Mevlânâ Celâleddin Rûmî’yi ve fikirlerini ele aldığımız yazı dizimizin son bölümünde; Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin Batılılarca çok sevilmesinin sebeplerini tahlil etmeye çalışacağız ve genel bir değerlendirme yapacağız. Tevfik Allah(c.c.)’tandır.

  Bugün Mevlâna, ünü Türkiye sınırlarını aşmış bir şahsiyet olarak öne çıkmaktadır. En önemli sorulardan biri, bilhassa Batı insanının Mevlâna’ya olan yoğun ilgisinin sebebi üzerinedir. İnsanlar Onun düşüncelerinde ne bulmaktadırlar?

    “Mevlânâ’nın son yıllarda Batı’da en çok okunan şair olduğunu biliyoruz. Kitaplarının tercümeleri yüz binler satıyor. Şiirleri kaset ve CD’lere okunuyor. Madonna gibi ünlü sanatçılar albümlerinde ondan şiirlere yer veriyor. Böylece hem ona olan sevgi ve saygılarını, hem de onu sevenlere ulaşmayı hedefliyorlar. İşin ilginci ise, onu okuyanların her din, inanç, ırk ve kesimden olması. Hâlbuki daha on yıl öncesine kadar sadece akademik çevreler onu tanıyordu. Bugün ise, Amerikan edebiyat hayatında heyecan verici edebî ve felsefî bir güç olmuş. En önemli yanlarından birisi ise, kimseyi incitmeden mesajını ulaştırması ve herkesi kucaklaması; kimseyi “öteki” olarak görmemesi. Bundan dolayı, Mevlânâ sıradan bir sufi; Hindu, Budist veya Yahudi mistik gibi görülemez. O, kendini gerçekleştirerek insan olmanın zirvesinde olan biridir (insan-ı kâmil). Bu seviyeye çıkmış insanlar, içinde doğdukları ve büyüdükleri kültür ve ülkenin sınırlarına sığmaz; tüm insanlığa ulaşır ve hitap ederler. Mevlânâ’nın şiirlerinin bugün kiliselerde, sinagoglarda, Zen manastırlarında; New York’un sanat merkezlerinde okunmasının ve yankılanmasının nedeni de budur. Öyle görülüyor ki, o tüm insanlığın Mevlânâ’sıdır.”[1]

   Zaman Gazetesinden yaptığımız bu alıntı Batının Mevlânâ algısını özetlemekte. Özellikle 6 Mart 2006’da UNESCO[2]‘nun,  2007 yılını Mevlânâ yılı olarak kabul etmesi ve 2007 yılı içinde Mevlânâ Celaleddin-i Rumi’nin değişik ülkelerde anılması için karar alması vesileyle Konya’da, Türkiye’nin başka yerlerinde ve başka ülkelerde Mevlânâ ‘yı konu alan bir dizi etkinlik yapıldı. Batılıların “Medeniyetler İttifakı ya da Uygarlıklar Bağlaşması Projesi”[3]dahilindeki Mevlânâ ile ilgili söz ve fiillerinden bir kısmını nakledelim:

   Aksiyon dergisinin 1 Ocak 2007 tarihli sayısında yayımlanan Mevlânâ’sız Medeniyetler İttifakı Olmaz” başlıklı yazıda ” Mevlânâ ‘yı tanımak ve anlamak için” Konya’yı birkaç kez ziyaret ettiği söylenen ve ” Mevlânâ ‘nın evrensel fikirlerinin” projeye (“Medeniyetler İttifakı ya da Uygarlıklar Bağlaşması projesi) mutlaka yansıtılması gerektiğini belirten Avrupa Komisyonu Danışmanı Prof. Dr. Angelo Santagostino’nun şu sözlerine yer veriliyordu: ” Mevlânâ, bugün medeniyetler arasında barışın tesis edilmesinde çok önemli bir rol oynayabilir.” 

    Bu bağlamda, Pentagon’la sıkı bir ilişki içinde olduğu bilinen RAND Corporation[4] adlı düşünce üretim kuruluşunun Mevleviliğe ilgi duyması kimseyi şaşırtmamalı. CIA ile birlikte çalışan ve Amerikan yönetimine strateji üreten RAND Corporation’un 2007 tarihli  “Ilımlı İslam Ağı Oluşturmak”[5] raporunda İslâm âleminde “Sufizmin yayılmasını teşvik edip popülerleşmesini sağla! Sufi geleneğinin tarihlerinin parçası olduğuna inandır. Sufi öğretileri müfredatlara sok.” teklifleri göz ardı edilmemeli.

