BfO5e-yIcAAjbnH

 

Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur’an’la uyarmaktan vaz mı geçelim? (Zuhruf:5)

Haddini bilmek kişinin kendisinin farkında olmasıyla alakalıdır. Haddini bilmek, kişinin kendini tanıması, kendi değer yargılarının bilincinde olmasıdır. Şuur kaybı halinde olmamasıdır. Şuurunu yitirmek yalın bir anlayışla aklın gitmesi değildir. Akli melekelerin aslına yani fıtratına uygun kullanılmamasıdır. Şuurun kaybolma hali pek çok olumsuz davranışı da beraberinde getirir. Allaha karşı hadsizlik başlar. Nefsine ve sorumluluklarına karşı hadsizlik başlar. Topluma karşı hadsizlik başlar. İnsanı değerli kılan unsurlar, bizzat insanın kendisi tarafından ayaklar altına alınırsa hadsizliğin başlaması kaçınılmazdır. Bir damla sudan yaratılan, et ve kemik giydirilen ve Allah’ın kendi ruhundan üflediği, fıtrat üzere yarattığı milyarlarca insan vardır. Var oldu ve izniyle var olacaktır. Aynı kaynaktan aynı şekilde yaratılan insan ya takvasıyla, boyun eğmesiyle, itaat etmesiyle kulluk etmesiyle, tabi olmasıyla eşrefi mahlûkat (yaratılanların en şereflisi) olur; ya da kibriyle, azgınlığıyla, haddi aşmasıyla esfeli safilin (yaratılanların en aşağısı) olur.

Aslında hadsizliğin temeli farkındalıktır. Farkındalık ve değer yargıları kişinin nerede durduğunu gösterir. Durması gereken yerde durmak, ileri gitmemek, aşırılığa kaçmamak farkındalıktır. Fark etmek yeni farkedişleri beraberinde getirir. Farkında olan farklı düşünür farklı davranışlar sergiler. Allah’ı fark etmiş bir insan; ibret almak, tefekkür etmek için yarattığı ve istifadesine sunduğu her yaratılmış nimetin farkına varır. ‘İnsan’ olduğunun farkına varmak ince bir çizgidir. Farkındalık, kişiyi eğer gafletten kurtulma hali ve bu hal üzere tefekkür ile Rabbine yöneltip, Rabbini tanıması olarak tezahür ederse faydalıdır. Yoksa helak olmasına sebeptir. Anlıkta olsa bu farkındalığı Nemrut’un etrafındakiler yaşamışlar ve vicdanlarının sesini bir an için de olsa dinlemişler sonrasında çark etmişlerdir: ”(İbrahim gelince ona) “Ey İbrahim! bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?” dediler. İbrahim: “Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun” dedi. Bunun üzerine vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) dediler ki: “Doğrusu siz haksızsınız.” Sonra yine (eski) kafalarına döndüler: “Andolsun ki (ey İbrahim!) bunların konuşmayacağını (sen de) bilirsin.” dediler. (İbrahim) dedi: “O halde, Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara mı tapıyorsunuz? Size de, Allah’ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun, siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” (Enbiya:62-67)

Farkında olmak derinliktir, tefekkürdür, akletmedir. En üst seviye farkındalık ise Allah’ın farkına varmaktır. Allah’ın farkına varamayan, Allah’a kafa tutmaya kadar varan akıl tutulmasına girer. Allah, insanı bu akıl tutulmasına yakalanmaması için uyarılarda bulunur, misaller verir: “De ki: ‘Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiç bir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik edin, yoksulluk-endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. -Sizin de, onların da rızıklarını biz vermekteyiz. Çirkin-kötülüklerin açığına ve gizli olanına yaklaşmayın. Hakka dayalı olma dışında, Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı kimseyi öldürmeyin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki akıl erdirirsiniz.” (En’âm:151), “Gece ile gündüzün birbiri ardından gelmesinde, gökten, Allah’ın rızık vermek için yağmur indirip, yeri onunla, ölümünden sonra diriltmesinde, rüzgârları yönetmesinde, akleden kimseler için dersler vardır.” (Casiye:5)

