• Ali Kaçar

    Filistin Davası ve Bölge Ülkelerinin İhaneti

    - 01 Kasım 2023

Gazze, 5 Haziran 1967’de 6 gün süren savaştan bu yana Siyonist İsrail’in işgali altında bulunmaktadır. Siyonist İsrail bu işgali, BM’nin 242 sayılı kararına rağmen 1967’den beri kanla, katliamla ve uluslararası kuralları hiçe sayarak, hatta çiğneyerek devam ettirmektedir. Siyonist İsrail bu gücü, ABD başta olmak üzere diğer emperyal devletlerden ve onların güdümünde olan uluslararası kurum ve kuruluşlardan almaktadır.  Dolayısıyla Siyonist İsrail, bölgede bağımsız, müstakil bir güç değil, bir kukladır, emperyal ülkelerin menfaatlerini korumak için oluşturulmuş bir karakoldur; asıl güç ise başta ABD olmak üzere diğer küresel emperyal Batılı ve Doğulu güçlerdir. Müslümanlar Filistin’de, hatta bütünüyle işgal altındaki topraklarda bataklığı kurutmakla değil, sineklerle mücadele etmektedirler. Oysa asıl mücadele, sineklerle değil, sinekleri üreten, besleyen bataklığı kurutmaya yönelik olarak verilmelidir. Yani asıl mücadele, ABD ve diğer emperyal güçlere karşı verilmeden ve bu işgalci ve sömürgeci güçler İslam coğrafyasından kovulmadan, ne Filistin’e ve Ortadoğu’ya, ne de dünyaya huzur ve rahatın gelmesi mümkün değildir. ABD, Siyonist İsrail’e her sene yaptığı 3,5 milyar dolardan fazla yardıma ilave olarak, Temmuz 2014’deki Gazze katliamında Hamas roketlerine karşı istenilen performansı gösteremeyen Demir Kubbe’yi daha donanımlı hale getirmek için Obama yönetimi 225 milyon dolar yardım yapmayı onaylamıştır. Türkiye Başbakanı haklı olarak Siyonist İsrail’i Gazze katliamından dolayı her vesileyle en ağır şekilde kınarken, bu katliamı görmezden gelerek destekleyen Stratejik müttefiki ABD ile ilişkileri en üst seviyede devam ettirmekte bir beis görmemektedir. Oysa Siyonistlerin bu kadar azgınlaşmasının arkasında ABD’nin yardım ve onayı bulunmaktadır. Türkiye’nin bunu da görmesi gerekmektedir.

Filistin’de mücadele, “12 Haziran 2014’deki Koruyucu Hat” veya “14 Kasım 2012’deki Bulut Sütunu” veyahut “27 Aralık 2008’deki Dökme Kurşun” operasyonu dolayısıyla başlamış değildir. Filistin’deki mücadele, Siyonist İsrail’in kurulduğu tarihten itibaren aralıksız devam eden bir mücadeledir. Bu mücadelenin organizeli/örgütlü hale dönüşü ise, 1950’li yılların sonlarına doğru El Fetih’in kurulmasıyla başlamıştır. El Fetih (Harekât el-Tahrir el-Vatani el-Filistini/Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi), Yaser Arafat’ın başkanlığında 1959’da Siyonist İsrail’e karşı mücadele etmek amacıyla kurulmuştur.

Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ise (FKÖ; Munazzamat al-Tahrīr al-Filastīnīya)  temelleri, 13 Ocak-16 Ocak 1964’te Kahire’de toplanan Arap Zirvesi’nde atılmıştır. 29 Mayıs 1964 tarihinde Filistin Ulusal Konseyinin toplanmasının ardından 2 Haziran 1964 tarihinde de Filistin Kurtuluş Örgütü kurulmuştur. Bu örgütün başkanlığına önce Ahmet Şükeyri getirilmiştir. 5 Haziran 1967’de Filistin’in tamamının Siyonistler tarafından işgal edilmesi, FKÖ Başkanı Ahmet Şükeyri’nin sert eleştirilmesine neden olmuş, o da bu eleştiriler üzerine Aralık 1967’de istifa etmiştir. Yerine ise Yahya Hammuda adlı bir avukat getirilmiştir. El Fetih’in güçlü olması ve Arafat’ın da Siyonist İsrail’e karşı verdiği mücadele, FKÖ’de yeniden bir seçim yapılmasını gerektirmiştir. 2 Şubat 1969’da yapılan seçim sonucunda, Filistin Kurtuluş Örgütü liderliğine Yaser Arafat getirilmiştir.

