Fe Eyne Tez Hebûn? (Nereye Gidiyorsunuz?)
Gündem Son Sayımız Yazarlar

Fe Eyne Tez Hebûn? (Nereye Gidiyorsunuz?)

(Tekvîr s. a. 26) Evet İnsanlar ve özelde Müslümanlar, bu ilâhî hitâba muhâtaptırlar.!

y17q

 

Ayrıca “Bir insan; zâlim,  fâsık, fâcir ve münâfık’ın yanında olup, Hakkın, halkın, mâsûm, mağdûr ve mazlûmun karşısında ise o kimse âlim değil; yurt, otağ sahibi hân ve sultan bile olsa onda hayır ve bereket yoktur.” (Ertuğrul Gâzi) Bu konuyu daha iyi anlatan bir hadîsi-şerifte Efendimiz(SA): ”İnsanların en şerlisi, cerbezeli-güzel söz ve hitâbetiyle-sahtekârlık yapan, toplumu yanıltıp ifsât eden, âlimlerdir” buyruğudur. O yüzden başka din, felsefe, ideoloji ve doktrinlerin meczûbu, meftûnu olmaması için, insanların ferâset ve basiret sahibi olması gerekiyor. Çünkü bu özellikler her Müslümanda bulunması gereken vasıflardır. Bundan yoksun olanları ise merhum M. Âkif şöyle uyarıyor:

“Ey Müslüman uyan,! cehline kurban gidiyorsun!.

İslâm’ı da ”batsın! diye” tutmuş yediyorsun!”

Evet, görünen bu kadar hıyânet ve ihânetlere rağmen, bâzı kimselerin hâlâ aynı hamâkât, denâat ve gaflette direnmeleri, yaşanan canlı olayları görmemeleri veya görmek istememeleri ne hazin bir tecellîdir. O yüzden işin zâhirî ve şeklî yönü kadar; fikrî, fiilî,  kavlî,  înanç, felsefe ve ideolojik yönleri de en az diğerleri kadar önem arz etmektedir. Nitekim dıştan bakıldığında, çok normal bir insan ve Müslüman(!)gibi görünen milyonların, değişik isimler altında sapık ideolojiler, felsefî sistemler uğruna savaş verdiğini, bununla da yetinmeyip, o bâtıl idealleri (!) hesâbına hiç çekinmeden canlı bomba hâlinde kendilerini parçaladıklarına şahit oluyoruz. İşin en garip ve hazin tarafı; Onların habis hayatları azılı birer DİN, İman, Allah (cc) Peygamber (sa) düşmanı olarak geçen ve bunlar için mücâdele ederken ölen onca müfsidin; sapık ideoloji mensubu olan anarşistlerin ölüleri en son neye gidiyor? Bunların dînî merâsimleri (!) kimler tarafından ve nerede icrâ edilerek, ne kadar Müslüman (!) böylesi kimselerin mağfireti için niyaza duruyor olmasıdır! Habis hayatları Müslümanlara ve onların aziz inançlarına hakâretle geçen bu tür münkir ve müfsitler, ölünce Müslüman mı oluyorlar? Bunların dîne, dindâra olan kin ve nefretlerini ifâde eden hezeyanlarını ve bu konuda yazıp-çizip söylediklerini zikretmeyi zâit görüyorum. Çünkü bu tahkir ve tezyiflerin mağdur ve mazlûmu olan nice gerçek Müslümanlar bunları çok iyi biliyorlar..

İşte tam da bu durumda insanlığın nereye gittiğini ve bu ilâhi soruyu her Müslüman’ın kendisine bir kere daha sorması gerektiğidir.  Bunlar işin sâdece bir boyutu…

Diğeri ise sözde mensup oldukları ”o yapı”nın meziyet ve faziletlerini(!)koruma ve kollama pozisyonunda bulunup, şahsî, ya da siyâsî çıkarları için direndikleri, veyâ akla ziyân bir zillet ve meskenet içinde oldukları görülenlerdir. Zîrâ bu kirli olayın iç yüzü ve arka planları şimdiye kadar çok değişik kanal ve kaynaklarda kesinlik kazandığını artık “Mısır’daki sağır sultan bile duydu, gördü ve biliyor.. ” Son olarak; 16 Şubat 2O15 tarihli Star ve benzeri yayın organlarınca ve tüm belgeleriyle tekrar edildiği halde, halâ inat ve ısrardaki temerrütlerinin gerçek sebebinin, mâkul ve mantıklı bir yönünün olmadığı ortadadır.

Ne kadar ilgisi var bilmiyorum ama, bu hâdise bana tarihteki üzücü bir olayı hatırlattı..