   BM’in eski genel sekreteri Kofi Annan’ın Temmuz 2005 de gündeme getirdiği ve İspanya Başbakanı José Luis , Zap­atero ile Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığını üstlendikleri “Uygarlıklar Bağlaşması” planı dahilinde 12 Mart 2007’de -Fethullah Gülen yandaşlarına bağlı- Rumi Forum ile Georgetown Üniversitesi Barış ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi’nin ortaklaşa düzenlediği törende “2007 Barış ve Diyalog Ödülleri”nin Başbakan Tayyip Erdoğan ile İspanya Başbakanı Jose Louis Rodriguez Zapatero’ya verildiği (ABD Kongresi’nde düzenlenen) törene katılan ve ödülü Başbakan Erdoğan adına alan AKP İstanbul Milletvekili Egemen Bağış burada yaptığı konuşmada, “Medeniyetler ittifakı bir Mevlânâ ittifakıdır” demiştir.

   Mevlana’yı anmak ve anlamak için yapılan diğer etkinliklere göz atalım:  27 Mart 2007’da Fransa’nın Strasbourg kentinde düzenlenen ve “Mevlânâ’nın hümanizm anlayışı ve dinler arası diyaloga katkılarının” tartışıldığı uluslararası panele Türkiye’den ve Fransa’dan akademisyenler katıldı. 8-12 Mayıs 2007’de açılışını Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın yaptığı ve İstanbul ve Konya’da düzenlenen ” Mevlânâ Celaleddin-i Rumi Uluslararası Sempozyumu’na çeşitli ülkelerden 150’den fazla araştırmacı ve akademisyen katıldı. 

   26 Haziran 2007’de BM’de Mevlânâ Celaleddin-i Rumi’nin 800. doğum yılı kutlandı ve Türkiye, Afganistan ve İran BM Daimi Temsilcilikleri’nin girişimiyle bir “Mevlana Anma Gecesi ve Paneli'” düzenlendi. Etkinliğe katılan BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon yaptığı konuşmada, Mevlânâ ‘nın anlayışının medeniyetler ve kültürler arasında diyalog köprüsü oluşturduğunu ve “evrensel bir filozof” olarak nitelendirdiği bu düşünür için, ” Mevlânâ ‘nın bize öğrettiği, insanı insan olduğu için sevmek ve saygı göstermektir” dedi.

    31 Ekim 2007’de İran’da çok sayıda yabancı ve İranlı araştırmacının katıldığı bir Uluslararası Mevlânâ konferansı yapıldı. İran Devlet Başkanı Ahmedinejad yaptığı açış konuşmasında şöyle dedi: “Günümüz dünyası her zamankinden daha çok Mevlânâ’nın söz ve düşüncesine ihtiyacı vardır. Bu dünya tüm düzeni ve güzelliği ile maddi ve zahiri dünyevi vücuttan oluşmamış ve gerçekte Allah’ın bir cilvesidir… Mevlânâ ‘nın bugünün insanlarına ve tüm çağlarda yaşayan insanlara mesajı insanoğlunun bu âlemin çok ötesinde bir aleme ait olduğu ve bir gün oraya geri döneceği mesajıdır.” [6] Aynı Kongre’nin ” Mevlânâ ve çağdaş dünya” oturumunda konuşan İranlı uzman Muhammed Fakfuri: “  Mevlânâ ‘nın, Taliban ve Vahhabiler gibi radikallerle mücadele için en iyi kriter olabileceğini ve onun düşüncelerinin İslam dinine yönelik olumsuz propagandaları etkisiz hale getirebileceğini vurguladı.”[7]

  28 Kasım 2007’de Mevlânâ Celaleddin-i Rumi, Avrupa Parlamentosu’nda yapılan bir panelle anıldı.  “Kültürlerarası Diyalog Platformu (IDP) ve AP üyeleri Cem Özdemir, Emine Bozkurt ve Sacid Kerim’in himayesinde gerçekleştirilen panel ve Mevlevî gösterisine ilgi büyük oldu. ‘Mevlânâ’yı tekrar düşünmek: Mevlânâ bugünün Avrupa’sında yaşasaydı ne yapardı?’ başlıklı panelde Londra Üniversitesi’nden Doç. Dr. İhsan Yılmaz, Georgia Üniversitesi’nden Doç. Dr. Alan Godlas ve düşünce kuruluşu Vision 2020’nin müdürü Prof. Marc Luyckx Ghisi konuştu. Yılmaz, Mevlânâ çizgisini günümüzde Fethullah Gülen[8], Seyyid Hüseyin Nasr ve Abdülkerim Suruş’un takip ettiğine işaret ederken, kendisi de bir sufi olan Godlas’ın Mesnevî’den Farsça mısraları okuması ilgiyle takip edildi.”[9]