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) bağımsız Filistin devleti kurmayı amaçlayan şemsiye niteliğinde bir organizasyon olup, birbirinden farklı ideolojilere sahip irili ufaklı pek çok örgütü, direniş hareketini ve siyasi partiyi içinde barındırmaktadır. FKÖ’yü, en büyük grup olan El Fetih’in dışında George Habaş’ın kurduğu Marksist çizgideki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve bu gruptan kopan Maoist, Nasır karşıtı Nayif Havatme’nin Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi ile Suriye Baas Partisi destekli El Saika oluşturmaktadır. Ayrıca Filistin Kurtuluş Cephesi, Arap Kurtuluş Cephesi, Güç 17 ve Havari Grubu FKÖ içindeki örgütler ve partilerden bazılarıdır.[1] FKÖ’nün kuruluşu Arap devletlerinin desteğiyle gerçekleşse de, örgütün daha sonra ilişkileri, siyasi duruşu, idari organları ve içerdiği gruplar değişim geçirmiştir.

FKÖ’nün mücadelesi, 1988 yılına kadar Siyonist İsrail’in yok edilmesi üzerine konumlandırılmıştı. Ancak Arafat, 13 ve 14 Aralık tarihindeki konuşmalarıyla, İsrail’e “barış ve güvenlik içinde var olma” hakkını veren Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararını kabul etmiş ve “devlet terörizmi de dahil olmak üzere her türlü terörizmi” reddettiğini dünya kamuoyuna ilan ederek bu konumunu terk etmiştir. Böylece Arafat ve dolayısıyla FKÖ bu tavır değişikliğiyle, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ana amaçlarından biri olan İsrail’in yok edilmesi iddiasından vazgeçmiştir. FKÖ’nün takındığı bu yeni konum, 1949 ateşkes sınırları içinde bir İsrail Devleti ile Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde bir Arap devleti kurularak iki ayrı devletin oluşumunu öngörmekteydi. Oysa FKÖ, beş temel üzerine kurulmuştu. Bu temeller;

1- Filistin’i Kurtarmak,

2- Bu hedefi gerçekleştirmek için silahlı mücadele vermek,

3- Filistin’in kendi öz teşkilatlanmasına dayanmak,

4- Dost Arap güçleriyle iş birliği yapmak,

5- Dost milletlerarası güçlerle iş birliği yapmak.[2]

FKÖ bu yeni konumu ile kuruluş amacına aykırı hareket ederek uzun yıllar verdiği mücadelesinden vazgeçmiş oluyordu. Çünkü Arafat 1964’lü yıllardan itibaren Siyonist İsrail’e karşı verdiği mücadeleyi bu zemine oturtmuştu. Ancak 1988’de, BM’nin 242 sayılı kararını kabul ederek bu amacından vazgeçmiş oluyordu. Böylece kendisine umut bağlamış Filistin halkının umutlarını da boşa çıkarmış oluyordu. Çünkü hiçbir Filistinli kendi toprakları üzerinde bir çıbanbaşı olarak Siyonist İsrail’in varlığını asla kabul etmemekteydi. Kaldı ki bunu kabul etmek II. Abdülhamid’den bu yana ve özellikle de Şehid İzzeddin el-Kassam’a, Kudüs Müftüsü Muhammed Emin el Hüseyni ve Filistin mücadelesinde şehid düşen bütün Müslümanlara bir ihanet olacaktı. Gerçi bu, Ortadoğu tarihinde, gerçekleştirilen ilk ihanet değildi.

 

BÖLGE ÜLKE YÖNETİMLERİNİN FİLİSTİN’E VE KENDİ HALKLARINA İHANETİ!..

 

