Mevlânâ[1] ve Mevlevilik Türkiye‘de öteden beri ilgi gören bir konu olmakla beraber özellikle son yıllarda bir mutasavvıfın ve bir tarikatın ismi olmaktan öte anlamlar kazanarak, kadın veya erkek, dindar ya da değil, toplumun farklı kesimleri tarafından çeşitli düzeylerde görünür ve bilinir hale gelmiştir. 2007 yılının UNESCO tarafından Mevlânâ Yılı ilan edilmesiyle gerek Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye ait eserlerin orijinal ve sadeleştirilmiş metinleri, Mesnevi’den hikâyeler, Mevlânâ’dan öğütler tarzında kitaplar ve gerekse Mevlânâ ve Mevlevilik ekseninde yazılmış kurgusal ve kurgusal olmayan anlatı deneme, roman, hikaye, gezi ve benzeri türlerdeki kitaplar yaygınlık kazanmıştır. Hatta o kadar ki bu kitaplar aylarca çok satan kitaplar reyonlarında liste başı olmuşlar ve Türkçe dışındaki dillerdeki baskılarıyla diğer ülkelerde de yoğun ilgi görmüşlerdir. Türk sinemasında da doğrudan Mevlânâ ve Mevlevîliğe ilişkin veya tematik olarak bu konulara değinen bazı filmler çekilmiştir. [2]

Fakat UNESCO Mevlânâ’nın “ben O’nun yolunun toprağıyım” dediği İnsanlığın İftihar Tablosu Hz. Muhammed (sav) adına hiçbir şey yapmamıştır. Böyle olunca, bu tür organize faaliyetlere olumlu bir gözle bakmanın safdillik olacağı kanaati insanı sarıp sarmalıyor. “Acaba bunun altında ne gibi fikirler var?” diye insan merak etmekten ya da araştırmaktan kendini alamıyor.

Hakkında yazılan ve çizilenler o kadar farklı ki, Mevlânâ kimilerince  “Ehl-i Sünnete mensup bir âlim”[3], kimilerince “Hak aşığı bir şâir”[4], kimilerince “Bir peygamber”[5], kimilerince de “ Vahdet-i vücutçu bir kâfir”[6]Reel gerçekte de her yıl 17 Aralıkta “Devlet Büyüklerinin de resmî katılımlarıyla anılan bir Mutasavvıf.[7]

Yazı dizimize başlık olarak seçtiğimiz üzere “Hangi Mevlânâ, Gerçek Mevlânâ?”. Okuduğunuz bu araştırma bu soruya cevap aramanın bir çabası…

Mevlânâ hakkında konuşmanın/yazmanın zor olduğu mâlum. Türkiye toplumunun genel anlayışında araştırmadan sevme ve düşman olma gibi nahoş bir yaklaşım vardır. Bu toplum dinini sever ama mahiyetini bilmez, Mevlânâ’yı sever ama onunda eserlerini okumaz. Ama unutulmamalıdır ki, İslam her şeyin üstündedir ve hiçbir şeye feda edilemez. İslam Yüce Allah’ın insanlığa rahmeti ve saadetidir. Hak ve adalet hiçbir ekol veya kişi için feda edilemez ve gizlenemez. Birtakım kişileri veya uygulamaları savunmak yahut kurtarmak gayretiyle İslam öğretilerinin tevillerle yamuklaştırılması yahut göz ardı edilmesi kesinlikle doğru değildir. İbn el-Cevzi’nin dediği gibi: “Hakta tarafgirlik olmaz. Söylenenler doğru değilse, o zaman böyle şeylerden, o mezhepten ve kim olursa olsun o kişiden sakındırmış oluruz. Allah biliyor ki, hata edenin hatasını söylemekten maksadımız, şeriatı tenzih etmek ve onu yabancı şeylerden korumaktır. Yoksa söyleyen ve işleyenle bizim bir İşimiz yoktur. Bununla ancak ilim emanetini yerine getiriyoruz. Âlimler de hata edenin kusurunu açığa çıkarmak için değil, hakkı ortaya koymak için birbirlerinin hatalarını gösteriyorlar. ‘Kendisiyle teberrük edilen falan zahide nasıl cevap verilir veya sözü nasıl reddedilir?’, diyecek cahillerin sözüne itibar edilmez. Çünkü bağlılık şeriatın getirdiklerine olur, şahıslara değil. Adam cennet ehli veya evliyadan olabilir. Onun derecesi hatasının gösterilmesine engel olmaz. Bir şahsın yüceltilmesine bakıp ondan sadır olana delil ile bakmayan kimse, Hz. İsa’nın kendisini görmeyip onun elinde meydana gelen mucizelere bakan ve bundan da onu tanrılaştıran kimse gibidir. Hâlbuki Hz. İsa’ya bakıp yeme-içme ile yaşayan bir insan olduğunu görseydi, ona sadece layık olduğu değeri verirdi (insan sayardı).”[8]

dengeli-bir-ask-u-heyecan-insani-hz-mevlana-1

    MEVLÂNÂ’NIN HAYATI[9]