     Nilüfer Kas, Aralık 2001’de Tempo dergisinde yayımlanan “Globalizmin Yeni Dini: Mevlânâ “ başlıklı yazısında şöyle diyordu: ” Mevlânâ, 21. yüzyılın global barış şairi oluyor. Mevlânâ felsefesi globalleşmenin yeni dini gibi bütün dünyada hızla yayılıyor. Binlerce yeni insan Mevlânâ okuyor, Mevlânâ öğreniyor. İslam Rönesansı arayanlar Mevlânâ ‘ya koşuyor. Çünkü tüm dünyada ‘Ne olursan ol yine gel’ diyerek dil, din, ırk, cins ayrımı yapmadan bütün insanlığa barış ve umut vaat eden Mevlânâ gibi evrensel bir bilge yok. 11 Eylül sonrası terör ve şiddete dayalı radikal İslama dünya çapında tepki arttı. Mevlânâ ‘ya yöneliş daha da
hızlandı. İslam şemsiyesi altında, tasavvuf felsefesiyle Tanrı ve insan sevgisini yücelten Mevlânâ, Batı’nın ‘barışçı, hoşgörülü İslam’ arayışına bire bir cevap veriyor, Bu yüzden Batı’da Mevlânâ ‘nın Mesnevi’si son yıllarda bestseller listelerinde. 11 Eylül’den sonra satışlar daha da arttı. Dünyanın her köşesinde Mevlevi ve sufi dernekleri kuruluyor. İtalya’dan Fransa’ya, Avustralya’dan ABD’ye kadar her yerde yeni Mevlana cemaatleri ortaya çıkıyor. İnsanlar ney çalıyor, Mevlevi tarzı dönerek dans ediyor, barış ayinleri düzenliyor. ABD’de çeşitli üniversitelerde Mevlânâ kürsüleri açılıyor.” Aslına bakılırsa, bu ilginin başlangıcı on yıllar öncesine dayanıyor. Idries Shah (İdris Şah), 1964’te yayımlanan kitabında şöyle diyordu:”Gerek düşün ve gerekse de tekst olarak Rumi’nin Batı’daki etkisi hayli büyüktür. Geçtiğimiz yıllarda yapıtlarının çoğunun Batı dillerine çevrilmesinden ötürü bu etki daha da artmıştır.” (The Sufis, Londra, Jonathan Cape Ltd., 1969, s. 116)”

vatikan-mevlana_2

   Buraya kadar yaptığımız –belki uzun oldu ama- alıntılardan anlaşılacağı üzere; Batılılar elbette Mevlânâ düşüncesini önemsiyor, üniversitelerinde bunun için kürsüler kuruyor, gündem ediyorlar. Çünkü emperyalistler, sömürecekleri ülkelerin insanlarının bu düşüncede olmasını istiyorlar ondan. Yeryüzü gezegenini küresel hegemonyaları altına almak isteyenler açısından –kendi deyimleriyle- “İslam dünyası ve Ortadoğu “entegre olmamış boşluk”u ifade etmektedir. Onların varsayımlarına göre bu “boşluğun oluşması”nda İslam dini ve bu dinden tarih boyunca neş’et etmiş bulunan İslam tefekkürü, İslam’ın ameli/fıkhi pratikleri, kelam ekolleri büyük rol oynamaktadır. Bu durum tespitinden hareketle, İslam dinini nasıl diğer dini gelenekler, özellikle Hıristiyanlık gibi onu kendi asli ve hakiki tabiatından tecrit edip başkalaştırabiliriz, Protestanlaştırabiliriz gayreti içindedirler. Şeriat’a karşı yürütülen küresel propagandanın amacı, öncelikle Müslümanların zihin evreninde fıkıhsız/amelsiz bir din telakkisini yerleştirmeyi hedeflemektedir. Fakat bu kendi başına yeterli olmayacaktır. Bununla eşzamanlı olarak Kur’an’ın tarihselliğini Müslümanların ilahi vahyi anlama usullerinin yerine geçirmek ve arkasından belli başlı İslami büyük şahsiyetleri yeni bir imaj üretimine tabii tutarak postmodern zamanların perspektifi içine eriterek küresel hegemonyaya hizmet edebilecek şekillere sokmak istemektedirler. Bu plan çerçevesinde Mevlânâ onlara hayli kullanışlı bir enstrüman olarak görünmektedir. Mevlânâ bu projenin “sufi postmodernizm” ayağını teşkil eder. Mevlânâ üzerinden İslam tasavvufunu ve İslam tasavvufu üzerinden İslamiyet’in kendisini postmodern bir huviyete büründürme, itikad, kelam ve fıkıhla ilgili kendine özgü kavramsal ve yargısal mahiyetini dönüştürme teşebbüsü var. 