Filistin’e dolayısıyla Ortadoğu’ya ilk ihanet Şerif el-Hüseyin’in ailesi tarafından işlenmiştir. Şerif el-Hüseyin ailesi Osmanlıyı içeriden vurmak için 1915’lerde sömürgeci ve işgalci İngiltere ile anlaşarak ilk ihanetini gerçekleştirmiştir. Bu ailenin ikinci ihaneti, 1947’de Filistin topraklarını, Araplar ve Siyonist İsrail arasında paylaştıran BM’nin 181 sayılı kararını diğer Arap ülkeleri reddederken Ürdün kralı olan Şerif el-Hüseyin’in oğlu Abdullah’ın kabul etmiş olması ile gerçekleşmiştir. Kral Abdullah bununla yetinmemiş İsrail ile Ürdün arasında varılan antlaşma ile de Batı Şeria’yı, 24 Nisan 1950’de ilhak ederek Ürdün’e dâhil etmiştir.[3] Şerif el-Hüseyin ailesinin üçüncü ihaneti, 1967’de 6 gün savaşında Doğu Kudüs’ü ve Batı Şeria’yı hiç savunmadan adeta altın tepsi içerisinde Siyonist işgalcilere teslim etmesidir. Bu aile dördüncü ihanetini ise, 26 Eylül 1994’de imzaladığı Akabe Antlaşmasıyla gerçekleştirmiştir. Bu antlaşmayla, dönemin Ürdün Kralı Hüseyin (Şimdiki Kral Abdullah’ın babası) Siyonist İsrail’in meşrulaştırılmasını sağlamış ve Batı Yaka (Batı Şeria) üzerindeki bütün haklarından Siyonist işgalciler lehine vazgeçmiştir. Bu aile ne yazık ki, ihanetini ve işbirlikçiliğini Şerif el-Hüseyin’in oğlu Abdullah’ın torunu Abdullah[4] kanalıyla bugün de devam ettirmektedir.

İkinci ihanet, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat tarafından işlenmiştir. Enver Sedat, İsrail’le, Kudüs’ü ziyaret ettiği 19 Kasım 1977 tarihinden itibaren iyi ilişkiler geliştirmiş, 17 Eylül 1978’de ABD’nin arabuluculuğunda, İsrail’le masaya oturarak, Camp David Sözleşmesini imzalamıştır. Bu antlaşma ile Siyonist İsrail tarafından Altı Gün Savaşı’nda ele geçirilen Sina Yarımadası, Mısır’a geri verilmiştir. Enver Sedat, bu ihanetin bedelini, 1981 yılında, Mısır’ın bağımsızlığının kutlandığı tören esnasında silahlı saldırıda öldürülerek ödemiştir. Enver Sedat’tan sonra gelen diğer Firavun Hüsnü Mübarek de, Siyonist İsrail’i kabullenme ve ilişkileri devam ettirmede selefi Sedat’ı aratmamıştır. Hatta Mübarek sadece ilişkiyi devam ettirmemiş, adeta Mısır’ı, Siyonist İsrail’in Filistin’de, hatta bütünüyle Ortadoğu’da menfaatlerinin bekçiliğini, savunuculuğunu yapar hale getirmiştir.  27 Aralık 2008’deki ‘Dökme Kurşun’ saldırısı Siyonist İsrail’in eli kanlı katili Başbakan Olmert’in, Hüsnü Mübarek ve ABD’li yetkililerle Şarm El-Şeyh’de yaptığı toplantıda kararlaştırıldığı çokça yazıldı ve çizildi. Mısır, sadece Muhammed Mursi döneminde (30 Haziran 2012 – 3 Temmuz 2013)  Siyonist İsrail’e olan desteğe ara vermişti. Hatta tam tersine Mısır yönetimi Filistin halkına ve Hamas’a yardım eder hale gelmişti. Mursi döneminde Mısır’ın Siyonist İsrail ile olan ilişkileri, geçmiş dönemlere göre değişmeye ve Mısır halkının ve bölge Müslümanlarının önceliklerine göre şekillenmeye başlamıştı. Bu durum ise, Siyonist İsrail’in ve destekçisi emperyal güçlerin işine gelmemekteydi. Bu nedenle, Mursi’ye karşı bölgedeki krallık rejimleri de (Suud, BAE gibi) dâhil Siyonist ve emperyal güçler ortaklaşa bir darbe gerçekleştirerek Mursi’yi yönetimden uzaklaştırmışlardır. 7 Haziran 2014 başlayan ve 5 Ağustos 2014’deki üç günlük ateşkesle şimdilik duran ‘Koruyucu Hat’ operasyonun arkasında, hatta aktif olarak destekleyen, Hamas’ın yok edilmesini isteyen güçlerin başında darbeci Abdülfettah Sisi gelmektedir. Çünkü Sisi ve yönetimine göre, Mısır’daki İhvan Hareketinin uzantısı olan Hamas, Siyonist İsraillilerden daha tehlikeliydi.