6 Rebîülevvel 604’te (30 Eylül 1207) Horasan’ın Belh şehrinde dünyaya geldi. Mevlânâ, Mesnevî’nin girişinde adını Muhammed b. Muhammed b. Hüseyin el-Belhî diye kaydetmiştir. Lakabı Celâleddin’dir. “Efendimiz” anlamındaki “Mevlânâ” unvanı onu yüceltmek maksadıyla söylenmiştir. “Sultan” mânasına gelen Farsça “hudâvendigâr” unvanı da kendisine babası tarafından verilmiştir. Ayrıca doğduğu şehre nisbetle “Belhî” olarak anıldığı gibi hayatını geçirdiği Anadolu’ya nisbetle “Rûmî, Mevlânâ-i Rûm, Mevlânâ-i Rûmî” ve müderrisliği sebebiyle “Molla Hünkâr, Mollâ-yı Rûm” gibi unvanlarla da zikredilmektedir.

Mevlânâ’nın babası Bahâeddin Veled, Belh’e yerleşmiş bir ulemâ ailesine mensuptu ve “Sultânü’l-Ulemâ” unvanıyla tanınmıştı. Risâle-i Sipehsâlâr’da[10] Bahâeddin Veled’in Hz. Ebû Bekir soyundan geldiği belirtilmektedir. Eflâkî[11]’ye göre Bahâeddin Veled’in annesi Hârizmşahlar hânedanından Alâeddin Muhammed Hârizmşah’ın kızıdır. Yine Eflâkî’ye göre,  Yunan felsefesini benimsedikleri için Fahreddin er-Râzî ve Zeyn-i Kîşî gibi âlimlerle onların görüşlerine uyan Hârizmşah Alâeddin Muhammed’i vaazlarında ağır şekilde eleştiren Bahâeddin Veled’in, yöneticiler ve ulemâ ile arasının açılmasını fırsat bilen karşıtları onun siyasî gaye güttüğünü, taraftarlarıyla isyan hazırlığı içinde bulunduğunu ileri sürmüşler, bunun üzerine Hârizmşah Alâeddin Muhammed,  ondan ülkeyi terketmesini istemiş, o da ailesiyle birlikte Belh’ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Mevlânâ bu sırada beş yaşındadır.

Mevlânâ’nın babası müridleri ve ailesiyle birlikte yol üzerinde bulunan şehirlerde bir müddet konaklayıp sonunda Bağdat’a ulaşmış, orada Şehâbeddin es-Sühreverdî tarafından karşılanmış, Bağdat’tan Kûfe yoluyla Hicaz’a gitmek üzere iken Moğollar’ın Belh’i işgal ettiği haberini almıştır. Bahâeddin Veled Hicaz’dan dönerken Şam’a uğramış, sonra sırasıyla Malatya, Sivas, Erzincan, Akşehir ve Lârende’ye (Karaman) uğramış, burada da adına yaptırılan medresede en az yedi yıl müderrislik yapmış, ardından Sultan Alâeddin Keykubad’ın daveti üzerine Konya’ya yerleşmiştir.

Mevlânâ on yedi veya on sekiz yaşında iken Lârende’de Semerkantlı âlim Şerefeddin Lâlâ’nın kızı Gevher Hatun’la evlenmiştir. Bu evliliğinden Sultan Veled (Bahaeddin Muhammed) ve Alâeddin Muhammed adlarında iki oğlu olan Mevlânâ’nın, eşi öldükten sonra evlendiği Gerâ/Kirâ Hatun’dan da Muzaffereddin Emir Alim adında oğlu, Meleke Hatun adında kızı olmuştur.

