü’l-meslûl alâ şâtimi’r-Rasûl’ adlı kitabını yazdı.

Bu olay bize, İbn Teymiyye’nin sadece ilimle, dersle meşgul olan ve gündelik hayatta dine yönelen saldırılara karşı ilgisiz davranan biri olmadığını bilakis umûmî din işlerini de gözettiğini, hücumlara karşı onu koruduğunu ve bu uğurda Allah’tan başka kimseden çekinmediğini gösterdiği gibi aynı zamanda ilim ve amelin veya ilmin gerektirdiği mücâdeleyi birlikte yürüttüğünü de göstermektedir. Nitekim Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e küfür edene ve onu koruyana karşı çıkıyor, gidip onları şikâyet ediyor ve bu yolda başına gelen eziyetlere ve belalara sabrederek katlanıyordu. Bu şekilde fiilî mücadelesini verirken; diğer yandan ilmî olarak da mücadelesini gösteren bir risâle yazarak adeta teori ve pratiği birlikte götürüyordu.[20]

Zeynüddin İbnü’l-Müneccâ’nın yerine 17 Şaban 695’te (20 Haziran 1296) Dımaşk’taki Hanbeliyye Medresesi’nde ders vermeye başladı. İbn Teymiyye, bu görevinde kısa bir süre içerisinde başarı basamaklarını tırmanarak insanları etrafında toplamıştır. Ancak medrese hayatında alışılagelen metodun dışına çıkarak muhaliflerine çok sert eleştiriler yöneltmeye başlamıştır. Felsefecilere, bazı konularda fıkıhçılara (hatta mensubu bulunduğu Hanbelî mezhebine), siyasî fırkalara, kelâmî ekollere zaman zaman muhalefet ederek onları sert bir üslupla eleştirmiş ve bu eleştirilerinde Kur’an, Sünnet ve Selef’in sözlerine atıfta bulunmuştur. İbn Teymiyye geçmiş âlimlerin düşüncelerine körü körüne bağlanmayı şiddetle reddederek insanları ‘selef yolu’ olarak tâbir ettiği ilk döneme ve o dönemin bilgi kaynaklarına başvurmaya davet etmiştir. Onun bu tutumu birçok kişi tarafından yadırganmış ancak taassuptan uzak bazı âlimler tarafından da takdir görmüştür. Devrinin hücceti olarak kabul edilen muhaddis İbn Dakîk el-Îyd (ö.702 h.) onu şu cümlelerle taltif etmiştir: “Bütün ilimleri iki gözünün önüne toplamış bir adam gördüm. Onlardan istediğini alıyor, kullanıyor; istediğini de bırakıyordu.”[21]

Geniş halk kitleleri ve yöneticiler nezdinde etkin bir nüfuza sahip olan İbn Teymiyye’nin 1300’lü yılların başlarından itibaren çeşitli dinî ve siyasî tartışmalar içine girdiği görülmektedir. el-Melikü’l-Mansûr Lâçin’in hâkimiyeti döneminde (1297-1299) halkı Ermenistan Krallığı’na karşı cihâda teşvik için görevlendirildi. 698’de (1299) Hamalılar’ın akâidle ilgili çeşitli sorularına cevap vermek için el-‘Akîdetü’l-Hameviyye’yi yazdı ve başta Eş’arîlik olmak üzere klasik kelâm mezheplerine ve kelâm anlayışına sert eleştirilerde bulunarak özellikle sıfatlar ve müteşâbihat hakkındaki Selef anlayışını savundu. Bu kitaptaki bazı görüşlerinden ve bilhassa sıfatlar konusundaki yaklaşımından dolayı kendisini teşbihle suçlayan bir grup kelâmcı ve fıkıhçı, onu Hanefî kadısı Celâleddin Ahmed er-Râzînin huzurunda bir toplantıya davet ettiyse de İbn Teymiyye gitmedi. Bunun üzerine kitap aleyhinde çeşitli dedikodular yayılmaya başladı. Ancak Emîr Seyfeddin Çagân’ın İbn Teymiyye’yi desteklemesi ve onun aleyhinde görüş belirten kişileri tutuklatması üzerine olay kapanmaya yüz tuttu. Daha sonra Şafiî kadısı İmâmuddîn Ömer el-Kazvînî’nin huzurunda gerçekleştirilen bir toplantıya iştirak eden İbn Teymiyye, kendisine karşı yapılan bütün itirazları cevaplandırarak oradakileri ikna etti. Bu toplantıda söz konusu kitapta aşırı görüşler bulunmadığı sonucuna varıldığından İbn Teymiyye aleyhinde gelişen olaylar sakinleşti.

