Mevlânâ Celâleddin Rûmî’yi ve fikirlerini ele aldığımız yazı dizimizin bu ayki bölümünde; Mevlânâ’nın fikirlerinin genel bir değerlendirmesini yapacak ve şu mühim sorunun cevabını arayacağız: Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin hem Müslümanlarca hem de Batılılarca çok sevilmesinin sebepleri nelerdir? Tevfik Allah(c.c.)’tandır.

13. Asır Anadolu’sunda yaşamış etkili bir düşünür olan Mevlânâ, esas itibariyle felsefî tasavvuf düşüncesinin kurucu atalarından sayılmaktadır. Bu nedenle de kendisi, yalnızca yaşadığı muhit itibariyle değil, genel olarak Müslüman halkın din anlayışının şekillenmesinde öncü kabul edilen bir sûfî’dir. İşte böyle bir ortamda iyi bir dinî eğitim alan Mevlânâ, âlim babasının ölümünden sonra müderrisliğe başlamış ve evvel-emirde Ehl-i Sünnet fikirlerini savunan bir âlim olarak tanınmıştır.

Şems-i Tebrizi ile tanışması öncesi böyle bilinen ve tanınan Mevlânâ, Şems-i Tebrizi ile tanıştıktan sonra Şems’e “tasavvufi manada âşık” olmuş ve Şems’le altı ay bir hücrede halvette kalmış ve ona ne olmuşsa bu halvetten sonra olmuştur. Şems ile tanıştıktan sonra aşk sarhoşu olarak semâya başlamıştır. Şems ona bugünkü şekliyle dönerek semâ yapmayı öğretmiştir. Mevlana özellikle Şems Konya’dan kaçıp Şam’a gittiğinde kendisini büsbütün semâya kaptırmıştır. Kitabî ilimlere düşman olan Şems[1], Mevlânâ’yı kendisine deliler gibi âşık etmeyi bilmiştir.

Mevlânâ’nın hayatını bu kadar değiştiren, muhiblerince Mevlânâ’yı Mevlânâ eden-bize göre ise Mevlânâ’yı yoldan çıkaran- sapkın hulul ve vahdet-i vücûd inancı üzere olduğu âşikar olan Şems-i Tebrizi, tabir-i caizse Mevlânâ’yı da yoldan çıkarmış, kendi sapık inançlarının davetçisi yapmıştır.

Mevlânâ, Şems ile tanıştıktan sonra aşk sarhoşu olarak semâya başlamıştır. Şems ona bugünkü şekliyle dönerek semâ yapmayı öğretmiştir. Mevlânâ’nın Şems’ten önceki sakin devrinin aksine Şems ile birlikte yaşadığı coşkunluk ve vecd hali,  hayatının bundan sonrasını etkilemiş ve sadece kitap okuyarak ve gerekli dini kuralları yaparak değil; müzik, raks ve şiir ile ilahi aşka ulaşmanın farklı bir yol olduğu düşüncesine varmıştır.

Mevlânâ, İranlı yazar Fürûzanfer’in cümleleriyle: “Acaba Şems Mevlânâ’ya ne öğretti, ne etti de Mevlânâ’yı kendisine bu kadar vurgun kıldı, her şeyden, herkesten onu avare etti, onu muhabbet deryasında boğdu? Evet, bunların hepsi bizce meçhûldür. Ortada bir gerçek vardır ki, Mevlânâ, Şems ile halvetten sonra, kendi eski yolunu değiştirdi. Vaaz meclisleri yerine semâ meclislerine başladı. Medresenin ve ülemânın kîl u kâl’ı[2] yerine ney’in can yakıcı namesine rebâbın rûh okşayıcı sesine kulak verdi.”[3]

Yazı dizisi boyunca nakillerimizden ve vurgulamalarımızdan anlaşılacağı üzere; Âcizâne kanaatimiz odur ki, Mevlânâ peşinden gidilecek, eserleri tavsiye edilebilecek birisi değildir. Bilakis sapkın hulul ve vahdet-i vücûd inancı içeren dizeler ve müstehcenlik içeren hikâyelerle dolu eserleriyle asla tasvip edilemez birisidir.

Mevlânâ’nın eserlerindeki müstehcenlikle ilgili eleştirilere karşı çeşitli savunmalar yapıla gelmiştir. Mevlânâ’nın eserlerini okumadan “Allah dostu Mevlânâ böyle bir şeyi eserlerine almaz” diyenler olduğu kadar; “Bunlar eserlerinin orjinallerinde yoktur,din düşmanları tarafından kitaplarına sokulmuştur” diyenler de vardır.Ama  Mevlânâ’nın eserleri incelendiğinde bu tür  ahlak dışı tabir-i câizse erotik hikâyelerin bulunduğunu görmekteyiz. Örneğin;  Mesnevi’de eşek ile cariyenin ilişkisine imrenen bir sahibenin durumu ( Mesnevî, II/192, Beyit:1333.) Mısır halifesinin,  Musul padişahının huri gibi güzel cariyesine âşık oluşunu ve onu almaya giden genç kumandanın, o güzel cariye ile olan münasebetini anlatan hikâye (Mesnevi, 5/278–282, Beyit:3830–3945.) Açıkça eşcinselliğin resmedildiği hikâyeler  (Beyitler 2/ 3155-3160; s.137-138; Beyitler 5/ 2495-2515; s. 205-207) [4]