Bahâeddin Veled, 18 Rebîülâhir 628 (23 Şubat 1231) tarihinde vefat etti. Bu sırada yirmi dört yaşında olan Mevlânâ babasının yerine geçip müderrislik yapmaya başladı. Ertesi yıl Mevlânâ’nın çocukluğu sırasında terbiyesiyle meşgul olan, Bahâeddin Veled’in müridlerinden Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî şeyhini ziyaret etmek için Konya’ya geldi, ancak burada şeyhin öldüğünü öğrendi. Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin’e mürid olup dokuz yıl ona hizmet etmiştir. Mevlânâ Halep’te Hallâviyye Medresesi’nde aynı zamanda şehrin yöneticisi olan Kemâleddin İbnü’l-Adîm’den ders almıştır. Ardından Şam’a geçerek Mukaddemiyye Medresesi’ne yerleşen Mevlânâ Şam’da dört yıl ikamet etmiştir

Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin’in vefatından beş yıl sonra Konya’da Şems-i Tebrîzî ile karşılaştı. Dönemin pirleri tarafından “Tebrizli Kâmil” olarak isimlendirilen ve birçok yer dolaştığı için “Şems-i Perende” (uçan Şems) diye anılan bu zat ilk önce Tebriz’de Şeyh Ebû Bekr-i Selebâf’ın hizmetinde bulunmuş, ardından birçok mutasavvıfla sohbet etmişti. Eflâkî, Şems’in Konya’ya 26 Cemâziyelâhir 642 (29 Kasım 1244) tarihinde geldiğini söyler.

Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî ile karşılaştıktan sonra halkla tamamen alâkasını kesmiş, medresedeki derslerini ve müridleri irşad işini bir yana bırakıp bütün zamanını Şems ile sohbet ederek geçirmeye başlamış, bu durum müridlerin şeyhlerini kendilerinden ayıran, kim olduğunu bilmedikleri Şems’e karşı kin beslemelerine sebep olmuştur. Mevlânâ’nın vaazlarından mahrum kalan halk arasında da çeşitli dedikoduların yayılması üzerine Şems ansızın şehri terketmiştir. Şems Konya’da on altı ay kadar kalmıştır.

Bir müddet Şam’da kalan Şems tekrar Konya’ya dönmüş ve bu arada Şems, Mevlânâ’nın evlâtlığı Kimyâ Hatun’la evlenmiştir. Müridler ve halk tekrar dedikodu yapmaya başlayınca Şems, bir gün ansızın kayıplara karıştı. Şems-i Tebrîzî’nin bu ikinci kayboluşunun 645 (1247) yılında olduğu belirtilmektedir. Mevlânâ bir müddet sonra Şems’i bulmak umuduyla Şam’a gitmiş, ancak bulamadan geri dönmüş, birkaç yıl sonra tekrar gitmiş, aylarca aradığı halde yine bulamamıştır.

Mevlânâ bu defa Selâhaddîn-i Zerkûb ile sohbet etmeye başladı. Selâhaddin’in cahil olduğunu ve şeyhlik için ehil sayılmadığını söyleyen bir kısım müridler daha da ileriye gidip onu gizlice öldürerek bir yere gömmeyi planladılarsa da suikast önlendi. Mevlânâ, Selâhaddîn-i Zerkûb’un kızı Fatma Hatun’u oğlu Sultan Veled’e alarak aralarında akrabalık bağı oluşturdu. Selâhaddîn-i Zerkûb on yıl sonra vefat edince Mevlânâ, hilâfet makamına müridlerinden İbn Ahî Türk diye de tanınan Urmiyeli Hüsâmeddin Çelebi’yi geçirdi. Meŝnevî’nin ortaya çıkması Hüsâmeddin Çelebi’nin teşvikiyle olmuştur.

Mevlânâ, Hüsâmeddin Çelebi’nin hilâfet makamına geçişinden 10 yıl sonra rahatsızlanarak 5 Cemâziyelâhir 672 (17 Aralık 1273) tarihinde vefat etti. I. Alâeddin’in hediye ettiği, Konya kalesi doğusunda ve şehir dışındaki bahçeye defnedilmiştir.

fft64_mf1855739

   MEVLÂNÂ’NIN İSLÂM VE TASAVVUF DÜŞÜNCESİ

13. Asır Anadolu’sunda yaşamış etkili bir düşünür olan Mevlânâ, esas itibariyle felsefî tasavvuf düşüncesinin kurucu atalarından sayılmaktadır. Bu nedenle de kendisi, yalnızca yaşadığı muhit itibariyle değil, genel olarak Müslüman halkın din anlayışının şekillenmesinde öncü kabul edilen bir sûfî’dir.[12] Öyle ki günümüz İslâm algısı üzerinde yapılacak olan bir araştırma, bu gerçeği gözler önüne serecektir kanaatindeyiz. Zira Anadolu İslam’ı denilen din algısı, bütünüyle olmasa da, büyük bir oranda sûfî eğilimden etkilenmiş, hatta daha gelişim basamaklarında bu algının etkisinde kalmıştır denilebilir.