Üçüncü ihanet, -yukarıda da değinildiği üzere- Arafat’ın BM’nin 242 sayılı kararını kabul ederek Siyonist İsrail devletini resmen tanıması ile gerçekleşmiştir. Arafat, BM’nin bu kararını kabul ettiğini açıklamadan kısa bir süre önce, 15 Kasım 1988’de sürgünde bağımsız Filistin Devleti’nin kurulduğunu ilan etmiştir. Bu ilandan yaklaşık bir ay sonra da 13 Aralık ve 14 Aralık tarihindeki konuşmalarıyla, Siyonist İsrail’e “barış ve güvenlik içinde var olma” hakkını veren Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararını kabul etmiş ve “devlet terörizmi de dâhil olmak üzere her türlü terörizmi” reddettiğini açıklamıştır. Oysa Arafat’ın ve başında bulunduğu FKÖ’nün asıl varlık nedeni, Siyonist İsrail’i ve Filistin toprakları üzerindeki işgalini hiçbir zaman kabul etmeme ve Siyonist İsrail bu topraklar üzerinden çekilinceye kadar da mücadeleye devam etme şeklinde idi!. Arafat’ın bu ihanetine rağmen, Filistinlilere bırakılan topraklar üzerinde bile var olma hakkı, Siyonist İsrail ve işgalci diğer emperyal devletler tarafından  tanınmamıştır. Tersine işgalci, ırkçı Siyonist İsrail, Arafat’ın ve diğer Arap yönetimlerinin bu ihanetleri nedeniyle daha da pervasızlaşmış ve tarihte benzerlerine az rastlanır türden insanlık dışı katliamlarını vahşice gerçekleştirmiştir. Arafat bu hamle ile Hamas’ın, daha doğrusu Filistin’de başlayan İslami mücadeleyi engellemek istemiştir. Arafat’ın bütün oyun ve tuzaklarına rağmen, Hamas da dün olduğu gibi bugün de Filistin halkının gerçek temsilcisi olarak mücadelesini devam ettirmektedir.

Dördüncü ihanet ise, 9 Ocak 2009’da (10.01.2005-09.01.2009) görev süresi dolan Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas tarafından işlenmiştir. Filistin’de 25 Ocak 2006’da yapılan seçimlerin galibi olarak Hamas çıkmış ve 132 üyeli Filistin parlamentosunda 76 sandalye kazanmıştır. Bu sayı, Hamas’ın desteklediği bağımsızlarla birlikte 80’e çıkmıştır. “Devlet Başkanı” konumundaki Filistin lideri Mahmud Abbas’ın yönettiği “laik” El Fetih ise, bu seçimlerde, ancak 43 sandalye kazanabilmiştir.    

Hamas’ın seçimleri kazanması, Siyonist ve emperyal Batılı devletler tarafından hoş karşılanmamış ve Hamas’ın kuracağı hükümetin de kabul edilmeyeceği açıklanmıştır. Hamas, bunun üzerine, diğer partilerle birlikte milli birlik hükümeti kurmaya çalışmışsa da, başarılı olamayınca tek başına hükümet kurmak zorunda kalmıştır. Hamas’ın tek başına kurduğu hükümet, içeriden ve dışarıdan dört bir yandan kuşatılmakla kalınmamış, uluslararası ambargoya da tabi tutulmuştur. 1993’de yapılan Oslo Anlaşması gereğince Filistin yönetimine her yıl iki milyar dolar civarında yardımda bulunulmasını kararlaştıran ABD ve AB, İsrail’i tanıma şartını yerine getirinceye kadar Hamas yönetimine mali yardımda bulunmayacaklarını ve Hamas yetkilileri ile de görüşmeyeceklerini açıklamışlardır. Gerek Siyonist İsrail ve ABD ile olan stratejik ilişkileri, gerekse son seçimlerde halk desteğini artıran Müslüman Kardeşler’den çekinmesi nedeniyle Mısır ve Ürdün de, Hamas yetkilileri ile görüşmeyi reddetmiştir. Bu ve diğer Arap ülkeleri, Hamas’a destek vermek şöyle dursun, 2002 yılında Beyrut’ta imzalanan anlaşma gereği  bu ülkelerin Filistin Hükümetine ödemeyi taahhüt ettikleri aylık 55 milyon dolar yardımı da ödememişlerdir. Bunlara ilave olarak Filistin’in hak ettiği gümrük vergilerinin Siyonist İsrail tarafından kesilmesi ve el-Fetih yönetiminden 750 milyon dolar borcun da ilavesiyle Hamas Hükümeti, mali açıdan çok zor durumda bırakılmıştır. 