Son dönem Mesnevi şârihlerinden   Şefik Can bu hususta şöyle der: “Mevlana’nın anlattığı hikâyeler arasında bazı güldürücü, bazı müstehcen olanları da vardır. Mesnevi’ye aldığı hikâyelerin kaynakları bir taraftan Hind, bir taraftan Yunan ve Roma edebiyatına uzanmaktadır. Bu hikâyelerden Kelile ve Dimne’den hayvanlara ait efsaneler aldığı gibi Latin şairi Apolla’dan da, eşeğe gönlünü kaptıran bir kadının hikâyesini almaktadır. Çünkü Mevlana çok sevdiği büyük Peygamberin yolundadır. Çünkü büyük Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem  ‘hikmet mü’minin yitik malıdır’ buyurmuşlardır. Onu nerede bulursa alır. Mevlana mü’minleri hakikatten haberdar etmek için uygun bulduğu yerlerden hikâyeler almıştır. Bu hikâyeleri güldürmek, eğlendirmek için değil, ibret ve hikmet almak için iktibas etmiştir.”[5] Şefik Can, Mevlânâ’yı savunmak adına Peygamberimizi karalamaktadır. “Mevlana çok sevdiği büyük Peygamberin yolundadır” derken tam bir bühtandadır. Allah’ın Rasulü ne zaman böyle ahlak dışı sapıkça hikâyeler anlatmış. Pes yani…

Mesnevi’de bu ahlak dışı tabir-i câizse erotik hikâyelerin bulunmasını bir bayan akademisyen de şöyle savunuyor: “Mesnevi’de bir iki hikâyede kadının hislerine mağlup oluşunu, mübalağalı bir şekilde tasvir edişi, ne yazık ki Mevlânâ’yı küçük düşürmek isteyen, art düsünceli bazıları tarafından tenkit edilmiştir. Mevlânâ’nın anlaşılması için onun yaşadıklarına en azından benzer duygu ve vecdlerin yaşanması gerekir. Bu anlamda Mevlânâ gibi hissetmeden Mevlânâ’yı gerçekten anlayabilmek mümkün olamaz. Nitekim Ali Nihat Tarlan’ın tespitleri bunu destekler mahiyettedir: “Mevlânâ anlatılmaz, çünkü anlaşılmaz. O sadece mümkün olduğu derece duyulur. Onu anlatmaya çabalayanlar derece derece onun dış çizgilerine yanaşabilenlerdir.” [6]

 

Bayan akademisyen açık açık Mevlânâ’yı eleştiren bizleri  “Mevlânâ’yı anlamaktan aciz ve art düşünceli” olarak suçlamakta. Şunu merak ediyorum: Acaba bu akademisyen bayan, bizim müstehcen olması hasebiyle buraya iktibas edemeyeceğimiz, ancak delil olması için kaynaklarını verdiğimiz bu hikâyeleri kendi çocuklarına ve çevresine rahatlıkla ve yüzü kızarmadan anlatabilir mi?[7]

 

Peki, Mevlânâ Celâleddin Rûmî böyle birisi ise niçin hem Müslümanlarca hem de Batılılarca çok sevilmektedir? Bu mühim ve cevaplandırılması zor olan soruya cevap arayalım:

mevlana

 

1-MEVLÂNÂ’NIN ALLAH DOSTU BİR EVLİYÂ ZANNEDİLMESİ: İslam dünyasında felsefi tasavvufun etkisiyle, geleneksel anlamda velî (çoğulu evliyâ); benliğini Allah’ta yok etmek sûretiyle birtakım üstün vasıflar kazanarak, hârikulâde şeyler gösterebilen büyük insan anlamında kullanılmaktadır. Hatta daha da ileri gidilerek Allah adına kâinatın idaresini düzenlemeye yetkili kişiler olarak algılanmaktadır.

Yüzyıllar boyunca toplumumuzda veli (çoğulu evliyâ) kavramının;Türkler’in İslam’a girişinden sonra, İslam öncesi dinlerinden taşıdıkları şamanizm, budizm, zerdüştilik, mazdeizm, maniheizm ve hıristiyanlık gibi inançların tesiriyle ıstılahlaştığı görülmektedir, öyle ki Allah’a yakın olduğu kabul edilen, veli diye vasfedilen bu kişilerin fevkalade kuvvet ve kudretlerle mücehhez olduğuna ve herhangi bir konuda -sağ veya ölü iken- yardımlarının söz konusu olacağına inanılmaktadır.

Bu konuyu Kur’an’ın ve Sünnetin çerçevesi dışında değerlendirenler, özel bir statü verdikleri evliyâda olağanüstü güçler ve yetkiler görürler. Onların peşine takılır, bir dediklerini iki etmezler. Ağızlarından, ya da kalemlerinden çıkan sözleri doğru mu yanlış mı diye düşünmeden benimserler. Evliyâ dedikleri kimselerde mutlaka tabiatüstü bir güç ve kerâmet görmek isterler. Göremeyince de kendileri uydururlar. Ya da önceden uydurulmuş malzemeyi kendi şeyhleri için kullanırlar.

Bu anlamda toplumuzda evliyâ denilince akla Mevlânâ, Hacı Bektaş-ı Velî, Yunus Emre, Ahmet Yesevî  gibi isimler gelmektedir. Bilhassa konumuz olan Mevlânâ, “Hazreti Mevlânâ” denilerek anılmakta, uydurma menkıbe ve rüyalarla adeta peygamber gibi telakki olunmaktadır. Mevlana’yı yermede aşırı gittiğimizi düşünen okurlarımız olabilir. Bu hususta az bile söylediğimiz anlaşılsın diye menâkıb kitaplarında geçen bazı rivayetleri (baştan uydurma olduğuna inandığımızı ifade edelim) nakledelim:

Mevlânâ zamanında Konya’da yaşayan Sadreddin-i Konevî[8] bir gün şöyle bir rüya görür: “Rüyâmda Fahr-i Kâinât Efendimiz’i gördüm. Yanlarında Eshâb-ı kirâm ile medreseyi teşrîf etmişlerdi. Sofanın ortasına oturdular. Bu sırada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de oraya gelip uygun bir yere oturdu. Peygamber Efendimiz Mevlânâ’ya çok iltifât ettiler ve Hazret-i Ebû Bekr’e dönerek; “Yâ Ebâ Bekr! Ben Mevlânâ Celâleddîn ile diğer peygamberlerin arasında öğünürüm. Çünkü onun öğrendiği ilim, işlediği amelin feyz ve nûru ile ümmetimin gözleri aydın olur. O benim oğlumdur.” buyurdular. [9]