Mevlânâ, 9. yüzyıldan itibaren mutasavvıfların yetiştiği ve özellikle Melâmeti[13] tasavvufun belli merkezlerinden birini teşkil eden büyük kültür ve bilim merkezinde doğup, beş yaşına kadar orada kalmış, ancak tasavvuf fikirlerini Anadolu’da geliştirmiştir. Anadolu’da o dönemde başta Endülüs ve Kuzey Afrika kaynaklı Muhyiddin İbnul-Arabi[14]; Mısır, Suriye ve Irak kaynaklı Sühreverdilik, Vefailik, Kalenderilik; Orta Asya ve İran, özellikle de Horasan kaynaklı Kübrevilik, Yesevilik ve Haydarilik gibi tarikat şeklinde teşkilatlanmış tasavvuf akımları yaygın bir etkiye sahip durumdaydılar. İçinde bulunduğu çevre, İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik, Zerdüştlük ve tasavvuf gibi dini mekanizmaları tanımasına yardım etti. Moğolların ve Haçlıların meydana getirdiği korku ve güvensizlik ortamında insanların psikolojik durumlarını gözlemledi.

13.yüzyılda Anadolu’da Selçuklu Devletinin sağlamaya çalıştığı otorite, bir anlamda çeşitli tasavvuf akımlarının buraya yönelme gerekçelerinden birini oluşturmuştur. Anadolu’da medreseler gelişip de kendi ihtiyaçlarını karşılayıncaya kadar, din bilgini, kadı ve ulema ihtiyacı başta İran ve Horasan olmak üzere diğer İslam ülkelerinden karşılanmıştı. Bu durum Anadolu’da şekillenen Müslüman Türk hayatı üzerinde derin etkiler doğurmuştur. Bu dönemde Kalenderi, Haydari ve Vefailerin konar-göçer Türkmen aşiretleri arasındaki faaliyetleri, İslam öncesi inanç motifleriyle zenginleştirilmiş bir çeşit halk tasavvufunun temelleri atılırken, özellikle şehir merkezinde kökleşmiş mistik sembolizme felsefi boyut getiren Vahdet-i Vücut düşüncesi de gündelik hayata giriyordu.

İlk planda yüzeysel bir şekilde İslamlaşan ve geleneksel inanç ve adetlerine sıkı bir biçimde bağlı olup, hoşgörünün temel karakteristiğini oluşturduğu Anadolu’daki Türk din hayatı, önce Fars yorumundaki Müslümanlığın özellikle şehirlerde ağır basmaya başladığı ve sufiliğin hâkim bir gelişme gösterdiği bir duruma yönelmiş; kelam, fıkıh ve Sünni tasavvufun ağırlıklı olduğu medrese çizgisi bu durumun zaman içinde şekillenmesine imkân vermiştir.

İşte böyle bir ortamda iyi bir dinî eğitim alan Mevlânâ, âlim babasının ölümünden sonra müderrisliğe başlamış ve evvel-emirde Ehl-i Sünnet fikirlerini savunan bir âlim olarak tanınmıştır. Mukaddime de belirttiğimiz “Ehl-i Sünnete mensup bir âlim” olması bu dönemini ifade eder. O’nun “Ehl-i Sünnete mensup bir âlim” olduğunu savunanlar daima şu beyitini dillendirirler[15] : “Yaşadığım sürece Kur’an’ın çırağıyım. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım. Buna uymayan bir söz benden nakledilirse. Rahatsızım bu sözden, ben bu sözden uzağım.”[16]

Ama keşke Mevlânâ bu çizgide kalabilseydi. Mevlânâ ve Mevlevilik araştırmacılarının da hassaten belirttikleri gibi, Mevlânâ’nın iki ana dönemi var: Şems-i Tebrizi ile tanışması öncesi ve Şems-i Tebrizi sonrası dönemi.

Günümüzde “Mevlânâ” denilince fikrine başvurulanların başında gelen Cemalnur Sargut[17]’a göre: “Mevlânâ maddi ve manevi açıdan son derece bilgili; fizik, kimya, biyoloji, psikoloji konusunda muazzam derinlikte bilgilere sahip biri. Bu arada İslam’ın beklediği fıkıh, astronomi, kelam, Kuran gibi konularda da o dönemin en bilgili kişisi. Şems’le karşılaşmasaydı da tüm eserleriyle dünyaya tesir edecekti ama Mevlânâ olmayacaktı. Allah’ı ilimle bilmek seviyesinde olacaktı ki; bu Hz. Musa’nın seviyesidir. Mevlânâ, Şems’le karşılaşmasa; Musa olarak kalacaktı, İsalığa geçip, Muhammediliğe tekâmül edemeyecekti.”[18]