Hamas Hükümeti uluslararası ambargo ve tehditlerle mücadele ederken, Siyonist İsrail’in Filistin topraklarındaki saldırıları da devam etmekteydi. Eli kanlı Siyonist İsrail askerleri, 9 Haziran 2006’da Gazze’de bir plajı tarayıp dördü çocuk sekiz piknikçiyi ve 13 Haziran’da roket atıp ikisi çocuk 11 kişiyi öldürmekle de yetinmemiş, Filistin Parlamento üyelerini tutuklamaya başlamıştır. Aralarında Maliye Bakanı, Sosyal İşler Bakanı, Kudüs İşleri Bakanı, Çalışma Bakanı, Din İşleri Bakanı, Planlama Bakanı, Esirler Bakanı, Mahalli İdareler Bakanı’nın da bulunduğu sekiz bakan; Meclis Başkanı Aziz Salim Duveyik ve Meclis Genel Sekreteri Mahmud Remhi dâhil olmak üzere kırk beş milletvekili Siyonist yönetim tarafından tutuklanmıştır. Beş gün içerisinde tutuklanan milletvekili, bakan ve belediye başkanı sayısı 80’i aşmıştır. Siyonist İsrail’in bu vahşice ve insanlık dışı saldırı ve tutuklamaları karşısında BM başta olmak üzere uluslararası kuruluşların timsah gözyaşlarının dışında ciddi hiçbir adım atmamaları, insanlık adına utanılacak bir durumdur. Bu bakan, milletvekilleri ve belediye başkanlarının halen Siyonist zindanlarda tutuklu oluşları, hangi uluslararası kurallarla izah edilebilir? Bir Siyonist asker esir alınınca dünyayı ayağa kaldıran sözüm ona uygar denilen dünyanın barışseverleri, laikleri ve demokratları, niçin bu olaylar karşısında kahrolucu bir sessizliğe gömülmüşlerdir?

Filistin yönetiminin kukla başkanı Mahmud Abbas, bugün olduğu gibi o gün de, olup bitenleri seyretmiş, hatta perde arkasında sevinçle el ovuşturmuştur. İşbirlikçi Mahmud Abbas, o günlerde el ovuşturmakla da yetinmemiş, fırsattan istifade ederek, Hamas’ı hükümetten düşürmek için alelacele 16 Aralık 2006 günü, erken seçime gidilmesi gerektiğini gündeme getirmiştir. Hamas ve diğer direnişçi örgütler, Abbas’ın bu talebini reddederken ABD, İngiltere ve Siyonist İsrail ise desteklemişlerdir. Mahmud Abbas başta olmak üzere, Ortadoğu’nun kralları, şeyhleri ve sultanları, o gün de, bugün de Gazze’deki katliamlardan dolayı sessiz kalmalarının nedeni, Hamas’tan kurtulmaktır. Nitekim eli kanlı Siyonist katil Şimon Peres, çok açık olarak bu liderlerin kendisine Hamas’tan kurtulmak istediklerini söylemesi de bunların işbirlikçiliğini açıkça göstermektedir. Ne yazık ki, son Gazze vahşetinin arkasında da bu kirli ve kanlı işbirlikçilik yatmaktadır.

23 Nisan 2014’de kurulacağı ilan edilen ve Haziran ayı itibariyle de kurulan ‘Uzlaşı’ ya da ‘Birlik’ hükümetine rağmen, Gazze tam anlamıyla katliama, soykırıma tabi tutulurken Mahmud Abbas, daha önce takındığı tavırdan farklı bir tavır takınmamıştır. Oysa Mahmud Abbas, 23 Nisan itibariyle hem Batı Şeria’nın, hem de Gazze’nin devlet başkanı olmuştu. Gazze katliamına bütün imkânlarıyla karşı çıkması gerekirken,  tam tersine Batı Şeria halkının Gazze’ye destek eylemlerini engellemek için halka İsrailvari bir zulüm uygulamıştır. Gazze kan ağlarken, Batı Şeria’dan çok fazla ses çıkmaması, yeni oluşan ‘Uzlaşı Hükümeti’nin geleceği açısından umut verici olmamıştır.