   Bu konuda Prof.Dr. İlhami Güler’in tespitleri de kaydedilmeye değer: “ Dünya düzeninin bekçileri ve gardiyanları İslâm dünyasında giriştikleri bir dizi sömürü, işgal ve zorbalığa karşı bu dünyanın çocuklarının İslâm’dan aldıkları izzet, onur ve kimlikle onlara karşı başkaldırmalarını ve direnişlerini “terör” yaftasıyla özdeşleştirerek gözden düşürmek istemekte, İslâmcılığa karşı da Mistisizmi-Tasavvufu “Gerçek İslam” diye pazarlamaya çalışmaktadır. Oysa bilindiği gibi Tasavvuf, apolitik bir pozisyon olarak İslâm toplumlarının bütün önemli yaşam alanları olan siyaset, hukuk, ekonomi vs. temel İslâm bilimleri olan Fıkıh, Kelâm, Tefsir, Hadis vs. tarafından kurulduktan sonra dinsel bir ‘lüks’ veya bir ‘içerleme’, bir ‘uçuklama’ olarak gelişmiştir. Kur’an’da ‘Allah’ın yolu’ (sebilullah) veya şeriat/minhac (yol) kavramları yeryüzünde, insanlar arasında Allah’ın yukarıda saydığımız hedeflerinin gerçekleşmesidir. Yoksa bu yol tasavvufun iddia ettiği gibi Allah’ın zatına giden dikey bir yol değildir. Kur’an’da Allah bizden böylesine egoistçe bir şehveti (onlar aşk, vuslat, kurb, fena, vahdet, şeb-i arûs vs. diyor) istemedi. Allah, müminlerden gerektiğinde Peygamber gibi silah kuşanıp yurtlarını, onurlarını korumak için savaşmayı, zulme, haksızlığa karşı adaleti kâim kılmak için cehd göstermelerini (cihad) istedi. Eğer insanı tanıyorsak ve de gerçekçi isek, bütün ‘barış’ dönemlerinin bir ‘savaş’tan sonra olduğunu biliriz. Belki de Heraklitos haklıdır. Kötü şeylerin olduğu kadar “Savaş bütün iyi şeylerin babasıdır.”[10] Merak ediyorum, Hz.Muhammed savaşmasaydı bugün ‘İslâm’ diye bir dünya dini olur muydu? Allah Kur’an’da müminlerin akıllarını sonuna kadar kullanmayı istedi, mistikler gibi sarhoşluğu (onlar sekr, cezbe, istiğrak, şatahat diyorlar) istemedi. Bugün hayatın bütün alanlarına egemen olanlar, egemenlikleri altında tuttukları insanlardan, halklardan “hoşgörülü” olmalarını, bu hegemonyaya ses çıkarmamalarını, onaylamalarını istiyorlar. Bunun için de ‘Aşk’ dininin üstadı “Mevlânâ”yı[11] bize örnek müslüman olarak gösteriyorlar. Hz. Muhammed’i terörist olarak karikatürünü çizenler, bizden Mevlânâ gibi olmamızı istiyorlar. 2007 yılını ‘Mevlânâ yılı’ ilan ediyorlar. Beyazsaray ve Brüksel, Mesnevî’yi dış politikalarının ilham kaynağı mı yapacaklar! Kur’an terör-savaş içeriyor, basımı, yayımı yasaklanmalı diyenler, bize “Mesnevî” okumamızı tavsiye ediyorlar.”[12]

    Mevlânâ bugün batıda kabul edilmiş bir değerdir ve birçok batılı ülkemizi ziyaret ederek bu felsefeyi öğrenmeye çalışmaktadır. Övgülerle de Türkiye’den ayrılmaktadırlar. Peki bu şahıslar İslam adına ne öğrendiler ya da İslam’ın hangi ilkesini anladılar? El-cevap: Hoşgörü.  Peki, bu cevap ne kadar İslami’dir. İslam’ın hangi hükmünü içermektedir. Batı İslam olan bütün değerlerle bugün bile savaşırken meclislerinde İslam’ın emirlerini yasaklayan yasalar çıkarırken neden Mevlânâ ve benzer düşünceleri desteklenmektedir. Can alıcı soru da budur. Bu soruya cevap vermek bütün oyunu bozacak niteliktedir. Tabi cevap verebilecek şuurlu beyin sahibi olmakta ayrıca önemlidir. Bugün bizlere hoşgörü uyuşturuşu  Mevlânâ tarafından aşılanırken, Batı dünyaya vahşet saçmaktadır. Bu eylemleri yaparken neden hoşgörü veya Mevlana akıllarına gelmemektedir.