Osmanlı Şeyhülislâmı İbn-i Kemâl Pa­şa, Mesnevî ile alâkalı bir rüyâsını şöyle anlatır: “Rü’yamda Rasûl-i Ekrem -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘i gör­düm. Elinde Mesnevî’yi tutarak buyuruyordu ki: “Birçok manevî kitâblar tasnîf edildi. Fakat bunların içinde Mesnevî gibi bir kitâb yazılmadı.”[10]

    “Bir kimse rüyâsında Resûlullah efendimizi görüp, huzûruna vararak hürmetle selâm verdi. Peygamberimiz, mübârek yüzlerini öbür tarafa çevirdiler. O zât, öbür tarafa dolanıp tekrar selâm verdi. Yine mübârek yüzlerini çevirip, iltifât etmediler. O zât çok üzülerek ağlamaya başladı ve sebebini suâl etti. Peygamber efendimiz; “Sen, bizim dostumuz olan Celâleddîn Muhammed Rûmî’den yüz çeviriyorsun. Hâlbuki o, bizim çok sevdiğimiz evlâdımızdır.” buyurdular. O kimse korku ile uyanıp hatâsını anladı. Kendi kendine; “Ey bedbaht! Şimdiye kadar yarasa gibi güneşin ziyâsından kaçtın. Bundan sonra bâri Mevlânâ hazretlerinin huzûruyla şereflenip dünyâda ve âhirette saâdete kavuş.” dedi. Hemen Mevlânâ’nın medresesine doğru, onun talebesi olmak için büyük bir ihlâs ile yola koyuldu. Kapıya geldiğinde, Muhammed ismindeki talebeyle karşılaştı. Talebe, ona; “Beni hocam Mevlânâ  gönderdi. Bize kalbinde sevgi hâsıl olan bir kimse geliyor, onu kapıda karşılayın.” dediler. “Haydi, içeriye buyurun!” dedi. O kimse içeri girip Mevlânâ’nın elini öpüp, talebesi olmakla şereflendi.”[11]

   Yukarıda naklettiğimiz uydurma rüyâ menkıbeleriyle Mevlânâ’nın ne kadar büyük Allah dostu olduğu hatta O’ndan yüz çevirenden Rasulullah Efendimizin de yüz çevireceği anlatılmaktadır. Yazı dizisi boyunca kanaatimizi belirttiğimiz üzere; Eserlerini sapkın hulul ve vahdet-i vücûd inancı içeren dizeler ve müstehcen hikâyeler içeren hikâyelerle dolduran birisinin, bırakın Allah dostu olmasını bilakis Aduvvullah (Allah düşmanı) olması daha muhtemeldir.  

Şunu da ifade etmeden geçmeyelim: Mevlânâ’nın bizzat kendisi de Mesnevi’sinin önsözünde kendi eliyle yazıp durduğu ve birçok islâm dışı, ahlak dışı uydurma menkıbelerle dolu olan kita­bını –haşa- Kur’an gibi vasfetmekte: “Bu kitap, Mesnevi kitabıdır. Mesnevi hakikate ulaşma ve yakın sırlarını açma hususunda din asıllarının asıllarıdır. Tanrı’nm en büyük fıkhı, Tanrı’nın en aydın yolu, Tanrı’nın en açık burhanıdır. Mesnevi, içinde kandil bulunan kandilliğe benzer. Sabahlardan daha aydın bir surette paridar… Kalplere cennettir; pınarları var, dalları var, budakları var. O pınarlardan bir tanesine bu yol oğulları “selsebil” derler. Makam ve keramet sahiplerince en hayırlı duraktır, en güzel dinlenme yeri. Hayırlı ve iyi kişiler orada yerler, içerler… Hür kişiler ferahlanır, ça­lıp çağırırlar. Mesnevi, Mısır’daki Nil’e benzer: sabırlılara içilecek su­dur, Firavun’un soyuna sopuna ve kâfirlere hasret. Nitekim Tanrı da, “Hakk onunla çoğunun yolunu azıtır, çoğunun da yolunu doğrultur.” demiştir. Şüphe yok ki Mesnevi gönüllere şifadır, hüzünleri giderir, Kur’an’ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce, özleri hayırlı kâtiplerin elleriyle yazılmıştır, temiz kişilerden başkalarının dokunmasına müsaade etmezler. Mesnevi Âlemlerin Rabbinden inmedir. Bâtıl ne önünden gelebilir, ne ardından. Tanrı onu korur, gözetir; Tanrı en iyi koruyandır, merha­metlilerin en merhametlisidir. Mesnevî’nin bunlardan başka lakapları da var. O lakapları veren de Tanrıdır…”[12]

Mesnevi şarihlerinden Tahirul Mevlevi[13], Şeyhi Mevlânâ Celaleddin’in bu sözlerinin Vakıa suresi 78 (v.d) ayetleriyle, Abese 12-15. ayetlerine nazîre olduğunu kabul eder. Tahirul Mevlevi, Mesnevi’yi Kur’an gibi Allah kelamı saymakta pirinden daha pişkindir: Mesnevi için “onun önünden de arkasından da bâtıl yaklaşamaz” ifadesini, Fussilet-42. ayetiyle bağdaştırır. Mevlevi devamla şöyle der;”Cânib-i ilahî’den vahy-i münzel olan Kur’an-ı Kerim nasıl avn-i Samedanî’de ise, onun evvelinden de, sonundan da bâtıl zuhuruna imkan ve ihtimal yoksa Mesnevi de öyledir. İlham-ı Rabbani eseridir. Kendisinden sapıklık zuhuruna imkân yoktur. Hatta iptali ve tahrifi de kabul değildir.”[14]