Ve bizzat Mevlânâ’ya göre Şems: “Din şeyhidir, âlemler rabbinin manalar denizi. Can deryasıdır; yerler, gökler, bütün varlık, o coşup köpüren, o akıp yenilenen denize nispetle adeta çer-çöptür.[…] O can deryası, o manalar denizi, ateş ota ne yaparsa varlıklara onun yapar. Hepsini siler süpürür, yok eder, kendi kalır.”[19]

Peki, Mevlânâ’nın hayatını bu kadar değiştiren, muhiblerince Mevlânâ’yı Mevlânâ eden-bize göre ise Mevlânâ’yı yoldan çıkaran- Şems-i Tebrizi kimdir? Bu suale cevap arayalım:

582 (1186) yılı civarında Tebriz’de doğdu. Adı Muhammed’dir. Daha çok Şemseddin, Şemsü’l-hak ve’d-dîn, Şems, Şems-i Tebrîzî lakaplarıyla anılır. Maķâlât-ı Şems-i Tebrîzî’de ve ondan naklen Menâkıbü’l-ârifîn’de Şems’in çocukluk ve gençlik yıllarında gizemli bir hayat sürdüğü, yüksek mânevî kabiliyetlere sahip olduğu, çokça riyâzette bulunduğu, semâ yaptığı, çeşitli müşahedelere mazhar kılındığı, medrese eğitiminden uzak durduğu zikredilir.[20]

Tebriz yakınlarındaki bir tekkede şeyhlik yapan, geçimini sepet örerek sağlayan, müridlerine hırka giydirmeyen, fütüvvet ve melâmet ehli sûfîlerden olan Selebâf’a on dört yıl hizmet eden Şems, çeşitli memleketlere seferler yaptı. Kaynaklarda Şems; “Kara keçe giyip kendini halktan gizleyen, daima mücahede halinde bulunan, tâcir kıyafetiyle devamlı seyahat eden, medrese ve tekkelerden ziyade kervansaraylarda konaklayan, içinde bir şey olmadığı halde kaldığı hücrenin kapısını sağlam bir kilitle kilitleyen, sırlarla dolu, şalvar uçkuru örerek geçimini sağlayan bir derviştir.”[21]

Şems’in Tebriz’de Selebâf’ın yanından ayrıldıktan sonra Bağdat, Dımaşk(Şam), Halep, Kayseri, Aksaray, Sivas, Erzurum ve Erzincan’a gittiği bilinmektedir. Selçuklu Tarihi uzmanı Mikail Bayram, Erzurum-Erzincan üzerinden Anadolu’ya giren Şems’in Konya’ya gitmeden önce Moğollarla irtibat kurduğunu, Konya’ya Moğollar tarafından gönderildiğini, Mevlânâ ile Moğollar arasındaki ilişkiyi O’nun sağladığını delilleriyle ifade etmektedir.[22]

Mikâil Bayram, Şems’in içkiye düşkün[23] bir Cevlekî[24] şeyhi olduğunu, Ebû Bekr-i Niksârî’yi bu yolda halife tayin ettiğini, Cevlekıyye’nin kurucusu Şeyh Cemâleddîn-i Sâvî ve arkadaşları ile daha önceden irtibatı bulunduğu için Konya’dan ilk ayrılışında Dımaşk’taki Cevlekîler’in yanına gittiğini de ifade etmiştir.[25]

Tarihçi Ahmet Yaşar Ocak da, Şems’i vahdet-i vücûd[26] neşvesine sahip, Fahreddîn-i Irâkî ve Evhadüddîn-i Kirmânî ile birlikte yüksek zümre Kalenderîliğinin Anadolu’daki başlıca mümessillerinden sayar.[27]Eflaki’nin naklettiği şu rivayet Şems-i Tebrîzî’nin sapkın vahdet-i vücûd düşüncesini açık bir biçimde ifade etmektedir:  “Mevlana Şems-i Tebrizi’nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems Hazretlerine kızıp Meram Bağları tarafına gitti. Mevlânâ hazretleri Medresenin kadınlarına işaretle: “Haydi gidin, Kimya Hatun’u buraya getirin. Mevlana Şemseddin’in gönlü ona çok bağlıdır” buyurdu. Bunun üzerine kadınlardan bir grup, onu aramaya hazırlandıkları sırada Mevlânâ, Şems’in yanına girdi. Şems, şahane bir çadırda oturmuş, Kimya Hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya Hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu. Mevlânâ bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramaya hazırlanan kadınları da henüz gitmemişlerdi. Mevlânâ dışarı çıktı. Bu karı- kocanın oynaşmalarına mani olmamak için Medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems: “İçeri Gel!” diye bağırdı. Mevlânâ içeri girdiği vakit, Şems’den başkasını göremedi. Bunun sırrını sordu ve “Kimya nereye gitti?” dedi. Mevlana Şems: Yüce Allah bizi o kadar sever ki, istediğimiz şekilde yanımıza gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi.” buyurdu. İşte Beyazid-i Bistami’nin de hali böyle idi. Allah ona daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde göründü.”[28]