Suud-i Arabistan’ı kuran Suud ailesi de, Suud devletinin kuruluşundan hatta öncesinden bu yana emperyal işgalci ülkelerin işbirlikçiliğini yapan bir ailedir. 1915’li yıllarda –daha sonra- Suud’un kurucusu olan Abdülaziz İbn Suud ile başlayan bu işbirlikçilik bugün hâlâ devam etmektedir. Ne yazık ki, Suud, kuruluşundan bu yana kendi halkından çok, önceleri İngiltere’nin, sonraları da İngiltere ile birlikte ABD ve Siyonist İsrail’in menfaatlerini korumuştur. Suud ailesinin bu tavrı, Araplarla Siyonist İsrail arasında devam eden savaşlarda da değişmemiştir. Aksi halde, Ortadoğu halklarının tükürüğünde bile boğulabilecek kadar az nüfusa sahip olan Siyonist İsrail’in girdiği her savaşta işgal sınırlarını genişletebilir miydi? Bu işbirlikçi Arap krallarının, şeyhlerinin Siyonist İsrail yanlısı tavır almalarının nedeni, Siyonist İsrail ile aynı korku ve endişeleri paylaşıyor olmalarıdır.  Bu korku ve endişe ise, Müslümanların özellikle de Ortadoğu’da yaygın olarak örgütlenmiş Müslüman Kardeşler’in yönetime gelmesidir. Bu nedenledir ki, Suud yönetimi, Mısır’da 30 Haziran 2012’de yönetime gelen Müslüman Kardeşler Yönetimini, içeriden kendi güdümünde olan Selefçi parti ve gruplar dahil bilumum İslam düşmanlarıyla, dışarıdan ise başta Siyonist İsrail ve ABD olmak üzere diğer emperyal işgalci güçlerle işbirliği yaparak bir darbeyle devirmiştir. Suud yönetimi sadece Mısır’daki Müslüman Kardeşler Teşkilatına değil, Müslüman Kardeşler’in Ortadoğu’daki uzantısı olan başta Hamas olmak üzere bütün Müslüman Kardeşler’e düşmanlık beslemektedir. Nitekim bu, 7 Haziran 2014’de Gazze’ye yönelik Siyonistlerin gerçekleştirdiği vahşeti Suud yönetiminin desteklediği kimi Siyonistlerce dile getirilmiştir. Gazze’ye dönük gerçekleştirilen katliamların ilk üç haftasında sessiz kalmasının nedeni de bu değil midir?  Üç hafta sonra yaptığı açıklamada ise Siyonist İsrail’e hiç değinmemiş, Hamas için ise terörist imasında bulunmuştur.[5]

Dünya Bülteni Haber Sitesi’nde tercüme edilerek yayınlanan bir makalede; “Gazze saldırısı, Suudi kraliyet onayıyla gerçekleşti… İsrail eski Savunma Bakanı Shaul Mofaz, Kanal 10 televizyonunda İsrail’in Hamas’ın silahsızlandırılması konusunda Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne özel bir rol biçilmesi gerektiğini söyleyerek sunucuyu şaşırttı. Bununla neyi kastettiği sorulduğu zaman Mofaz, Hamas etkisizleştirildikten sonra Suudi ve Emirlik fonlarının Gazze’nin yeniden inşası için kullanılması gerektiğini ekledi.

Mübarek dönemi Mısır’ında İsrail savunma teşkilatının öncü adamı olan ve şimdi İsrail Savunma Bakanlığı’nın politika ve siyaset-ordu ilişkileri departmanı müdürü olan Amos Gilad kısa süre önce akademisyen James Dorsey’e: “Her şey yeraltında, hiçbir şey kamuoyuna açık değil. Fakat biz, Mısır ve Körfez ülkeleriyle eşsiz bir güvenlik işbirliğine sahibiz. Bu dönem, Araplarla olan güvenlik ilişkilerinin ve diplomatik ilişkilerin en iyi olduğu dönem”[6] şeklinde açıklamalarda bulunmuştur.

Kısacası bölgenin Arap yönetimleri, Siyonist İsrail ve ABD ile tam işbirliği içerisinde Hamas’ın yok edilmesi için Gazze saldırısına onay, hatta destek vermişlerdir. Mısır’ın darbeci Sisi’sinden, Ürdün’ün Kral Abdullah’ına kadar, Suud Kralı Abdullah’tan Kuveyt ve BAE’nin işbirlikçi diktatörlerine kadar bütünü, gelecekte kendi yönetimleri için tehdid oluşturan Müslüman Kardeşler’den kurtulmak istiyorlar. Bu konuda Siyonist İsrail ve ABD ile aynı endişe ve kaygıyı taşımaktadırlar. Bundan dolayıdır ki, Mısır’da darbe ve darbe sonrasında İhvan’ın binlerce mensubunun hunharca katledilmesi ve yüzlercesinin de idama mahkûm edilmesi karşısında sesleri çıkmamış, hatta siyasi, askeri ve ekonomik yönden desteklemişlerdir. Dolayısıyla Netanyahu ya da Liberman gibi eli kanlı Siyonistlerle, Sisi’nin, Kral Abdullah’ların ve diğer emir, sultan ve şeyhlerin arasında hiçbir fark yoktur. Hepsi de İslam düşmanı ve eli kanlı katillerdir.