    İslam’ı haykıranlar hiçbir zaman Batının gündeminde olmaz. Onun için şu hakikati unutmamak gerekir. Bayram değil seyran değil Batı bizi niye öpüyor. Onlar;  Haçlılara dur diyen Selahaddin Eyyubi’yi, kâfirlere ve işbirlikçilerine karşı bizzat cihad eden Şeyhulislam İbn-i Teymiyye’yi, Moğol emperyalizmi ile mücadele eden Ahi Evran’ı, Rusları dize getiren Şeyh Şamil’i, İtalyanlara kök söktüren Ömer El-Muhtar’ı, Siyonistlere cihad ilan eden İzzeddin Kassam’ı, Mısır tağutuna hakkı haykıran Seyyid Kutub’u, Afganistan dağlarında kâfirlere karşı cihad’ın manifestosunu yazan Abdullah Yusuf Azzam’ı hiç önemserler mi? Gündem ederler mi? Vallahi etmezler! Çünkü bu âlimler zalime karşı durmuşlardır, İslam vatanını emperyalistlere çiğnetmemek için mücadele vermişlerdir. Hatta bu uğurda pek çoğu şehid olmuşlardır.

   Sonuçta Batı; Folklorik, herkese, her kesime boncuklar dağıtan, güçlüden, egemenden yana tavır koyan, isyanı, şahitliği içinde barındırmayan, dönen, dönen duran zillete batmış kültürel İslam çabalarının sembolü olarak Mevlânâ’yı seçmiştir. Yasa koymayan, hudut çizmeyen, ahlaki kuralları olmayan, ilkeden, idealden, ülküden yoksun bir dini yorum isteyen Batı,bu yoruma müsait olarak da Mevlânâ figürünü oturtmuştur. UNESCO’nun 2007’yi “Dünya Mevlânâ Yılı” düzenlemesi üzerine milyon dolarlar bütçe ayıran ve teşvik edenlerin, İslami hareketlere ve onların yetim, dul ve ailelerine maddi destek olunmasını suç saymasının sebebi de herhalde daha iyi anlaşılmıştır.

VAT

    GENEL DEĞERLENDİRME

    Yazı dizimizin mukaddime kısmında:  “Hakkında yazılan ve çizilenler o kadar farklı ki, Mevlânâ kimilerince  “Ehl-i Sünnete mensup bir âlim” kimilerince “Hak aşığı bir şâir, kimilerince “Bir peygamber, kimilerince de “ Vahdet-i vücutçu bir kâfir” Reel gerçekte de her yıl 17 Aralıkta “Devlet Büyüklerinin de resmî katılımlarıyla anılan bir Mutasavvıf. Yazı dizimize başlık olarak seçtiğimiz üzere “Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ?”. Okuduğunuz bu araştırma bu soruya cevap aramanın bir çabası…” demiştik.

 

    Umarız yazı dizisini takip eden okuyucularımız,  Mevlânâ Celâleddin Rûmî’yi ve fikirlerini anlattığımız bu satırlardan Mevlânâ’nın kim olduğunu öğrenmişlerdir. Mevlânâ hakkında konuşmanın/yazmanın zor olduğu mâlum. Türkiye toplumunun genel anlayışında araştırmadan sevme ve düşman olma gibi nahoş bir yaklaşım vardır. Bu toplum dinini sever ama mahiyetini bilmez, Mevlânâ’yı sever ama onunda eserlerini okumaz. Bana iletilen bir okuyucu mesajından bir bölümü nakledeyim özetle: “ Hz. Mevlânâ fikir adamı, felsefeci-şair gibi kavramlardan uzak tam manası ile Kuran ve sünnet emirleriyle yaşayan bir kuldur. Hz. Mevlana bir felsefi düşünce kurucusu değildir. Bu yazıyı yazana yazıklar olsun. Ayrıca Şems Hazretlerini de kitabi ilimlere düşman ilan etmişler bu yazıda. Mana âlemi ile dalga geçmek böyle ”Mana ordusunun başkumandanı oldum” diyen Hz. Mevlânâ ‘ya hakaret etmenin elbette bir karşılığı olacaktır. Âlemlerin Rabbi Olan Yüce Allah dostlarına hakareti cezasız elbette bırakmaz ” Bu okuyucu (ve bu şekilde düşünenler) keşke yazdıklarımızı Kur’an ve Sünnet’e uygun bir biçimde tahkik edebilseydi. Yazdıklarımızı kaynaklarıyla beraber zikrettik. Kimseye iftira etmedik.