Akıl tutulmasının en büyük sebebi insanın kendisini yeterli zannetmesi ve görmesidir. Bağımsız olmak ister, aklını ilahlaştırır ve aklını her şeyin üzerinde görür. En büyük akılsızlığı yaparak, yaratılmış aklı, Yaratan yerine koyar. Böyle bir akıl tutulması yaşayan insan, aklını yaratan Allaha boyun eğdikçe yüceleceği yerde, akılsızlığı sayesinde hayvanlardan daha aşağı konuma düşer: “Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar.” (Furkan:44)

Akıl tutulması yaşayan insan nefsini ilahlaştırır, göklere çıkarır öyle ki nefsin oyuncağı olan bir akıl, artık akıl olmaktan çıkmıştır. İnsan artık dönüşü olmayan bir yola girmiştir. “Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” (Furkan:43) Ama bu yola girene kadar aklını kendi emrine vermesini isteyen Allah, her fırsatta aklını iyi yönde kullanıp dönüş yapması için fırsatlar sunar. Eğer dönüşü olmayan yola girmişse o yolda uyarı levhalarını kaldırır: “Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidayet verecektir? Yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?” (Casiye:23),  “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.”(Bakara:7) “Dediler ki: ‘Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz.”(Fussilet:5)

Haddi aşmak insandan insana farklılıklar gösterir. Ama genel geçer kural, hadd’leri belirleyen, sınırları çizen Allah, uyması gereken ve uymayıp haddi aşacak olanda insandır. Bazı haddi aşma hali affedilebilir boyutta olabilir. Kişinin nefsine karşı hadsizlik yapması, kişinin Allaha karşı boyun eğişi, Allaha karşı mütevazi oluşuyla bağlantılıdır. Nefsini, kibirle yoğurmamış ve müstağni saymamışsa, Allah’ın dilemesiyle affedilebilir: “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer:53)

Samimiyetsiz davranışlar sergileyenlere, sıkıntı halinde Allaha yönelip sıkıntı kaldırılınca Allah’ı unutanlara yaptıkları güzel gösterilmiştir. Bir insan için en tehlikeli durum budur. Çünkü hep iyi olduğunu, yaptığı ameller ile Allah’ın sevgili kulu olduğunu zanneder. Cahilliği, Allah’ın ayetlerinden bihaber olması, şeytanında sağdan yaklaşarak Allah’ı hep affedici göstermesi ile haddi aştığının farkına varamaz: “İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (o zararın giderilmesi için) bize dua eder; fakat biz ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi. (Yunus:12)

Allah, insandan ibadetlerde ve duada da haddi aşmamasını ister: “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez. (Araf:55) Elmalılı Hamdi Yazır bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Önce haddinizi bilip Rabbinizi tanıyın. Yaratma ve emir, yücelik ve ululuk, bütün hayır ve bereketin O’nun olduğunu ve kendinizin gece ve gündüz, O’na her zaman muhtaç ve O’nun hükmü altında bulunduğunuzu ve hiç bir zaman O’ndan müstağni olamayacağınızı itiraf edin. İkinci olarak O’ndan dilekler dileyin, arzu ve ihtiyaçlarınızı isteyin. İsteyin ama pervasızca veya bağırıp çağırmakla değil, tam tazîm ile yalvararak ve ihlas ile gizli yalvarma halinde. Çünkü O, haddi aşanları sevmez. Herhangi bir şeyde ilâhî emrin tayin ettiği sınırı aşmak isteyenleri sevmez, haklarında hayır murad etmez. Şu halde kendilerini talep ve duadan ihtiyaçsız sayanları sevmediği gibi, duanın sınırını aşanları da sevmez, dualarını kabul etmez. İbnü Atıyye’nin ve Zemahşerî’nin naklettiklerine göre Rasulullah (s.a.v.):”Allah’ım, senden Cenneti ve ona yaklaştıran sözü ve işi dilerim, ateşten ve ona yaklaştıran söz ve işten de sana sığınırım.” demesi kişiye yeterlidir, buyurmuş ve “Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.” ayetini okumuştur.”