Demek ki, Mesnevi’deki bütün sapık hikayeler, örneğin (okuyuculardan özür dileyerek, mecburen atıfta bulunmak zorunda olduğumuz) kabak hikayesi ve bizim aynen iktibas etmeye haya ettiğimiz, homoseksüel ilişkilerin tasvirine ilişkin terbiye dışı, ateist bir insanın bile yazmaktan ar edeceği sözler de -haşa- Allah tarafından nazil olmuştur Mevlânâ Celaleddin’e…

Hemen bu satırlarımızdan bizim evliyâ’yı inkâr ettiğimiz ithamında bulunabilir.[15] Yanlış anlaşılmaması için bu konudaki düşüncelerimizi kısaca beyan edelim:

 

Her konuda olduğu gibi bu konuda da temel ölçümüz Kur’an ve Sünnettir. Öyleyse velî veya evliyâ kimdir, özellikleri nelerdir? “Haberiniz olsun; Allah’ın velîleri (evliyâullah), onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir.” (10/Yûnus, 62) Onlar Allah’tan hakkıyla korkup çekindikleri için, onlara dünyada ve âhirette korku yoktur. Onların ilerisi güzel olduğu için geçmişle ilgili hüzünleri (üzüntüleri) kalmamıştır. Hesapları sebebiyle korkmayacaklar ve hesaplarının kötü olmaması sebebiyle de üzülmeyecekler.

Bu müjdeye kavuşacak olan “evliyâ” kimdir? Cevabı bu âyeti takip eden ikinci âyet veriyor: “Onlar iman edenler ve (Allah’tan) korkup sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve âhirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş budur.” (10/Yûnus, 63-64). Ölçü, iman ve takva. Kim hakkıyla iman eder, imanını şirk veya riyâ gibi şeylere bulaştırmazsa ve arkasından da Kur’an ve Sünnet’in tanımladığı takvâya ulaşırsa, işte böyleleri Allah’ın velîleridir.

İslâm akaidinde, bazı dinî çevrelerde bilinen anlamda kişilere kutsallık izâfe edilerek, hatta onları insanlık vasıflarının da üzerine çıkarmak gibi hayâlî ve mitolojik tipler icat etmek anlayışına yer yoktur. Kur’an’da net bir şekilde açıklanan “evliyâ”nın diğer insanlardan farkı; beşer tabiatının üzerine çıkması, fevkalâdelikler göstermesi veya günahları bağışlaması değil; Tevhidî bir inanca sahip olması, münkerden kaçınması ve ma’rûfu emretmesi, her türlü şirke, zulme, haksızlığa karşı tavır sahibi olmasıdır.[16]

Bu tariflerden sonra benim aklıma “Evliyâ” denince:  Zalim Abbasi emirine karşı çıkan İmam Ebu Hanife; Sapkın Şia inancını darmadağın eden İbn-i Teymiyye; Rus kâfirine yıllarca cihad eden Şeyh Şâmil; İtalyan emperyalistine karşı çıkan Ömer El-Muhtâr;  Zâlim sisteme karşı çıkan Şeyh Said ve İskilipli Atıf Hoca;  Mısır’da hakkı haykıran Hasan El Bennâ ve Seyyid Kutub;  Pakistan’da Seyyid Ebu’l A’la El-Mevdûdi;  Suriye’de Mervan Hadid ve Said Havvâ; Filistin’de Şeyh Ahmed Yasin ve Abdulaziz Rantisi;  Afganistan’da Küresel cihadın babası Abdullah Azzâm (Rahmetullâhi Aleyhim Ecmaîn) gelmekte. İşte gerçek Allah dostları…

2- MEVLÂNÂ’NIN FİKİRLERİNİN KÂFİRLER DÂHİL KİMSEYİ RAHATSIZ ETMEMESİ: Mevlânâ’nın yaşadığı 13.yüzyılda Müslümanların siyasi ve askeri gücü epey kırılmıştır. İslam coğrafyasında birçok irili-ufaklı güçsüz devlet vardır. Doğudan Moğol, batıdan Haçlı ordularınca sıkıştırılıp ezilen insanlar tam anlamıyla bir kaos ortamına itilir. Bu, siyasî ve askeri alanda olduğu kadar, inançta da açığa çıkan bir kaostur. Önceki yüzyıllarda etkin olan kelâmın, fıkhın güç kaybetmesi, ulema sınıfının otoritesinin azalması, eski şaman yeni keramet sahibi evliyalar karşısında ikinci plana itilmesi 12. yüzyılda sistemleşmiş, tarikat kurumlarını oluşturmuş tasavvufa büyük imkânlar sunar. Artık tasavvuf bir kaç meczup, cerbezeli konuşan adamın felsefesi olmaktan çıkıp, şeyhlerin toplumun önüne bir mehdi gibi, bir kurtarıcı gibi çıktığı, toplumu yönlendirdiği dönemdir. Tekke, zaviye, hankâh ve benzeri mekânlar tarikatların idari ve yönetim üssü olur. Bu birimlerde faaliyet gösteren şeyh, derviş, vs. unvanlı şahsiyetler halkın sadece inançlarını yönetip kontrol etmekle kalmayıp, büyük oranda siyasî bir güç de elde ederler.