7 Haziran’da Gazze’ye dönük Siyonist saldırıların karşısında en çok Başbakan Erdoğan’ın sesi çıkmıştır. Gazze’de gerçekleştirilen saldırılar için ‘katliam’, ‘soykırım’, ‘devlet terörü’ sözlerini Türkiye Başbakanı defalarca kullanmıştır. Bu süreçte, Gazze’ye en çok -belki tek- insani yardım, Türkiye’den gitmiştir. Elbette bunlar sevindiricidir. Ama bunların dışında atılması gereken başka adımlar var ve ne yazık ki bunlar atıl(a)madı.  Şili, Siyonist İsrail ile –az ya da çok yapılıyor olsun- ticaretini durdurmuş, Venezüella, Brezilya, Ekvador, Şili, El Salvador ve Peru gibi ülkeler, Siyonist İsrail’in Gazze saldırısını protesto ederek Tel Aviv’deki büyükelçilerini geri çağırmışlardır. İspanya, geçici de olsa Siyonist İsrail’e silah satışını tamamen durdurmuştur. Fransa bile Gazze saldırısını katliam olarak değerlendirmiş, İngiltere’de ise, ilk Müslüman kadın bakan ve Lordlar kamarası üyesi Barones Sayida Warsi, hükümetin Gazze politikalarını eleştirerek istifa etmiştir.

Ama Erdoğan’ın Siyonist İsrail’e yönelik sert sözlerine rağmen Türkiye ile Siyonist İsrail arasında ticaret artarak devam etmektedir. Nitekim 2013’de Siyonist İsrail’le ticaret %39, 2014’ün ilk dört ayında ise %25 oranında artmıştır.

Kürecik Füze Kalkanı gündeme getirilince Başbakan Erdoğan sertleşiyor ve bu üssün NATO’ya ait olduğunu, İsrail’in ise NATO üyesi olmadığını, dolayısıyla bu radar üssünde elde edilen bilgilerin NATO üyesi olmayan İsrail’e aktarılmasının mümkün olmadığını belirtiyor. Başbakan Erdoğan da biliyor ki,  bu söyledikleri doğru değildir. Erdoğan da çok iyi biliyor ki, NATO, ABD’nin tetikçi kuruluşudur. NATO demek, Amerika demektir; Amerika demek ise, İsrail demektir; dolayısıyla İsrail demek de NATO demektir. Bu nedenle de, NATO’nun Kürecik’te elde ettiği bilgiler, önce ABD’ye sonra da Siyonist İsrail’e gider. Hiç kimse bunun aksini iddia edemez. Bunun aksini iddia etmek ABD ile Siyonist İsrail arasındaki ilişkileri bilmiyor demektir. Uluslararası camiada yalnız kalsak da İsrail’i savunacağız diyen bir ABD, Siyonist İsrail için hayati önemi haiz bilgileri, Siyonist İsrail’e vermemezlik yapabilir mi? Asla yapmaz!.

Erdoğan’ın Siyonist İsrail’e takındığı tavrın anlamlı olması için, en azından Latin Amerika ülkeleri gibi pratik bazı adımları atması gerekmektedir. Bu adımlar;

1- Siyonist İsrail’in, terör yuvasına dönmüş büyükelçilik, konsolosluk, varsa Mossad bürosunu/bürolarını hemen kapatarak, personelini de sınır dışı etmelidir. Zaten bizim İsrail’de Büyükelçimiz yoktur demenin bir anlamı yoktur. Diplomatik ilişkiler en alt seviye inmiş olsa da, bu ilişkileri devam ettiren en alt seviyedeki personelin de sınır dışı edilerek, diplomatik ilişkilerin bütünüyle kesilmesi halinde söylenen sözlerin bir anlamı olacaktır. Aksi halde, fazla bir anlamı olmayacaktır.

2- Gerek özel ve gerekse kamu şirketlerince yapılan bütün ticari faaliyetlerin durdurulması gerekmektedir. Eğer hâlâ Siyonist İsrail ile ticaret artarak devam ediyorsa, Siyonist İsrail’e sözle takınacak bir tavrın çok fazla bir anlamı olmayacaktır. Siyonist İsrail ile hâlâ askeri anlaşmaları devam eden bir Türkiye’nin bunları yapmaya güç yetirebilir mi? Hiç zannetmiyorum. Ama Erdoğan’ın haklı olarak Siyonist İsrail’e yönelik söyledikleri sözlerin o zaman bir anlamı olur. Bunlar gerçekleştirilmeden, Erdoğan’ın sözleri ne kadar sert olursa olsun havada kalmaya mahkûmdur.