699’daki (1300) Moğol saldırısında halkın ve pek çok âlimin Dımaşk’ı terketmesine rağmen İbn Teymiyye şehirden ayrılmadı ve bir grup âlimle birlikte Moğol Hükümdarı Gâzân Han’ın karargâhına giderek insaf, vicdan ve adâletle ilgili âyetleri ve Allah Rasûlü’nün buyruk ve emirlerini okur ve ona şöyle der: “Müslüman olduğunu iddia ediyorsun ve öğrendim ki, yanında kadı, imam ve müezzinler de bulunmaktadır. Ama buna rağmen biz Müslümanlara saldırıyorsun. Hâlbuki  senin baban ve deden kâfir olmalarına rağmen böyle hareketlerden sakındılar; yaptıkları anlaşmalara, verdikleri sözlere sadık kaldılar. Sen verdiğin sözü bozdun, dediklerinin hiçbirini tutmadın, Allah’ın kullarına zulmettin”[22] diye sert bir şekilde hitap ederek, Gâzân Han’ı duralatmış ve büyük bir katliâmın önüne geçmiştir. (Devam edecek…)

Muhammed İMAMOĞLU

[1] İbnu’l-Kayyim, el-Vâbilu’s-sayyib mine’l-kelimi’t-tayyib, Beyrut 1402/1982, s. 44.

[2] ‘İbn Teymiyye’ merhûmun ismi kaynaklarda ‘İbn-i Teymiyye, İbni Teymiyye veya İbni Teymiye’ şeklinde farklı farklı telaffuz edilmektedir. Biz bu araştırmamızda Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisindeki yazım kurallarına göre hareket ettik. Farklı kaynaklardan alıntı yaparken onların telaffuzlarına dokunulmamıştır.

[3] http://www.ihvanlar.net/2015/09/09/ehli-sunnet-nedir-mehmet-sevket-eygi/

[4] http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=815

[5] https://ihsansenocak.com/ibn-teymiyye/

[6] https://www.youtube.com/watch?v=wA8ED-9SGsQ&t=107s

IŞİD bir biçimde Selefiliğe ve İbn Teymiyye’ye  mal edilmektedir. Hâlbuki bu indirgemeci bir yaklaşımdır. Muhtemelen İbn Teymiyye yaşamış olsaydı bunları Hâriciler olarak tasvir ederdi. Kanaatimiz odur ki; IŞİD bir neo-hârici harekettir. Gayr-i Müslimlerin ellerindeki tüm teknik imkânlara rağmen İslam dünyasına veremedikleri zararın kat kat fazlasını vermiştir. IŞİD en büyük kötülüğü ise şüphesiz kutsal Sûriye davası ve mazlum Suriye halkına yapmıştır. IŞİD Suriye devrimini zehirlemiştir, Suriyelilerin analarının sütleri gibi ak olan devrimlerini kirletmiştir.

İbn Teymiyye’ye bu iftirayı atan İhsan Şenocak da ‘Eden bulur’ sözüne muvâfık olarak modernist yazar Mustafa İslamoğlu tarafından aynı şekilde IŞİD’li olmakla suçlandı. İslamoğlu şunları söylemiş: “Buhari çökerse İslam çöker diyor. Allah’tan korkmazın biri,  kuldan utanmazın biri. (İhsan Şenocak’ı kastediyor.) Milletin önüne bunu ilahiyatçı diye çıkartıyorlar. Bu Allah’tan korkmaza Diyanet, Samsun’da gitmiş ‘Al burayı tepe tepe kullan, IŞİD’ci yetiştir’ diye vermişler. Allah’tan da korkmuyorlar. Buradan Diyanet’e, Diyanet içinde ehli vicdan varsa buradan çağrı yapıyorum. Bu adamlara bu müesseseleri verdikten sonra, hala bu memleketten IŞİD’e asker çıkıyor diye şikâyet etmeye ne hakkınız var sizin? Geleceğin IŞİD’ini bugünden yetiştiriyorsunuz zaten. Yeterince yatırım yapıyorsunuz geleceğin IŞİD’ine.” (http://www.abcgazetesi.com/ilahiyatci-islamoglundan-diyanete-gelecegin-isidini-bugunden-yetistiriyorsunuz-40544h.htm)

[7] https://www.youtube.com/watch?v=3qo6cMobG8k

İbn Teymiyye’ye ‘mücessime’ diyen Cübbeli Ahmet, bir sohbetinde yüce Allah’ın (hâşâ) zuhuratta: ‘Ete kemiğe büründüm, Allah diye göründüm’ buyurduğunu iddia etmekte. (https://www.youtube.com/watch?v=KyQO_7NUlAs) İbn Teymiyye mücessime aslâ değildir ama bu sözleriyle Cübbeli mücessimenin, müşebbihe’nin âlâsı olmuştur.