Yeni Müslüman eski şaman Türkler fakihlerden, müftülerden ve kelamcılardan pek hazzetmezler.  Türkler geçiş döneminin kolaylaştırıcı özellikleri, ondan da öte eski inanç ve alışkanlıklarının devamını meşrulaştırıcı özellikleri nedeniyle tasavvufa eğilim gösterir ve onu tutarlar. Tasavvuf onlar için bir sığınak olur. Çünkü böylelikle fakihlerin sorgusundan kurtulurlar. Dine uymayan davranışlarını, bâtıni yorumlar maskesi altında devam ettirme fırsatı bulmuş olurlar. Şeriatın sert ve acımasız gibi lanse edilen kuralları, sosyal ve bireysel hayatı düzenleyen şeriat kuralları yerine, her türlü inanca ve mensubuna kucak açan, onlara sınırsız hoşgörü ile muamele eden, namazsız-niyazsız ama keramet sahibi(!) şeyh, derviş, abdal ve babalar etraflarında büyük halk kitlelerini toplamayı başarırlar.

Onlar elde etmeye başladıkları siyasi ve ekonomik gücün her türlü inanca ve mensubuna sınırsız hoşgörüden kaynaklandığını fark etmeleri uzun sürmez. Onların hoşgörüsü arttıkça, kitleler kendilerine daha çok bağlanır, kitleler kendilerine daha çok bağlandıkça onların hoşgörüsü daha da artar. Onlar “mânâ âleminin sultanları (!)” olurlar. Yunus Emre’nin dediği gibi;“Cümle yaradılmışa bir gözle bakmayan. Şer`in evliyasıysa, hakikatte asidir”,veyâ Mevlânâ’nın dediği gibi “Gel ne olursan ol, gel” diyenler, kendi dindaşlarını katledenlerle çok samimi olabilmişler, hatta kendi çocuklarını gözden çıkarabilmişlerdir. Bugünlerde de “diyalog ve hoşgörü” adı altında faaliyet gösterenler, kendi kardeşlerine hasmâne, batılılarla ve papazlarla gayet dostâne ilişkiler geliştirebilmektedirler. İşte konumuz olan Mevlânâ’nın fikirleri ve tavırları buna en güzel örnektir.

Mevlânâ başta Selçuklu sultanları ve hanedanın diğer mensupları olmak üzere zamanın Selçuklu yöneticileriyle çok yakın münasebetlerde bulunmuştur. Hatta bunlardan bazılarının ona mürit olduğu da bilinmektedir. Bu münasebetler sayesinde de zamanın hükümdar ve emirleri, Mevlânâ’nın sohbetlerinde bulunarak onun düşüncelerinden büyük oranda etkilenmişlerdir. Moğolların Anadolu‘ya hâkim olmasından sonra da Mevlânâ’nın bu kesimlerle olan yakın ilişkisi devam etmiştir. Tıpkı Anadolu Selçuklu sultanları ve diğer yönetici çevreleri gibi, Moğol yüksek idarecileri de, Mevlânâ’nın gerek bürokrasi, gerek esnaf ve her kesimden halk arasında ne ölçüde etkin ve yaygın bir nüfuza sahip bulunduğunu biliyorlar ve ona göre davranmışlardır. Mevlânâ Anadolu’yu işgal eden Moğollarla iyi geçinmeye çalışırdı. Hatta Moğollar sıcak tutumu nedeniyle Mevlânâ ‘yı ‘Şeyhü’ş- Şuyuh’ir Rum(Anadolu’daki tüm şeyhlerin başı)’ ilan ettiler. Bu Anadolu’daki bütün şeyhlerin ve ailelerin Mevlana’ya bağlanması mecburiyetini getirir. Ayrıca Moğollar Mevlânâ ‘ya bu görevinden dolayı maaş bile bağladılar. Kayseri’de on binlerce Ahi ve Türkmen’i öldüren, Baycu Noyan Konya’ya geldiğinde Mevlânâ ile görüşmüş ve Mevlânâ bu elleri kanlı katil Baycu Noyan’ın evliyaullah’tan olduğunu Konyalılara telkin etmiştir.[17]

Halkın büyük çoğunluğunun Selçuklu sultanlarının, yerel askeri beylerin, büyük tacirlerin, Moğol işgalcilerinin boyunduruğu altında ezildiği ve sömürüldüğü, açlık, evsizlik ve yaşam güvencesizliğiyle yüz yüze olduğu, dahası kan ağladığı koşullarda Mevlana gününü gün etmekte, şiir yazmakta, sema yapmaktadır. Eflakinin nakline göre: “ Vezir Ziyaeddin’in hanında Tavus adında harp(bir çalgı) çalan bir hanım vardır. Sesi de çok tatlı ve gönül okşayıcıdır. Saz çalmasındaki maharetinden ötürü bütün âşıklar onun esiri olmuşlardır. Tesadüfen bir gün Mevlânâ o hana girip Tavus Hanımın odasının karşısına oturur. O sırada Tavus-i Çengi, cilvelerle Mevlânâ’nın huzuruna gelip onu kendi hücresine davet eder. Mevlânâ’nın bu davete icabeti sabahın erken saatlerinden ta akşam namazına kadar onun odasında namaz ve niyazla(!) meşgul olmasıyla geçer. Mevlânâ sarığından bir gez miktarı kesip Tavus Hanıma verir. Cariyelerine de kırmızı dinarlar bağışlayarak oradan ayrılır.”[18]

 

İnsanların bir bölümü Rabbani âlimlerin öncülüğünde (Şeyhulislam İbn-i Teymiyye gibi)  Moğol istilacılarına karşı savaşırken Mevlânâ onlara, bütün bu gelişmelere sırtlarını dönmelerini “geçici” olan bu dünyaya boş vererek nefis cihadı yapmalarını öğütler. “Küçük cihaddan büyük cihad’a döndük sözünün (Hadisinin) [19]tefsiri” başlığıyla şunları anlatır:  “Gerçi dışarıdaki hasmı mağlup ettik ama içimizdeki düşman ondan daha fenadır. Onun öldürülmesini aklın, idrâkin yapacağı bir iş sanma. Nefis aslanı tavşanın maskarası olmaz. Nefis cehennemdir. Cehennem ise bir ejderhadır. Ona deryalar dökülse sönmez… Zira küçük cihadı tamamladık, büyük cihad için gayret et. Biz şimdi küçük cihaddan döndük. Peygamberin büyük cihad dediği şeyi bil. Kafdağını iğne ile yerinden ayırmak için kuvvet ile yardım Haktandır, gerisi lâf. Safları dağıtanı aslan sanma, asıl nefsini ezebilen aslandır.”[20]