Kuran’dan anladığımız kadarı ile ilk haddi aşma Hz. Adem ve Şeytandan önce yeryüzünde bozgunculuk yapan, kan döken Cinler ile başlamıştır. “Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamd ile seni tesbih ve takdis ederken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi var edeceksin? dediler. Allah da onlara: Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim, dedi.” (Bakara:30) İbn Abbas’tan gelen rivayete göre; Allah, Cinleri yeryüzünden sürüp, Hz. Adem’i yeryüzünde iskân edince Hz. Adem kendisinden önceki bu Cinlerin halefi, halifesi olmuştur. Kendini, topraktan yaratılan bir varlığa göre üstün gören Şeytan, bu hadsizliği ve cesareti ile çok geçmeden Hz. Adem ve eşinin Cennetten çıkarılmasına vesile olacak, Hz. Adem ve eşinin şahsında, kıyamete kadar aldığı izni hemen kullanmakta gecikmeyecektir. “Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine: Bir kısmınız diğerine düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır, dedik.” (Bakara:36)

İlk akıl tutulmasına uğrayan varlıktır şeytan. Haddini aşma konusunda kimse eline su dökemez. Kibri, enaniyeti ve hırsı öyle bir aşamaya gelmiştir ki, Allaha kafa tutacak kadar aklının, öngörüsünün ve kibrinin kulu olmuştur: “Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi. Allah: Öyle ise, “İn oradan!” Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! Çünkü sen aşağılıklardansın! buyurdu. İblis: Bana, (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi. Allah: Haydi, sen mühlet verilenlerdensin, buyurdu. İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, andolsun ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve Sen, onların çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın!” dedi. Allah buyurdu: Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi Cehenneme dolduracağım!” (Araf:12-18)

Haddini aşan insana Allah, o yolda cehenneme gidene kadar yoldaşlar verir ki en büyük yoldaşı ve hocası şeytandır. “Kim Rahman’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. O şeytan dostu kimse, en sonunda bize gelince arkadaşına: Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın! der.” (Zuhruf:36-38), “…Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana uğramıştır.” (Nisa:119)

Şeytan haddini aşmaya her zaman meyilli olan insana en büyük destekçidir. Ne kadar çok haddini aşan insan olursa o kadar mutlu olur. Tarihte Kuran’a konu olmuş en büyük takipçileri ve öğrencileri Firavun, Nemrut, Haman, Karun, Ebu Cehil ve Ebu Leheb olarak sıralanabilir. Firavun; kendini ilahlaştırmanın, müstekbirliğin en açık örneğidir. Firavun’un yaptığı haddini bilmezlik ve kibir, Allah’a kafa tutmaya kadar ilerlemiş ama Allahın azabını geçememişti: “Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da (helak ettik). Andolsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Halbuki (azabımızı aşıp) geçebilecek değillerdi.” (Ankebut:39), “Firavun’a ve ileri gelenlerine de (gönderdik). Onlar ise kibre kapıldılar ve ululuk taslayan bir kavim oldular.” (Mü’minûn:46), “Firavun şöyle dedi: Alemlerin Rabbi dediğin de nedir?” (Şuara:23), “Firavun: Benden başkasını ilah edinirsen, andolsun ki seni zindana atarım dedi.” (Şuara 29), “Firavun: Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum. Ey Haman! Haydi, benim için çamur üzerine ateş yak (ve tuğla imal et), bana bir kule yap ki Musa’nın tanrısına çıkayım; ama sanıyorum, o mutlaka yalan söyleyenlerdendir, dedi.” (Kasas:38)

Aynı başkaldırıyı ve haddi aşmayı Nemrut’ta yapmıştı: “Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim’le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: ‘Benim Rabbim diriltir ve öldürür’ demişti; o da: ‘Ben de öldürür ve diriltirim’ demişti. (O zaman) İbrahim: ‘Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir’ deyince, o inkârcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Bakara, 258)

