guncellemeye dair

“Tamamlanmış bir din” eksiksiz demektir. Eksiksiz olmasının bir anlamı da bütün zaman ve mekânlarda yaşayan ve yaşayacak toplumların, fertlerin her türlü ihtiyaçlarına cevap vermesi demektir.

Bunun da mümkün olabilmesi için İslam’ın yani Allah’ın Dini’nin “MAHKÛM” değil “HÂKİM” olması zorunludur.

Çünkü bu dinin hiç bir hükmü kendisine yabancı aygıtlara monte edilebilecek bir parça değildir. Bu din, ancak sahada ve vakıada tam olarak yaşanır ve uygulanırsa gerçek ve güzel meyvelerini verebilir.

Lâik bir hayat ve sistem içerisinde bu dine iman edenlerin yapmaları gereken sayılamayacak kadar çok şey vardır. Fakat kanaatimce bu alanda sorumluluk sahibi olanların yapmaları gereken ilk şey, İslâm dini ile beşerî inanç, hayat düzeni, sistem, ideoloji, anlayış, felsefe ve yaklaşımlar arasındaki farkı, mesafeyi ve hatta uçurumları çok net ve açık bir şekilde ortaya koymaktır.

İşte yüce Rabbimizin: “Ta ki helâk olan apaçık bir delile bağlı olarak helâk olsun, hayatta kalan da apaçık bir delile bağlı olarak hayatta kalsın” buyruğunun bir manası da bu olmalıdır.

Kur’ânî ifadesi ile “mücrimlerin izledikleri yolun mahiyeti”nin “çok açık bir şekilde netleştirilmesi” bir zorunluluktur. Bu netliğin sağlanması ise ancak İslâm’ın hakikatlerinin tamamının “DİN’İN KEMÂLİ”ne uygun bir şekilde anlaşılması ve idrâk edilmesi ile mümkündür.

Böyle bir anlayış düzeyine ulaşmak, ha demekle olmuyor. Evvela bu anlayışa sahip yetkin ve yeterli kadroların yani “hikmetle Allah’ın yoluna çağıracak bir ümmetin/topluluğun” yetiştirilmesi, ortaya çıkarılması lazım. İşte bunlar, ümmetin “ulu’lemr”leri yani emir sahipleridir.

“Kur’ân’ın tercümanı” ünvanına sahip, Efendimizin: “Allah’ım, ona dinin inceliklerini öğret/dinde onu fakih kıl!” duasına mazhar yüce Sahabi İbn Abbâs, Kur’ân-ı Kerim’de “ulu’l-emr” tabirini geçtiği her yerde “ilim adamları” diye tefsir etmiştir.

Dolayısıyla dinin sabitleri ve muhkem emir ve hükümleri dışında, hangi hususların çağa ve şartlara göre ama mutlaka İslâm’ın sabitlerine ve muhkem hükümlerine aykırı olmamak şartıyla neyin ne zaman nasıl “güncelleneceği”ni kararlaştıracak ve tesbit edecek olan olan bu “ÖZEL KADRO”dur ya da bu özel kadronun müntesipleridir.

O halde yapılması gereken evvela böyle bir kadroyu tesbit etmek ve onun üzerinde ittifak etmektir. Yoksa ortaya çıkarılması için ne gerekiyorsa yapmaktır. Bu kaçınılamaz bir farz-ı kifaye’dir.

Ondan sonra ihtilâf çıkacak ya da “güncelleme”nin gerekli görüleceği hususlarda “hakemlik mercii ve görevi” de bu kadroda olacaktır.

Nisa 59 daki “Eğer bir husus hakkında anlaşmazlığa düşerseniz” buyruğu ile kast edilen anlaşmazlık tarafları yönetenlerle yönetilenler de olabilir, başkaları da . Peki bunlar ne yapacaklar? O anlaşmazlık konusunu “Allah’a ve rasûlü’ne havale edecekler.” Çünkü böylesi “daha hayırlı ve sonuç itibariyle daha güzeldir.”

M. Beşir Eryarsoy