Mevlânâ ve dolayısıyla Mevlevilerin, devletin ve yönetiminin başında olanlara mutlak itaatı öngören ve eski İrani zihniyetten kaynaklanan Ahlak teorisine bağlılıklarından ötürü Osmanlılar, Mevlevilerin bu zihniyetini tebaaya otoriteye boyun eğme duygusu vereceği mülahazasıyla faydalı olacağını düşünmüşlerdir. Mevlana’nın Mesnevi’sinde ve diğer eserlerinde öngördüğü ahlak anlayışı budur. Bu ahlak anlayışı; doğru ve yanlış, iyi ve kötü, güzel ve çirkin kriteri siyasi otoritenin belirlemesine göredir. Allah, gücü ve kudreti kime vermişse hakkı ve adaleti taayyün yetkisi de onundur. Eski İran’da bu yetki şahlara ait idi. Çünkü şahların ve devlet yetkililerinin hata ve kusurdan münezzeh olduklarına inanılırdı. Bu ahlaki anlayıştan dolayı Mevlana’nın torunu Ulu Arif Çelebi, kendisine niçin Müslümanları (Karamanoğullarını) bırakıp Moğollara destek verdiğini soranlara “Günümüzde, Allah gücü ve kudreti Moğollara vermiştir. Biz onlara itaat etmeyi kendimiz için vacip görürüz.” [21] demiştir.

at

Naklettiklerimizden anlaşılacağı üzere Mevlana’nın fikirleri kâfirler dâhil hiç kimseyi rahatsız etmemiş ve Mevlanâ tüm insanlığa hoşgörü abidesi olarak sunulmuştur. Buna dâir vereceğimiz son iki örnek ülkemizden olsun:

 

Birinci örnek; Türkiye’deki rejimin bânisi Mustafa Kemal’in Mevlânâ’ya bakışıdır.  Mustafa Kemal’e göre “Mevlevîlik, Türk ananesinin Müslümanlığa nüfuz edişinin bir örneği” ve “Mevlânâ büyük bir reformatör… Mevlevîlik tekkelerin en ileri olanıydı.”[22] Tarihçi Cemal Kutay’ın ifadelerine göre, Mustafa Kemal’e emrindeki yardımcılarının “Paşam Hz. Mevlana’nın makamını müze haline getirmeniz[23] üzerine halk buraya akın etmeye başladı. Bu bir sakınca doğurmasın” demeleri üzerine Atatürk’ün verdiği cevap ilginçtir: “-Eğer, Hz. Mevlana’yı hakkıyla tanımak ve benimsemek için ziyarete gitmekte olduklarına inansam öteki dergâhların da açılmasını sağlardım. Çünkü Hz. Mevlana’yı tanımak ve anlamak zaten diğer tüm tehlikeleri de ortadan kaldırmaktadır.”[24]

 

İkinci örnekte 2008 de Mevlânâ’yı anma töreninde o zamanın CHP genel başkanı Deniz Baykal’ın şu sözleridir: “Bizdeki İslamiyet, Usame Bin Ladin’leri değil, Mevlana’yı, Hacı Bektaşı Veli’leri yetiştiren bir anlayış olmuştur. Bunun kıymetini bilmeliyiz. Mevlana ‘ben Kur’an’ın kölesiyim, Muhammed’in yolunun toprağıyım’ diyen kişidir. Bugün dünyanın dört bir köşesinde her inançtan, her dinden, her milliyetten insanlar Mevlana derneklerinde bir araya geliyor. Onun içindir ki Papa 23. John, ‘Katolik Dünyası adına Mevlana’nın önünde saygıyla eğiliyorum, diyor. İslamiyeti şiddetle terörle karalamak isteyenler, ya da baskıcı bir siyasi ideoloji haline dönüştürmek isteyenler karşılarında en sağlam dayanak olarak Mevlana’nın sevgi ve hoşgörü temelindeki tasavvufi ve hümanist insan anlayışını bulurlar. Onun içindir ki bugün Türkiye, İslamiyet’in en özgür, en akılcı, en ileri, en özgür yaşandığı yerdir. İslamiyet ile demokrasi, İslamiyet ile laiklik, İslamiyet ile özgür kadın anlayışı, en ileri ölçüde bağdaşabilmiştir.”[25]

Verdiğimiz örneklerden de görüleceği üzere; Fikirleri en zındık kâfirleri bile rahatsız etmeyen hatta onlarca topluma rahatlıkla lanse edilen bir kişi Mevlânâ. Tabi ki böyle birinin hemen herkes tarafından  -Muvahhidler hariç- sevilmesi normal görülmelidir.

(Devam Edecek)

Yazı dizisinin tamamı www.muhammedimamoglu.com adresinden okunabilir.