Haddi aşma cümlesini en iyi karşılayan kelime ‘tağut’ kelimesidir. Tağut, ‘tega’ fiilinden türemiş bir cins isimdir. Tağut’u iyi anlayabilmek için, bu kelimenin türemiş olduğu ‘tega’ fiilini ve bu fiilin mastarı olan ‘Tuğyan’ı biraz açıklamak gerekir. ‘Tega’; sınırı aşmak, isyanda ve çıkışta fazla ileri gitmek, azmak, çok azgınlık göstermek, (su) taşımak anlamlarına gelir. Bu fiilin mastarı olan ‘Tuğyan’ ise her türlü sınırı aşmayı, azmayı, isyanda fazla ileri gitmeyi, kendini yeterli görmeyi (istiğna’yı) ifade eder. Tağut, kelime anlamıyla tuğyan eden demektir. (Hüseyin K. Ece; İslam’ın Temel Kavramları,651) Esasen insanın yaratılışında ‘tuğyan’ ahlakı vardır. Bunun sebebi, insanın kendini ‘mustağni’ (çok zengin, yeterli ve güçlü) görmesidir. (Alak:6-7, Leyl:7-13) Bazı kimseler ve topluluklar kendilerini hiç kimseye, hatta bir Yaratıcıya bile muhtaç olmayacak konumda görürler. Kendilerinde her istediğini yapacak bir güç ve bilgi var diye vehmederler. Bundan dolayı Allah’ı unuturlar ve ilahi yasaları dinlemezler, azgınlık yaparlar. Böyleleri tuğyanla birlikte istediğini yapmaya yeltenir. Hak-hukuk ve sınır tanımamaya başlar. (A. Ünal; K. Temel Kavramlar,355-356)

Haddi aşan, tuğyan içinde olan eğer bir kavimse, bir toplumsa; Allah o toplumu helak etmiş, tuğyan içinde olan ve zulümle toplumu kendisine kul, köle etmek isteyen bir tağut ise toplumu ondan kurtararak O’nu helak etmiştir:  “Andolsun ki biz, “Allah’a kulluk edin ve tağut’tan sakının” diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur?” (Nahl:36) Nuh (a.s.)’ un kavmi haddi aşıp tuğyan etmiş, elçiyi dinlemedikleri, taşkınlık gösterdikleri için, suyun taşkınlık hali olan tufan ile cezalandırılmışlardı. Tıpkı Firavunun ve askerlerinin aynı ilahi emirle taşkın suda boğulmaları gibi: “Bir kavim (toplum), kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir. Allah şüphesiz işitendir, bilendir. Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi. Onlar, Rablerinin ayetlerini yalanladılar; biz de günahları dolayısıyla onları helak ettik. Firavun ordusunu suda boğduk. Onların tümü zulmeden kimselerdi.” (Enfal:53-54)

“Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.” (Bakara:257) Mevdudi bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Tağut kelime olarak tekil olmasına rağmen burada anlamı çoğuldur. Çünkü Allah’ı inkâr eden kimse, sadece bir tek değil binlerce tağut’un kölesi olur. Bunlardan birisi kişiyi sürekli yanlış yapmaya teşvik eden ve ayağını kaydıran şeytandır. Diğeri ise kişiyi kendi arzu ve şehvetlerinin kölesi yapan ve sapık yollara yönelten nefsidir. Daha sonra başkaları, karısı, çocukları, akrabaları, kabilesi, ailesi, arkadaşları, milleti, politik ve dinî liderleri ve hükümeti gelir. Bütün bunlar o kimse için tağut’tur ve onu kendi istek ve arzularının esiri yapmak isterler. Bütün bu efendilerin kölesi olan kimse, bütün hayatını imkânsız olan bir şey için, yani tüm bu efendilerin hepsini de teker teker hoşnut etmek uğruna harcar.”