Bir şiirinde de: “Ben kâfirim sen Müslümansın. Müslüman kâfirin içinde amma âlemde kâfir hani? Göster de secde edeyim ona. Sen, ben kâfirim de seni öpeyim. Bunlar şu âlemde beni tanımıyorlar peki öyleyse kime tapıyorlar?”[29] diyerek sapkın hulul ve vahdet-i vücûd inancı üzere olduğu âşikar olan Şems-i Tebrizi, tabir-i caizse Mevlânâ’yı da yoldan çıkarmış, kendi sapık inançlarının davetçisi yapmıştır.

Yukarıda değindiğimiz gibi, Mevlânâ Şems ile tanışmadan önce, babasındaki gibi ilim, zühd ve takva yönü ağır basan bir sûfî iken, “tasavvufi manada âşık” olduğu Şems’le altı ay bir hücrede halvette kalmış ve ona ne olmuşsa bu halvetten sonra olmuştur. Şems ile tanıştıktan sonra aşk sarhoşu olarak semâya başlamıştır. Şems ona bugünkü şekliyle dönerek semâ yapmayı öğretmiştir. Mevlana özellikle Şems Konya’dan kaçıp Şam’a gittiğinde kendisini büsbütün semâya kaptırmıştır. Kitabî ilimlere düşman olan Şems, Mevlânâ’yı kendisine deliler gibi âşık etmeyi bilmiştir.

İşte Mevlânâ’nın Şems sonrası, vahdet-i vücûd inancı içeren şiirlerinden bir demet: “Enel-hak kadehiyle bir yudumcuk içen sızdı Tanrılık şarabından. Şişelerle, küplerle içtim ben, sızmadım, ben, sultanların aradığı sultan.”, “Ben hacetler kıblesiyim. Gönlün kıblesiyim ben. Ben Cuma mescidi değilim, insanlık mescidiyim ben.”, “Gönlü sâf sûfiyim ben; benim tekkem âlem, medresem dünya benim. Değilim abalı sûfilerden.”,“İster münacat eri ol sen, Meyhane rindi istersen; bundan sanki ne çıkar? Yok Cumartesiymiş, yok Cumaymış, bence ne fark var?”[30]

Önümüzdeki sayıda-inşallah- Mevlânâ ile özdeşleşen Aşk Edebiyatını irdeleyecek, Semâ ve musıkî konularını ele alacağız. Selâm ve duâ ile…

 


[1] “Mevlânâ” lakabı Celâleddin Rûmî’ye Konya da henüz ders vermekle meşgul olduğu dönemde “efendimiz” veya “hazret” mânâlarına gelen, ilim adamları için bir unvan gibi kullanılan bir hitap olup, zamanla yalnız ona has ve en meşhur ismi olmuştur. Biz de yazı dizisi boyunca kısaca bu ismi ile anacağız.

[2] Doğrudan Mevlevîliğe ilişkin çekilmiş olan ve aynı zamanda tarihî bir film olan Dinle Neyden(2008) adlı filmini örnek verebiliriz. Kelebek(2009) ve New York‘ta Beş Minare(2010) adlı sinema filmleri de Mevlevî kültürü yoğun oranda yansıtmaktadır. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanan tanıtım filmlerinde de başlıca temalardan birinin semâ, semâzen ve benzeri mevlevî sembolleri olduğunu görmekteyiz. Özellikle 2000‘li yılların ikinci yarısından itibaren yaygınlaşan bu tarz filmler, renkli semâzen kıyafetleri, kadın semâzenler, semâ ve dans karışımı figürlerle daha da ilgi çekici ve turistik bir görsel temsile dönüştürülmekte ve ülkenin dış dünyaya tanıtımında önemli vitrin(!) olarak kullanılmaktadır. Geniş bilgi için bakınız: Adem Bölükbaşı, Türkiye’de Bir Popüler Kültür Alanı Olarak Tasavvuf:  Mevlânâ Ve Mevlevilik Örneği, Basılmamış Y.L.Tezi,  s.107-114,İstanbul,2011