 


[1] Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) bir bâtıni İsmailidir. Ancak sıradan bir İsmaili değil; bir İsmaili İmamının oğlu ve Huccet (zamanın İmamının tanığı, vekili), diğer söylemle baş Dai makamında bulunan bir sufidir. Menâkıb kitaplarında şu menkıbe nakledilir: “Mevlânâ’nın bir oda ağzına kadar dolu kitapları vardı. Şems; bu kitapları havuza atmasını söyledi. Mevlânâ kitapları kucağına doldurup havuza atıyordu. En sonunda bir kitap kalmıştı. Bu kitap yanında çok kıymetli idi. Onu da suya atınca, Mevlânâ’nın kalbi karıştı. Bu büyük zâtsa, kitapları neden suya attırdı, diye kalbine geldi. Şems; Mevlânâ’ya ne düşündüğünü sordu. Mevlânâ: – En son attığım kitap, babamdan kalma ve benim için çok mühimdi. İçinde ezberimde olmayan bir çok mevzular vardı. Şems eline uzun bir değnek alıp havuzu karıştırdı. O kitap ne zaman suyun yüzüne çıkarsa bana haber ver, dedi. Bir zaman sonra karıştıra karıştıra kitap suyun yüzüne çıktı. Mevlânâ:  İşte bu kitaptır, deyince Şems: Bismillah, deyip kitabı eline aldı ve Mevlânâ’ya uzattı. Mevlânâ kitabı açtı, hayret etti. Saatlerce suyun içerisinde duran kitabın hiç bir yerine yaş değmemiş, kitabın içerisinden toz dökülüyor.Şems’e sordu: Bu kitabın her tarafının yaşarması, hatta dağılması lâzımdı. Hiç bir yeri yaşarmamış. Sanki hiç suyun içine atılmamış. Nasıl oldu böyle? Şems: Ben, sana bunu öğretmeye çalışıyorum. Sen kafanı kitaplara takıyorsun deyince, Mevlânâ kendiliğinden o kitabı da suya attı.” ( http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/HTMLdosya1/Mevlana-2.htm)

[2]Mevlana hayranı yazar Fürûzanfer “ülemânın kîl u kâl’ı” cümlesiyle İslâm fıkhını öğrenen ve öğreten âlimlerimizle alay etmektedir. Bilmeyenler için ifade edelim ki,  kîl u kâl: Gıybet, dedikodu, faydası olmayan, gereğinden fazla uzatılmış her söz anlamında kullanılmaktadır. Tasavvufçular (istisnaları var tabi ki) öğrenerek ve çalışarak ilim tahsil et­menin uzun ve yorucu bir yol olduğunu, bu yolla kazanılan ilmin derecesi ne kadar olursa olsun yetersiz, şüpheli ve zahir bir ilim olduğunu söylerler. On­lara göre kâmil ve tam ilim, keşf ve ilham yolu ile kişinin kalbinde meydana gelen ilimdir. İbn el-Cevzi’nin bu konudaki tespitini nakledelim:”Âlemde ilimden daha şerefli bir şey yoktur. Nasıl olsun ki?! İlim delildir. Yok, olursa, dalalet olur. Şeytanın en gizli tuzaklarından biri de en üstün ibadet olan ilimden alıkoymak için insanın nefsinde taabbudi süslemesidir. Hatta Öncekilerden bir cemaat için bunu süslü göstermiş, onlar da kitapları­nı toplayıp denize atmışlardır… Şeytanın tasavvufçulara oyunu o kadar büyük olmuş ki, onlardan bir ce­maat talebe ve müridlerinin mürekkep hokkası bile taşımalarını yasaklamışlardır… İşte bu İblis’in en gizli oyunlarından biridir. Bu gizli oyundan ve aldanmadan sakın! Çünkü ilim en büyük asıl ve en büyük nurdur. Hatta ilim tahsili için yaprak çevirmek oruç, namaz, hac ve cihaddan büyük olabilir. İlimden yüz çeviren nice kişi taabbudunda (ibadete kapanmasında) heva ve heves azabı içine dalmakta, nafilelerle birçok farz­ları yok etmekte ve daha üstün olduğunu sandığı şeylere dalıp vacibi ihmal etmektedir.(İhtisâren İbn el-Cevzi, Saydu’l-Hatır, 1/144-146, Tah. Ali Tantavi-Naci Tantavi, Daru’l-Fikr)

[3] Fürûzanfer, Mevlana Celaleddin, s. 88, MEB yayınları, İstanbul,1987

[4]  Yukarıda verilen cilt ve sayfa numaraları için bak: Mesnevi, Çeviren: Veled İzbudak/ Gözden Geçiren: Abdulbaki Gölpınarlı/ Şark İslam Klasikleri/ Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları

[5] http://www.sorularlaislamiyet.com/article/16559/mevlana-hazretlerinin-mesnevi-sinde-gecen-mustehcen-hikayeler

[6] Tülay Tokmak, Mevlânâ Düşüncesinde Kadın, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sivas, 2006

[7]  Mesnevî’de geçen erotik hikâyelerin derlenip toplanmasıyla bir kitap bile yazılmıştır. Bakınız: Turan Tektaş, Mesnevi’den Erotik Hikayeler, Manifesto Kitap, İstanbul, 2009

[8] 1208-09 yıllarında Malatya’da doğdu. Sadreddin Konevî, 1221 yılında babasını dokuz-on yaşlarda iken kaybetti. O yıllarda Anadolu’ya gelen  Muhyiddin-i Arabî, annesiyle evlendi. Muhyiddin-i Arabi ile birlikte Halep ve Şam’a gitti. Konevî uzun bir Suriye, Mısır ve Hac yolculuğundan sonra 1241 yılında Konya’ya yerleşti. Bundan sonra vefatına kadar Konya’dan ayrılmadı. Mevlâna, kendi cenaze namazının Sadreddin Konevî tarafından kıldırılmasını vasiyet etti. Sadreddin Konevî, 1274  yılında vefat etti. Sadreddin Konevî, vahdet-i vücut düşüncesinin Muhyiddin Arabî’den sonraki en önemli temsilcisi idi.