Bu tefsirden de anlaşılıyor ki; haddi aşma olayı sadece Allaha ve peygamberlerine veya toplumuna karşı tuğyan içinde olan kişileri değil, aile, baba, eş, siyasiler, partiler, arkadaşlar, dini liderler vs. herkesi kapsayabilir. Allah’ın sınırlarını kim çiğniyorsa, kim emirlerine karşı emirler, hükümlerine karşı hükümler, kanunlarına karşı kanunlar koyuyorsa o tağut’tur. Kim Allahın hükümlerini, kıyamete kadar geçerli olan Kur’an’daki toplumsal kurallarını ve uluhiyet eksenli tevhidini çiğniyorsa ve bunu ailesine, topluma, kendisini takip edenlere, emri altındakilere dayatıyor ve zor kullanıyorsa o haddi aşmış ve bir tağut olmuştur. Allah ve Rasul’ünün hükmünün olduğu yerde, o hükmü tanımayıp aralarındaki meselenin çözümü için batıl hükümler veren otorite bir tağut’tur: “Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağut’un önünde muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister.” (Nisa:60)

“Allah’ın şeriatını getirmek gibi bir derdimiz yok” diyenler, faizi helal kabul edip, kumarı, içkiyi kurumsallaştıranlar, zinayı serbest bırakanlar, İslam’ın helal-haram sınırlarını umursamayan ve İslam ile demokrasi ortaklığı, İslam ile küfür ortaklığı, İslam ile laiklik ortaklığı, hak ile batıl ortaklığı kurup şirketleşen, şirk unsurlarını İslam ile harmanlayıp özünde Müslüman olan topluma şirin gösterenler, ‘Bizden yana olmazsanız, bizi desteklemezseniz…’ ile başlayan cümleler kuranlar haddi aştıklarının farkına ne zaman varacaklar? Allah’ı ve dinini istismar etmeyi, Allahın ayetlerini kendi emellerine haklılık gerekçesi yapmayı ve demokrasi çarkında öğütmeyi ne zaman bırakacaklar? Müslümanım diyen kişi Allah’a teslimiyetini ilan eden kişidir. Allahın koyduğu sınırları hadsizlik edip çiğneyen ve hükmü Allah’tan alıp, insan aklı ve nefsine uygun yönetim biçimlerine uyarlayanlar nasıl bir hadsizlik içinde olduklarını ne zaman fark edecekler? Ve bu davete icabet edenler, ölüm gösterildiğinde sıtmaya razı olanlar, gönüllü kulluğa razı olanlar, iki arada bir derede olup etkilenerek saf değiştirenler, düne kadar Allahın hükümlerini, davet metodunu, sünnetullah’ını, şeriatını konuşup Allaha davet ederken şimdi mevcut otoriteye davet edip buna da haklı gerekçeler uydurarak vicdanını rahatlatanlar; haddi aştıklarını ne zaman fark edecekler?

Allah hükmünü vermiştir ve toplumsal yasalar ile İslam’ın hareket metodu da kıyamete kadar geçerlidir. Kimsenin bu yasa ve hükümlere karşı haddini aşma yetkisi yoktur. “Yoksa onlar (İslam öncesi) cahiliye idaresini mi arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?” (Maide:50)

“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa:65)

“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resulüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak “İşittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (Nur:51).

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab:36)

En büyük hadsizlik, Allah’a karşı, O’nun sınırlarına karşı yapılan hadsizliktir. Allah, kendi haklarının, sınırlarının korunmasını ister. Kendisine has olan sıfatların yaratılmış insan tarafından kullanılmasına, üstlenilmesine asla razı değildir. Sınırları aşan haddini bilmeyenlere karşı devamlı uyarılarda bulunur:

“Bunlar, Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (Nisa:13-14)

“De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (Araf:33)

“Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur. (Bu alış verişi yapanlar), tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rüku edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlardır. O müminleri müjdele!” (Tevbe:111-112)