 

    Yazı dizimizi tarafımıza sıkça sorulan: “Neden söylemlerinizi tenkit üslubuyla dile getirmeyi tercih ediyorsunuz? İlle birilerini hedef almak zorunda mısınız? Tenkit ettiğiniz isimler ortaya bir şeyler koymuş kimseler. Siz de tenkit etmek yerine inşa faaliyetiyle orijinal üretim yolunu seçemez misiniz?”

sualine cevapla bitirelim:

 

 Bu tenkit ilk bakışta doğru gibi görünmekte. Birileri üretirken, siz durmadan tenkit ediyorsunuz. Oysa önemli ve zor olan üretmek değil midir? Burada iki noktayı dikkate sunalım:

 

  1. Hakkı verilmiş bir tenkit faaliyeti, tenkit edilen görüşün eksikleri/yanlışları yanında, doğrunun da gösterilmesini tazammun eder. Yoksa yapılan işin “karalama”dan pek bir farkı olmaz. Biz de tenkitlerimizde bu noktayı ihmal etmemeye azami dikkat gösteriyoruz. Hatta esas zor olan, tenkit edilmekte olan bir doğruyu, o tenkitlere mukabelede bulunarak ortaya koymaktır. Bu, zannedildiğinden çok daha zor bir iştir. Zira müdafaa ettiğiniz doğruyu, sadece kendi zatî özellikleriyle değil, güncel değeri bulunan tenkitleri de dikkate alarak ortaya koymak ciddi bir imal-i fikir ister.

 

  1. Tenkit ettiğimiz yaklaşım ve görüşler de esasen başka birtakım yapıların tenkidi üzerine kurulu bulunmaktadır. Dolayısıyla sathî nazarlara “inşa” gibi görünen o yaklaşım görüşler de esas itibariyle tenkit karakterlidir. Tenkitten zarar gelmez. Yeter ki insanlar sadece fikirleriyle tenkit edilsin, “bel altı” vuruş yapılmasın…”[13]

 

    Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) fenalıklar karşısında, iyilerin seyirci kalmaması, kötüler yüzünden gelecek (fitne, fesad, şer vs. her çeşitten) içtimâî ızdırabların, iyiler de dâhil bütün cemiyetin varlığını tehdit edeceğini ifade ederek fenâlıklar karşısında nemelâzımcılığı önlemek için zihinden çıkması zor olan bir de teşbîhte bulunur:

 

    “Allah’ın hudûduna (emir ve yasaklarına) giren meseleleri tatbîk eden -ve yağcılık yaparak müsâmaha ve gevşeklik göstermeyen iyi- kimse ile yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur’a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer. Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı. (Alttakiler bu duruma son vermek için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip:  “Yâhu ne yapıyorsunuz?” diye sorunca alttakiler: “Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, hâlbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz” deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler.”[14]

 

    Günümüzde de İslâm adına İslâm’dan tâvizler vererek bazı işler yapanlar aynen bu hadisteki misalde olduğu gibi gemiyi delmekteler, fakat diğer Müslümanlardan hiçbir tepki ve engelleme de gelmemekte, böyle olduğu için bâtıl ve geçersiz olan şeyler Müslümanlar tarafından Müslümanca bir hareket ve tavır gibi görülmekte ve sergilenmektedir. Bugün hepimizin yapacağı tek iş, İslâm’ı Kur’an ve hadislerden en güzel şekliyle öğrenip yapılacak ve yapılmayacak işleri o bilgiler doğrultusunda yapmak veya yapmayıp engel olmak şeklinde bir tavır ortaya koymak olacaktır. Böylece İslâmî isim ve imajlar altında gayri İslâmî işler yapılmamış ve İslâm tatmin vâsıtası olarak kullanılmamış olacaktır. Bugün bâtıl bid’at, hurâfe ve haram olan pek çok şey İslâmî elbise giydirilerek meşrû imiş gibi gösterilmekte ve kimse tarafından, hiçbir engelleme olmadığı için yapılıp gitmekte ve kafalarda meşrû bir iş gibi kalmaktadır. Kitap ve sünnet gözlüğüyle bakanlar, böyle yapılan pek çok gayrimeşrû işi, bugün İslâmî isimler altında görebilecektir. Gücümüz yettiğince bunlara engel olunmalıdır.

 

   “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan” durumuna düşmemek için bu gereklidir. Unutulmamalıdır ki, İslam her şeyin üstündedir ve hiçbir şeye feda edilemez. İs­lam Yüce Allah’ın insanlığa rahmeti ve saadetidir. Hak ve adalet hiçbir ekol veya kişi için feda edilemez ve gizlenemez. Birtakım kişileri veya uygulamaları savun­mak yahut kurtarmak gayretiyle İslam öğretilerinin tevillerle yamuklaştırılması yahut göz ardı edilmesi kesinlikle doğru değildir.