İslâm tarihindeki hazin olaylardan birisi olan “Sıffîn” vak’asında; Hz. Ali (ra). ile Muâviye arasındaki cidâlin-savaşın kendi aleyhine sonuçlanacağını gören Muâviye emrindekilere şöyle diyor: ”Kurânı Kerîm yapraklarını mızraklarınıza takın ve karşı tarafa; İlâhi kitâba karşı kılıç çekilmez!.. Bu işin hakemliğini Kur’ânı Kerim halletsin!” demelerini söylüyor ve bütün askerler de hep birlikte bunu tekrar edince; karşı taraftakiler buna kanıp silahı, savaşı bırakıyorlar. Hz. Ali (ra) her ne kadar bunun; “Bir hile ve savaş taktiği olduğunu ve mücâdeleyi sürdürmelerini söylemiş” ise de emrindekiler; “Kurâna karşı kılıç kullanılmaz!”diyerek savaşı bırakınca maksat hâsıl oluyor.

Bank Asya’nın önünde, ellerinde ”yâsîn ve cevşen” başlarında mevcut iktidarın; CHP

ve inanç düşmanı müfrit laikçilere rağmen, bin-bir zorlukla örtünmelerine imkan sağladığı ‘türban, başörtü’leriyle gösteri yapan kesimi görünce; olayın arka planından bî behre olan ve kendi hâlindeki bu kişilerin mâlum yapı tarafından, ”mızraklara takılan Kur’anı Kerîm yapraklarıyla ön safa sürülmeleri” gibi bir intibâya kapıldım. İnsanın saf, temiz bir nâsiye ve niyete, yapıya sahip olması elbette çok iyi ve aranan bir özelliktir. Ama Müslüman bir insanın özelliği de ”Ferâset ve basîret” sahibi olmasıdır. Onun için Efendimiz.(SA) ”İttekullâhe ferâsetün!”=Müslümanın ferâsetinden, derin görüşünden korkun! O Allâh’ın(CC) nûru ile bakar” buyurmuşlar. Bu hâdisenin siyâsi, sosyal, dînî, felsefî,  ideolojik ve psikolojik yönleriyle esastan ele alınıp, uzmanlarınca çok ciddi mânâda değerlendirilmesi gerekir kanısındayım..

Bunu yapmak için de geçmişin acı ve ıstıraplarını, o yılları yaşayanların mâruz kaldığı mezâlimin dehşetini çok iyi bilmeleri lâzımdır. Eğer okunan bu “cevşenleri” yazanlar, zindanlarda yatarak ve meşhur 163. maddenin zulmüne rağmen onları yazmamış olsalardı; Bugün bir kısım hazırcı, çilesiz yeni yetmeler ve dünden haberi olmayan nevzuhurlar, tam 163 lük olan bu gösteriyi zor yaparlardı. Şimdi; “Jandarmasız köyde, eli silahlı gezenler”; Siyâseten işbirliği içinde oldukları dünkü can düşmanı jandarmacı ve darbeciler döneminde olsalardı; ”Dîni siyâsete âletten, irticâi faaliyetten, halkı devlet aleyhine kışkırtmaktan ve laikliğe-Cumhuriyete aykırılık ithâmı ile doğrudan 163’ün muhâtabı ve mahkûmu idiler… ” Her yönüyle laik CHP karşıtı olan bu nostaljik eylem ve gösteriler büyük bir suç teşkil ederdi. İşte kendilerine bu imkânı sağlayan kesime karşı yaptıkları şeyin mahiyetini anlamak için şehrin kenar mahalle ve kasabalarında; “hayrına-sevâbına kermesler düzenleyip hizmette, himmette(!)” bulunmakla bu işin aslının anlaşılamayacağını kavramaları gerekirdi. Ferâset sahibi olan insanlar; yıllarca kendilerinin dışında cereyân eden ve sizden daha yakın olan sayısız adamların, bu olayın tam göbeğinde, içinde ve mâhut kişinin dizi dibinde ve yanı başındakilerin feryatlarına kulak verir, olaylara birde o yönden bakarlardı. Çünkü bu konuda onlar sizden ona, çok daha yakın ve sizden daha çok şeyler biliyorlardı. Nitekim bildiklerini de sürekli olarak yazıyor, söylüyor ve olayın vahâmetini anlatıyorlar..