[8] Mesut Erzi, İbn Teymiyye’nin Tasavvufa Bakışı, s.3, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi SBE, İstanbul, 2014

[9] 29 Mart 1898’de Nil deltasının orta kesiminde yer alan Mahalletül Kübrâ’da doğdu. İslâm hukuku, tefsir, hadis, kelâm, Arap dili gibi alanlarda Kahire, İskenderiye, Ezher üniversiteleriyle Mısır dışındaki bazı Arap üniversitelerinde yüksek lisans ve doktora tezleri yönetmiş, başta ahval-i şahsiyye kanunu olmak üzere birçok hukuki düzenleme ve tadil komisyonunda görev almıştır. Birçok önemli fakih ve İslam âliminin biyografilerini yazmış, mezhepler tarihi üzerine eser vermiş, İslâm hukukunda suç ve ceza, vakf ve mülk konularında eserler kaleme almıştır. Biyografisini yazdığı İslam âlimlerinden birkaçı şunlardır: Ebu Hanife, Malik bin Enes, Şafii, Ahmed bin Hanbel, Zeyd bin Ali, Zeynel Âbidin, Cafer es-Sadık, İbn Hazm, İbn Teymiyye. 11 Nisan 1974’te Mısır’da vefat etti. Hayatı hak. bakınız: Diyânet İslâm Ansiklopedisi, c.30, s.519-522, İstanbul, 2005

[10] Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn Teymiyye, (trc. Nusreddin Bolelli), İslamoğlu Yayıncılık, İstanbul, 1988

[11] 6 Muharrem 1333’te (24 Kasım 1914) Hindistan’ın Uttar Pradeş eyaletinin başşehri Leknev’de doğdu. 1934 yılında Dârülulûm-i Nedvetü’l-ulemâ’da hocalığa başlayan Nedvî burada tefsir, hadis, Arap edebiyatı ve mantık okuttu. Teşkilâtçı kişiliği ve medenî cesaretiyle Hindistan’da dikkat çekmeye başladı. Mevdûdî’nin davetiyle Cemâat-i İslâmî’nin kurucuları arasında yer aldı (26 Ağustos 1941). İlk hac ziyaretine 1947’de çıkan Nedvî, 18 Haziran 1961’de ağabeyinin yerine Nedvetü’l-ulemâ’nın başkanı ve Dârülulûm’un rektörü oldu. 1964 yılında bir gözünü kaybettiği için ciddi sıkıntılar yaşadı. Mart 1999 ortalarında sağlığı iyice bozulmaya başladı ve bir süre sonra kısmî felç geçirdi. Buna rağmen yazı yazma işini sürdürmeye çalışan Nedvî 23 Ramazan 1420’de (31 Aralık 1999) vefat etti ve doğduğu köyde defnedildi. İlki 1956’da olmak üzere Türkiye’yi çeşitli zamanlarda ziyaret etmiştir. İslâm ve peygamberler tarihi, sîret-i nebevî ve ulemâ biyografilerine çok ilgi duyan Nedvî, yazılarında özellikle toplumsal değişim ve gelişimi olumlu yönde etkileyen şahsiyetlere yer vermiştir. Ömer b. Abdülazîz, Hasan-ı Basrî, Ahmed b. Hanbel, Ebü’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, Selâhaddîn-i Eyyûbî, İzzeddin İbn Abdüsselâm, İbn Teymiyye, Şah Veliyyullah ve Ahmed Şehîd bunlardan bazılarıdır. Hayatı hak. bakınız: Diyânet İslâm Ansiklopedisi, c.32, s.515-518, İstanbul, 2006

[12] Ebu’l-Hasan en-Nedvî, İslâm Önderleri Tarihi: İbn Teymiyye ( trc. Yusuf Karaca), Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1992

[13] ‘İslâm’ın ulu kişisi’ anlamına gelmektedir. Şeyhülislâm kavramı, İslâm âleminde h. 4/ m. 10. yüzyılda ortaya çıkmışsa da, bu unvan o dönemde, resmî bir nitelik taşımıyordu. Özellikle meşhur fakihlere ve fetvâları ile şöhret bulan İslâm bilginlerine verilen bir “şeref unvanı” idi.

[14] ‘Dinde muttakî, Allah’tan hakkıyla korkan kişi’ anlamında bir lakap.