 

    Bizler İbnul-Cevzi’nin dediğini tekrarlıyoruz: “Hakta tarafgirlik olmaz. Söylenenler doğru değilse, o zaman böyle şeylerden, o mezhepten ve kim olursa olsun o kişiden sakındırmış oluruz. Allah biliyor ki hata edenin hatasını söylemekten maksadımız, şeriatı tenzih etmek ve onu yabancı şeylerden korumaktır. Yoksa söyleyen ve işleyenle bizim bir işimiz yoktur. Bununla ancak ilim emanetini yerine getiriyoruz. Âlimler de hata edenin kusurunu açığa çı­karmak için değil, hakkı ortaya koymak için birbirlerinin hatalarını gösteriyorlar. ‘Kendisiyle teberrük edilen falan zahide nasıl cevap verilir veya sözü nasıl reddedi­lir?’, diyecek cahillerin sözüne itibar edilmez. Çünkü bağlılık şeriatın getirdiklerine olur, şahıslara değil…”[15]

 

Allah’ım! Hakkı hak bilip Hakka ittiba etmeyi, batılı da batıl bilip, batıldan içtinab etmeyi; Hakkı her şeyin üstünde tutmayı; Her işimizde Hak ve Hakikate istinad etmeyi; Hak ve Hakikat karşısında teslim olmayı;
Her daim Haktan ve haklıdan yana olmayı; Hak ve hakikat uğruna mücadele edebilmeyi cümlemize nasip ve müyesser eyle. (Amin)

 DİPNOTLAR    

[1] http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-ibrahim-ozdemir-batili-insan-mevlanayi-neden-okuyor_771038.html

[2] Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü ya da UNESCO (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization), Birleşmiş Milletler‘in özel bir kurumu olarak 1946 yılında kurulmuştur. Merkezi Paris‘te bulunan ve Genel Konferans, Yürütme Konseyi, Sekreterlik olmak üzere üç organı olan UNESCO eğitim, bilim ve kültür alanlarındaki amaçlarını kendisine üye olan her devlette kurulan Milli Komisyonlar aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

[3] Medeniyetler İttifakı fikri ilk olarak İspanya Başbakanı Luis Rodríguez Zapatero‘nun 21 Ekim 2004‘te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada ortaya atıldı. Başbakan Luis Rodriguez Zapatero ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın başlattığı, BM`nin desteğini alan Medeniyetler İttifakı projesi çerçevesinde ilk toplantısını 27-29 Kasım 2005 tarihlerinde İspanya‘nın Palma de Mallorca kentinde gerçekleştirdi. 25-28 Şubat 2006 tarihleri arasında Katar‘ın Doha kentinde ikinci toplantı yapıldı. Üçüncü toplantısını ise Mayıs 2006’da Dakar‘da gerçekleştirdi. Medeniyetler İttifakı girişiminin nihai taslağının kamuoyuna açıklandığı dördüncü toplantı 13-15 Kasım 2006 tarihlerinde İstanbul‘da yapıldı.

 

[4] RAND şirketi (Araştırma ve Geliştirme anlamında, İngilizce Research ANd Development baş harflerinden) ilk önceleri Amerika Birleşik Devletleri silahlı kuvvetleri için araştırma ve geliştirme yapması maksadıyla 1946 yılında Project RAND ismiyle Douglas Havacılık Şirketi tarafından ABD Santa Monica’da kurulmuştur.  Organizasyon ABD hükümetine, Milli güvenlik konularında stratejiler üretme konularındaki çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Şirket eğitim, sağlık, hukuk ve bilim alanlarında da araştırmalar yapmaktadır.

[5] “Cihad ruhunu yitirmiş bir İslam” türetmek üzere dünya çapında “Ilımlı İslam” prototipleri imalatı çabasında olan ve ülkemizde de bu prototiplere kuluçkalık etme kapasitesi olan kişi ve gruplara kucak açan Batılı stratejistlerin ılımlı İslam’dan söz ederken kasdettikleri şey atıl, pasif ve uysal bir İslam portresidir. Yani Amerikan hegomanyasına karşı çıkmayacak, sınırları Batı tarafından çizilmiş, alanı daraltılmış bir İslam…”  Geniş bilgi için bakınız:Ubeydullah Toprak, Ilımlı İslam(!), http://www.gencbirikim.net/radikal-islamin-ve-islami-terorun-panzehiri-ilimli-islam/

[6] http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=26487

Şia ile vahdetin olabileceğini düşünenler; tarihlerini ve akidelerini tam olarak bilmemektedirler. Bu sebeple de takıyye’ye kurban gitmektedirler. Birleşme ve anlaşma, bir tarafın sadakati, diğer tarafın yalanı; bir tarafın ihlası, diğer tarafın hilesi ile mümkün olmaz! Hıristiyanların “Diyalog” safsatasıyla ulaşmak istedikleri ile Şiilerin “Vahdet” propagandasıyla ulaşmak istedikleri; nitelik açısından farklı olsa da amaç bakımından aynıdır.Şia’nın “Vahdet” ile kastettiği, “mut’a nikahlı” bir vahdettir! Bugün çıkarları gereği nikah(!) yapıp vahdet kurarlar belki; ama ne zaman boşayacakları belli olmaz. Onlar nasıl ki mut’a ile “zina”yı meşrulaştırmışlarsa(!), “vahdet” propagandası ile de düşmanlıklarını meşrulaştırmaya(!), gizlemeye, şirin gözükmeye ve bu şekilde ehl-i Sünnet’e “sahip olmaya” çalışmaktadırlar.