[3] http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=3028

[4] http://akademik.semazen.net/author_article_print.php?id=845

[5] http://www.yeniaktuel.com.tr/top104,146@2100.html

[6] http://www.tevhidnesli.de/4_c–Ue-nl.ue.-Vahdeti-v.ue.c.ue.dcular-.htm

[7] Günlük bir gazete kupüründen: “Büyük İslam mutasavvıfı Mevlânâ Celaleddin-i Rumi’nin vefatının 740. yıldönümü dolayısıyla düzenlenen Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) töreni Konya Mevlana Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi. Törene, Başbakan Erdoğan, eşi Emine Erdoğan, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Lübnan Başbakanı Necip Mikati, Irak Meclis Başkanı Usame Nuceyfi, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz, AK Parti Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan, AK Parti Kadın Kolları Başkanı Güldal Akşit de katıldı. Başbakan Erdoğan, salona girişi sırasında CHP lideri Kılıçdaroğlu ile tokalaştı. Törende, Ahmet Özhan’ın tasavvuf müziği konserinin ardından sema ayini icra edildi.” http://yenisafak.com.tr/politika-haber/seb-i-arus-bulusmasi-18.12.2013-594512

[8] Ebu’l Ferec İbnul-Cevzi, Telbis-i İblis’den  naklen  İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları, s. 9-15.

[9] Hayatı hakkında geniş bilgi için bakınız: Türkiye Diyanet İslam Ansiklopedisi,  “Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî” Maddesi, c.29, s.441-448, Ankara,2004

[10] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve çevresi hakkında ilk menâkıbnâmelerden biri olan Risâle-i Sipehsâlâr’ın müellifi Ferîdûn b. Ahmed-i Sipehsâlârdır. 616’da (1219) doğan Ferîdûn, Anadolu Selçukluları sarayında sipehsâlâr (kumandan) olarak görev yaptığından bu unvanla tanınmıştır. Küçük yaşlardan itibaren Bahâeddin Veled’in meclislerine devam etmiş ve kendi ifadesine göre kırk yıl kadar Mevlânâ’ya hizmet etmiştir. Bak: Türkiye Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.37, s.270

[11] Şemseddîn Ahmed el-Eflâkî el-Ârifî (ö. 761/1360).Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve etrafındakileri anlatan Menâkıbü’l-ârifîn adlı eserin yazarı. Mevlânâ’nın oğlu Ulu Ârif Çelebi’ye (ö. 1316) intisap ederek ölümüne kadar yanından ayrılmayan Eflâkî, onun Azerbaycan ve Anadolu seyahatlerine katıldı. Şeyhinin isteği üzerine Menâkıbü’l-ârifîn’in ilk şekli olan Menâkıbü’l-ârifîn ve merâtibü’l-kâşifîn adlı eserini yazdı. 30 Receb 761’de (16 Haziran 1360) vefat etti. Geniş bilgi için bak: Türkiye Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.2,  s.62

[12] Mehmet Aydın, Mevlânâ ve Sufizm, NKM Yayınları, Konya 2001, s. 15-16

[13]  9. yüzyılda Horasan bölgesinde ortaya çıkıp daha sonra bütün İslâm dünyasında yaygınlık kazanan tasavvuf anlayışı. Hamdûn el-Kassâr, Ebû Hafs el-Haddâd, Ebû Osman el-Hîrî gibi öncüleri olan bu harekette; fakr ve tecerrüd esastır. Toplumu ve dünyayı alabildiğince dışlamak, aynı temel felsefeyi benimsemiş olan eski Hint-İran mistik geleneğinden mülhemdir.

[14] Hayatı ve fikirleri hakkında bakınız: Muhammed İmamoğlu, “Tasavvuf Risâlesi-4”, Genç Birikim Dergisi, Mart 2014 sayısı http://www.gencbirikim.net/tasavvuf-risalesi-4/

[15] Prof.Dr. Hayrettin Karaman bu gruptakilerden biridir. Bkz: http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0497.htm

[16]  Rubâîler, Şefik Can neşri, 1311. rubâî

[17] Televizyonlarda tasavvuf ve Mevlânâ yorumcusu olarak baş gösteren, İslamî geçinen kanallarda bile itibar gören Cemalnur Sargut  (d. 1952; İstanbul, eğitimini kimya mühendisliği dalında tamamlamıştır) Habertürk gazetesi muhabirinin : “Neden başınızı örtmüyorsunuz?” suâline: “Tesettürün insanın gönlünde olduğuna iman ediyorum. Esas önemli olan çirkin huyların ve aynı ölçüde aşırı güzelliklerin örtülmesidir. İslam eşittir tesettür diye bir şey oldu. Hâlbuki İslam’ın beş şartı içinde tesettür yok. Ayrıca da İslam güzel ahlaktır. Sohbetlerimde başında şapkalı artist hanımefendiyle baştan aşağı çarşaflı hanımefendi kolkola beraber ağlıyorlar. Benim için bu birleştirici etkiden daha büyük bir lütuf yok.” deme cüretini gösteren Atatürkçü ve dinler arası diyalogcu bir Mevlevi’dir.