[15] Süleyman Uludağ, “İbn Teymiyye”, İbn Teymiyye Kulliyâtı, (Mecmu’ul Fetavâ tercümesi için yazılan giriş), trc. Komisyon, Tevhid Yayınları, İstanbul, 1986, s.19

[16] Bu aile, “Teymiyye” ailesi olarak meşhur olmuştur. Ailenin bu isimle anılması hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı tarihçilere göre ceddi Muhammed b. el Hıdır, hacca giderken Teymiyye isminde bir kız çocuğuyla karşılaşır, döndüğünde bir kız çocuğu olur; Ona Teymiyye ismini koyar ve aile bu isme nisbet edilir. Diğer bir kısım tarihçilere göre ise Muhammed’in annesinin adı Teymiyye idi ve aile ona nisbet edilmiştir. Tarihçiler, İbn Teymiyye’nin etnik kökeni hakkında bir bilgi vermemektedir. Prof. Ebû Zehra onun herhangi bir Arap kabilesine nispet edilmemesi, yaşadığı bölgede Kürtlerin çoğunlukta bulunması ve Kürtler gibi bazı özelliklere sahip olmasından hareketle onun Kürt kökenli olabileceği kanaatine varmıştır. (Muhammed Ebu Zehra, İmam İbn Teymiyye, s.22)

[17] Dımaşk; günümüzde Suriye’nin başşehri Şâm’ın o dönemdeki ismidir. Suriye’nin güneybatısında bulunan şehir, Cebelüşarkî dağlarının doğu eteklerindeki Kâsiyûn dağı ile Bâdiyetüşşâm adı verilen çöl sahası arasındaki bir vahada kurulmuştur. Çölün yanı başındaki bu yeşil alan varlığını, Cebelüşarkî’den doğarak Uteybe bataklıklarında kaybolan ve şehrin ortasından geçen Beredâ suyuna borçludur. Üzerinde kesintisiz yerleşim görülen en eski şehir olduğu iddia edilen Dımaşk’ın Hz. Nûh’un oğlu Sâm veya torunları tarafından tesis edildiğine ve Hz. İbrâhim’in burada doğduğuna dair rivayetler mevcuttur. Geniş bilgi için bak: Diyânet İslâm Ansiklopedisi, c.38, s.311-319, İstanbul, 2010

[18] Diyânet İslâm Ansiklopedisi, ‘İbn Teymiyye’ maddesi, c.20, s.391, İstanbul, 2000

 

[19] İbn Abdilhâdî, el-Ukûdu’d-Durriyye min Menâkibi Şeyhi’l İslâm İbn Teymiyye, s.4, Dâru’l Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut’tan naklen Enver Arpa, İbn Teymiyye’nin Kur’an Anlayışı, Fecr Yayınları, Ankara, 2010

[20] Mesut Erzi, İbn Teymiyye’nin Tasavvufa Bakışı, s.12

[21] İbnu’l-Verdi, Târihu İbni’l-Verdî, , c.2, s.411, el-Matbaatu’l-Haydariyye, Necef, 1969

[22] Ebu’l-Hasan en-Nedvî, İslâm Önderleri Tarihi: İbn Teymiyye, s.48-51

Gâzân Han’ın yanına İbn Teymiyye ile giden bir âlimin nakline göre; “Onlar Gâzân Han’ın  huzuruna çıktıkları zaman onlara yemek verilmiş ve İbn Teymiyye hariç hepsi yemiştir. İbn Teymiyye’ye niçin yemiyorsun? diye sorulduğunda, senin yemeğini nasıl yiyebilirim? Hepsi milletin koyunlarından yağmaladıklarınızdan olup, milletin ağaçlarından kestikleriniz odunlarla pişirdiniz, diye cevap vermiştir. Allah’ım eğer bu (Gâzân’ı kastederek) ilây-ı kelimetullah için savaşıyor ve senin yolunda cihad ediyorsa sen O’nu güçlendirir ve O’na yardım edersin, yok eğer saltanat için, dünya için, çokluğu ile övünmek için koşturuyorsa, sen ona (gerekeni) yaparsın. İşte böyle duâ ediyor, Gâzân Han da duâsına ‘âmin’ diyordu. Biz ise Onu öldürür de kanını akıtır diye korkumuzdan elbiselerimizi topluyorduk. Sonra dışarı çıkınca kendisine: ‘Yahu neredeyse bizi de kendinle beraber helak edecektin. Biz bundan böyle artık seninle birlik olmayacağız’ dedik. O da: ‘Ben de size refâkat etmiyorum’ dedi. Biz grup olarak yola çıktık. O ise arkada kaldı. Durum asker ve emirlerce duyuldu ve ona her taraftan akın ettiler. O mübareği görmek için O’na katılmaya başladılar. O üç yüz süvari arasında şehre ulaşmıştı. Bize gelince, yolda bir grup yolumuzu kesmiş ve bizi soymuşlardı. (Ebu Zehra, İbn Teymiyye, s.41)