[9] İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.8, s.147,Türkiye Gazetesi Yayınları, İstanbul

[10]Osman Nuri Topbaş, Mesnevî Bahçesinden Bir Testi Su, s.12, Erkam Yay. 1998, İstanbul

[11] İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.8, s.147

[12] Mevlânâ. Mesnevî. M.E.B. Çev.Veled İzbudak. İst.1990,c1,  Birinci Önsöz

[13] 1877 tarihinde İstanbul Taşkasap’ta (Fındıkzade) doğdu. Dönemin en iyi semâzenleri arasında yer aldı. Beyânülhak, Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşâd’da İslâm tarihine ve günlük meselelere dair yazıları yayımlandı. Şapkaya ve inkılâplara karşı olma suçlamasıyla İstanbul’da tutuklandı. Ankara’daki yargılamalarda beraat edip İstanbul’a döndü. Soyadı kanunu çıkınca Olgun soyadını aldı. 21 Haziran 1951’de vefat etti. Cenazesi vasiyeti üzerine Yenikapı Mevlevîhânesi’ne  defnedildi.

[14] Tahirul Mevlevi, Mesnevi Şerhi, c.1,s.36-38, Selam Yayınları, İstanbul,1963

[15] Mevlânâ konusunda fikirlerimizi şifahen ifade ettiğimiz nice yerde: “Sen Allah dostlarına çatıyorsun veya evliyayı inkâr ediyorsun veya kerameti inkâr ediyorsun.” gibi ithamlara uğradık maalesef…

[16] Arif Çiftçi, Veli ve Evliya Terimleri Üzerine, Haksöz Dergisi, 11 Şubat 1992

[17] https://www.facebook.com/MEVLANA.GERCEGI/posts/532050286806069 Prof. Dr. Mikail Bayram’ın Nüve Yayınları’ndan çıkan ‘Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren- Mevlana Mücadelesi’ adlı kitabından iktibas

Moğolların bu şekilde birçok defa Mevlana’ya para ve değerli hediyeler gönderdiğini Ahmed Eflaki anlatır. Üstelik bu paralar Moğolların el koyduğu Türkmenlerin paralarıdır. Bir defasında da Moğol hazinedarı Mevlana’yı özel olarak ziyarete gelmiş, ona 1000 dinar para vermiştir. O dönem için bu çok külliyetli bir paradır (1 deve 10 dinardı). Bunun gibi daha pek çok örnekler bulunmaktadır.

[18] Ahmet Eflaki, Menâkıbul ârifin (Ariflerin Menkıbeleri), Şark İslam Klasikleri, s.489, M.E B. Yayınları

 

[19] Peygamberimizin Tebük Savaşı dönüşünde söylediği iddia edilen bu söz için Büyük muhaddis İbn Hacer el-Askalânî, “Bu, dilden dile dolaşan bir sözdür fakat (Peygamberimize değil) İbrahim b. Ebi Able’ye aittir.” demiştir. Aliyyü’l-Kârî, bu rivayetin İmam Gazali’nin “İhyâ-u Ulumiddîn” adlı kitabında geçtiğini, İhyâ’nın hadislerini değerlendiren el-Irâkî ise bunu İmam Beyhakî’nin bu hadisin senedi zayıftır” notu ile rivayet ettiğini belirtmiştir. (Aliyyü’l-Kârî, el-Esrâru’l-Merfûa, s: 211, hadis no: 211. Ayrıca bkz: el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c: 1, s: 424-425, hadis no: 1362) İbn Teymiye bu rivayet için: “aslı yoktur. Peygamberimizin söz ve fillerini iyi bilen hiçbir âlim böyle bir hadis rivayet etmemiştir. Kâfirlerle cihad en büyük amellerdendir” demiştir. (İbn Teymiyye,  Mecmûu’l-Fetâvâ, c: 11, s: 197)

 

[20]  Mevlânâ, Mesnevî,1430.

[21] Eflaki, Menakibü-l Ârifin, II, 925-926

Mevlana’nın torunu Ulu Arif Çelebi’nin bu sözleri, Fethullah Gülen’in şu cümleleriyle ne kadar uyum arz ediyor:  “Amerika ile dostça geçinmeden ve Amerika istemeden, dünyanın hiçbir yerinde, hiç kimseye ve hiçbir şey yaptırmazlar… Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığımız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz. Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli, Amerika göz ardı edilerek, şurada veya burada kendi başına bir iş yapılmaya kalkışılmamalıdır… Rusya bile sizi desteklese, eğer Amerika istemezse, işinizi bozacaktır… Çünkü Amerika kendi işlerinin bozulmamasından yanadır. Bu da yadırganmamalıdır ”( Nevval Sevindi, 22 Temmuz 1997 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesinin 5. sayfada yayınladığı “Fethullah Gülen’le New York sohbeti) Mantalite aynı: Güce tapınma…

 

[22] M. H. Egeli, Atatürk”ten Bilinmeyen Hatıralar, 2. Baskı, İstanbul, 1959, ss.70-1

[23] M. Kemal, tekke ve zaviyeleri kapamasına rağmen Mevlana’dan vazgeçmemiş inkilâplarını uygulamak için onun felsefesinden faydalanmıştır. Tarikatların kapatılmasından sonra, başta Konya”daki olmak üzere, Mevlevî dergâhlarının bir kısmı, 1926 yılında müzeye çevrilmiştir. Konuyla ilgili bakanlar kurulu kararları için, bkz. BCA, no. 259–6, tarihi: 6.4.1926.

[24] http://rumimevlevi.com/tr/ataturk/mevlana-rumi-ve-atat%C3%BCrk

[25]http://www.milliyet.com.tr/Siyaset/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&Kategori=siyaset&KategoriID=4&ArticleID=1029565&Date=18.12.2008&b=Mevlana%20bulusturdu

NOT: Bu yazı Genç Birikim Dergisinin Ağustos 2014 Sayısında Yayımlanmıştır.

www.muhammedimamoglu.com