[18] http://arsiv.sabah.com.tr/2009/01/04/pz/haber,BB5B21B5744F424A95A76A1576EFD5A2.html

[19] Abdulbaki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi, c. I, s. 554, b. 3350-3355.

[20] Eflâkî, Menâkıbü’l-ârifîn , II, 205

[21] Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. 38, s.511

[22] Prof.Dr. Mikâil Bayram, Ahî Evren-Mevlânâ Mücadelesi, s. 139-142, 155-157, Konya, 2005

[23] Menâkıbü’l-ârifîn’de şu hadise nakledilir: “Bir gün kıskanç fakihler inkar ve inatları sebebiyle Mevlânâ’dan: ‘ Şarap helal mıdır veya haram mı?” diye sordular. Onların maksadı Şemseddin’in şerefine dokunmaktı. Mevlânâ kinaye yolu ile “İçse ne çıkar: Çünkü bir tulum şarabı denize dökseler deniz değişmez ve denizi bulandırmaz. Bu denizin suyu ile abdest almak ve onu içmek caizdir. Fakat küçücük havuzu şüphesiz bir damla şarap pisletir. Böylece tuzlu denize düşen herşey tuz hükmüne girer. Açık cevap şudur ki, eğer Mevlana Şemseddin şarap içiyorsa, her şey ona mübahtır. Çünkü o deniz gibidir. Eğer bunu senin gibi bir kız kardeşi fahişe yaparsa, ona arpa ekmeği bile haramdır.’ Buyurdu.” (Cilt 2, Sf. 72)

[24] Cevlakî dervişleri dünya değerlerine itibar etmeyen, içinde yaşadıkları toplumun inanç ve bazı geleneklerinin dışında kılık kıyafet ve yaşama şekilleriyle günlük hayatlarını sürdüren sufilerdir. Cevlakiler’in helal ve mübah saymadıkları hiçbir haram yoktur. Namaz kılmaz, oruç tutmaz, şarap içer, hiçbir küfürden de sakınmazlardı. Dilencilikle geçinirlerdi. Kalenderîler, insan yüzünü Allah’ın mazharı kabul ettiklerinden, o güzelliğin tam olarak görülmesi gayesiyle üzerindeki tüm kılları ustura ile alırlardı. Ki bunu, Budist rahiplerden almışlardır. Cevlakıyye,  Kalenderiyye diye de adlandırılır.

[25] Prof.Dr. Mikâil Bayram, Ahî Evren-Mevlânâ Mücadelesi, s. 139-142

[26] Allah’tan başka hiçbir hakiki vücut kabul etmeyen, bütün varlıkları Mutlak Vücud’un isim ve sıfatlarının tezahürü, tecellisi sayarak hakiki varlığa nazaran onların ezeli ve ebedi yokluğu ifade ettiğini, keşf ve tecrübe yoluyla ortaya koyan tasavvufi bir meslektir. Cemalnur Sargut aynen şöyle demektedir; “Aslında vahdet-i vücûd fikrine inanan ve kendini fenâ mertebesine ulaşmış olarak gören bir sûfî, doğal olarak Yaratıcı’nın sahip olduğu niteliklere, kendisinin de sahip olduğunu düşünür.” (Cemalnur Sargut, Allah Dostu Harakanî Hazretleri, Zaman Gazetesi, 14 Ekim 2012)

[27] Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler (XIV-XVII Yüzyıllar),  s.75-79, Ankara, 1992

[28]Ahmed Eflaki, Menâkıbü’l-ârifîn (Ariflerin Menkıbeleri), c.2,s.79-80, MEB yay., 1953

 

[29] A. Gölpınarlı, “Mevlana Celaleddin”,s.58,İnkılap Kitapevi, 1999

[30] Abdulbâki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım., sayfa 292

 

NOT: Bu yazı Genç Birikim Dergisinin 180.Sayısında( Mayıs 2014) Yayımlanmıştır.