Emperyalizm ve siyonizmle mücadele söylemlerini dillerine dolayan ve Şiîlerle uğraşmanın kâfirlerin planlarını hızlandırmaya yarayacağını iddia edenler, nasıl bir yanılgı içerisinde olduklarını çok yakında göreceklerdir. Bölge ülkelerinin Şiî iktidarlara devredilmesi, bölge ülkelerindeki Şiî yayılmacılığı ve Şia ile vahdet üzerinde bu kadar durulması emperyalizm ve siyonizmin ortaklaşa yürüttükleri projenin ta kendisidir. Bölge Şiîleştirildiğinde, BOP’un hayata geçirilmesi daha kolaylaşacaktır. Bu yüzdendir ki; Irak’ta, Afganistan’da ve sair diğer bölgelerde cihad edenler, katledilenler, ırzları kirletilenler Ehl-i Sünne muvahhidlerken; satanlar, işbirliği yapanlar ve ucuz kahramanlıklara soyunanlar Şiîler olmaktadır. Bkz: http://bilalhattab.wordpress.com/2013/04/23/httpbilalhattab-files-wordpress-com201304c59fia-ve-ehl-i-sc3bcnnet-risalesi-pdf/

 

[7] Celaleddin Rumi, Türk/İslam dünyasının, Türkçe konuşmayan, İran asıllı en büyük şairlerinden biridir. O İran’ın Belh kentinde doğmuştur. Mesnevi”deki tasavvuf, İran düşüncesinin, din ve dünyayı mistik tarzda yorumlamasının bir sentezidir. Mesnevisini Farsça yazmış olması ve Farisi kültür unsurlarından etkilenmiş bulunması İranlıların Mevlânâ’yı sevmelerinin temel sebeplerindendir. Mesnevi, İran’da ortaokullarda dört yıl boyunca okutulur. Tebriz’in orta yerinde, karşılıklı duran iki çarşı vardır. Karşılıklı duran ama birbirine kavuş(a)mayan bu iki çarşıdan birinin adı Mevlana, diğerininkiyse Şems-i Tebrizidir. Aslında sapkın hulul ve vahdet-i vücûd inancı üzerine olan Mevlanâ ve İbn-i Arabi’nin İran’da çok sevilmesi normal karşılanmalıdır. Çünkü iki taraf da batınî akideye mensuptur. Ümmetin büyük imamlarını akıllarınca yerin dibine sokan Şia sapıklarının  Konevî, İbn Arabî, Molla Camî ve Celaleddin er-Rûmî gibi mutasavvıflardan övgü ile söz etmeleri, üzerinde düşünülmesi gereken meselelerdendir. Bkz: http://bilalhattab.wordpress.com/2012/06/26/sia-ile-ehl-i-sunnet-vahdetinin-onundeki-engeller/

 

[8] Hristiyanlar için ‘cennete girecek’ diyen, daha 1. körfez savaşında Saddam’ın güç bela attığı birkaç füzeden yaralanan İsrailli çocuklar için ‘sabahlara kadar uyuyamadığını itiraf eden’, İslam dünyası ve Müslüman kavramını ‘böyle bir coğrafya yok. Kendi doğrularıyla yaşayan insanlar var’  diyerek bir kalemde silip atan, İslam coğrafyasının işgali için bir tek ciddi kelime ederek itiraz etmek yerine ülkelerini savunan Müslümanları ‘terörist’ olarak nitelendiren, daha da ötesinde tüm bu işleri kotaran ülkenin kucağında yatan Fethullah Gülen’in Mevlânâ’nın çizgisini günümüzde takip ettiğinin ifade edilmesi, doğru bir teşhis olmuştur.

[9] Zaman, “Avrupa Parlamentosu Mevlânâ ile tanıştı”, 28 Kasım 2007

[10] Nietzsche, Şen Bilim, çev. Ahmet İnam, İstanbul 2004, 89.

[11] Mustafa Tekin, Mevlânâ’nın Din Anlayışı, Tasavvuf, Yıl: 3, Sayı 7, s. 272.

[12] http://www.fikribeyan.net/1064_Egemenlerin–Problemsiz-(light)-Islam–Projesi—Prof-Dr-Ilhami-Guler.html

[13] http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=yazdir&tur=gazete&no=1014

[14] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/385-386.

[15] Ebu’l Ferec İbnul-Cevzi, Telbis-i İblis’den  naklen  İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları, s. 9-15

NOT: Bu yazı Genç Birikim Dergisinin Ekim 2014 sayısında yayınlanmıştır.