3- Siyonist İsrail yönetimi, yedekleri askere alma çağrısı yaptıktan sonra Türkiye’den Siyonist İsrail’e giden uçak seferleri katlanarak devam etmiştir. Siyonist İsrail yöneticilerinin çağrısına uyarak bu uçaklarla İsrail’e giden bu Siyonistler, Filistinli bebekleri, çocukları, kadınları katletmek için savaşmaya gitmişlerdir. Muhammed Hüseyin ebu Hudayr’ın, bebek Lama es-Sattari’nin ve katledilen diğer her Filistinlinin kanında, bu Siyonist çapulcuların kanlı elleri bulunmaktadır. Siyonist İsrail’e, Filistinli mazlum halkı katletmek için Türkiye’den giden bu Siyonistlerin mutlaka ve acilen tesbit edilerek vatandaşlıklarının iptal edilmesi ve savaş suçlusu olarak mutlaka yargılanmaları gerekmektedir.

4- Siyonist İsrail’in NATO üyesi olması ya da olmaması önemli değildir. Çünkü NATO demek Amerika demektir; Amerika demek ise, İsrail demektir; dolayısıyla İsrail demek de NATO demektir. NATO, ABD’nin dolayısıyla da Siyonist İsrail’in tetikçi kuruluşudur. Kürecik’teki Füze Kalkanı Üssü devam ettiği müddetçe burada elde edilen bilgilerin Siyonist İsrail’e gitmesi asla engellenemez. Türkiye’nin, bir an önce ve en kısa zamanda bu Füze Kalkanı Üssü’nü kapatmayı kendi gündemine alması gerekmektedir. Türkiye’nin buna gücünün yetmeyeceğini biliyorum, ama en azından denemesi gerekmektedir. Elbette bu üssü kapatma girişimi, seçim meydanlarında iktidar ve muhalefetteki siyasetçilerin konuşmalarına benzemez. Çünkü bu, güç ister, irade ister ve cesaret ister; topyekûn bir halk ayağa kalkmadığı müddetçe, bunlar da yetmeyebilir. Türkiye, ABD’nin etkinliği bu şekilde devam ettiği müddetçe, sadece bu üssü değil, diğer üsleri de kapatmaya güç yetiremeyecektir. Nitekim 1975’de, ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı ambargoya karşılık olarak, Türkiye de İncirlik Üssünü kapatmak istemiştir, ama kapatmaya güç yetirememiştir. Böyle bir ülkede, istenildiği kadar biz bölgenin güçlü ülkesiyiz, oyun kurucu bir ülkeyiz, ülke önceliklerimize göre politika üretiyoruz demek hiç de inandırıcı olmaz. 07.08.2014

 

[1] http://arsiv.setav.org/ups/dosya/120360.pdf

[2] TDV İslam Ansiklopedisi

[3] http://eprints.sdu.edu.tr/327/1/TS00491.pdf  (Mücahit ARMAĞAN, ORTADOĞU BARIŞ SÜRECİNDE ÜRDÜN’ÜN ROLÜ YÜKSEK LİSANS TEZİ, s.  19)

[4] Şerif el Hüseyin’in iki oğlundan biri Faysal 1921’de İngiltere tarafından Irak’ın başına getirilmiştir. Diğer oğlu Abdullah ise, sonradan oluşturulan Ürdün’ün başına getirilmiştir. Kral Abdullah 20 Temmuz 1951’de yanında torunu Hüseyin (Kral Hüseyin) varken, Mescid-i Aksa’da uğradığı suikastte öldürüldükten sonra yerine akli dengesi bozuk olan oğul Talal getirilmiştir. Aklı dengesinin bozuk olması nedeniyle krallık görevi bıraktırılan Talal’ın yerine ise 1952’de 17 yaşındaki oğul Hüseyin getirildi. Kral Hüseyin’in 5 Şubat 1999’da ölmesinden sonra, yerine şimdiki kral Abdullah getirildi.

[5] http://yenisafak.com.tr:999/dunya-haber/israilin-krali-abdullah-1.8.2014-671455

[6] http://medyasafak.com/haber/1534/gazze-saldirisi-suudi-kraliyet-onayiyla-gerceklesti

07.08.2014 tarihinde Genç Birikim Dergisinde yayınlanmıştır.