İnsan beşer olarak şaşar ve aldatılabilir veya samimiyetinin kurbanı olur. Nitekim bunu söyleyen bir sürü insan var. Bu normaldir, ama bu durumu sürdürmeleri aslâ normal sayılamaz. Özellikle bunca insanın itirafı, pek çoğunun kânûnen suçlu görülüp tâkibe alınması, bâzılarının tutuklanması ve firarlarına rağmen, hâlâ bu saflık(!) veya direnme içinde olmaları, işin aslını öğrenme gayret ve çabasında bulunmamaları, kişinin aklına, irâdesine ve Allâh’ın verdiği temyiz kabiliyetine hakâret, kendisi için de züldür.

Kendilerine bu imkânları sağlayan iktidarı boykot gösterisinde olanlar. Eğer devri CHP ve cunta dönemlerinde olsaydı, ellerindeki “risâle ve cevşenler” zâten 163’lük bir suçtu. Ayrıca o mazbut görüntü ve kıyâfetlerinin bile suç olması için;”kamusal alanlar ve kat sayılar” ihdâs edilip, bir câni ve kâtil gibi itilip-kakıldıklarını, dışlanıp atıldıklarını ve insan bile sayılmadıklarını ve şu anki durumlarını ise; Her şeye rağmen aleyhinde bulundukları bu iktidarın sağladığını ne çabuk unutmuşlar!?.. Kimden gelirse gelsin. İyiliğe nankörlük en büyük soysuzluktur…Ayrıca ve daha da önemlisi, aleyhteki o gösteriyi yapmak ve haklı olmalarını gerektirecek şimdiye kadar onların hangi; DÎNÎ  İNAÇLARINA, ÖZEL YAŞANTILARINA, KILIK-KIYÂFETLERİNE VE EĞİTİM HAKLARINA müdâhale olunmuş ve mağdur edilmişler!?. Adı banka olan ticârî bir kurum için, milyonların aziz inançlarını temsil eden dînî kitap ve benzerlerini o kılık-kıyâfet altında şahsi ve siyâsi gösteri malzemesi olarak kullanma zilletinde bulunulması çok büyük bir densizlik ve pespâyeliktir. Yoksa onca zulüm, hakâret ve ayırımcılıklar yapılıp millet kan ağlarken sizlerde; Zâten bunların tümü;”Fürûattan” ibâret, tâlî şeylerdir diyerek, çalıp, çağırıyor, gülüp oynuyor mu idiniz? Milletin evlâdı yıllarca o zulümlerin mağdûru ve mazlûmu iken bundan hiç elem ve ıstırap duymadınız mı.? Hani;”Bir Müslüman’ın eline diken batsa, dünyânın öbür ucundaki din kardeşinin bundan rahatsız olması gerekirdi?”  Şuurlu ve basiret sahibi insanlar, olayları sadece kendi zâviyelerinden değil, biraz daha geniş açıdan bakıp öyle değerlendirmesi gerekir. Sağlam, mazbut görünümlü bir Müslüman olmak iyidir ama, onların basit ve gerisi meşkûk-şüpheli olan böylesine olaylar yüzünden zelîl, hacîl ve hakir durumlara düşmesi gerçekten insana girân geliyor. Kendine güveni, irâdesine, fıtratına, saygısı, yetenek ve temyiz kabiliyetine sahip bir insanın; liderini, şeyhini, mürşidini, önderini ve sevip-saydığı kimseleri; makam, mevki, sosyal, ve siyâsi durumu ve statüsü ne olursa olsun, onu putlaştırıp, ilah derecesine çıkartarak, irâdesini teslim etmemesi gerekir. Biz millet olarak insanları ilâhlaştırıp, lâyüs’el-dokunulmaz-bir duruma getirmekte çok mâhir bir toplumuz. Önce onu putlaştırır, sonra da onun tahakküm ve tasarrufundan, zulmünden kurtulmak için asırlarca çırpınıp dururuz. Bu konuda herkesin bildiği, merhum M. Âkif in çok güzel bir ifâdesi ve tespiti vardır;

“Müslümanlık bu değil!, biz yolumuzdan saptık..

Tapacak bir putumuz yoktu, özendik, yaptık!.”

Biliyor musunuz;? Ülkede“7 yüz kişiye bir put-heykel düşmekte, puta-heykele verilen para ise ülkenin on yıllık gelirine eşit bir servetmiş. “Sanki tüm bunlar yetmiyor ve “Ali Kalkan, Fadime Şahin” kepâzeliklerinden ibret alınmamış  gibi, birde “din baronları” ve mürşit putları(!)türemiş, tıpkı “haşhâşi”ler gibi, “şekil (A) da görüldüğü üzere” bir takım kimseler bu hâle getirilmiştir. Evet, kişilerin sevip-saygı duyduğu kimselere karşı hürmet ve muhabbet göstermeleri iyidir ama, sürü olmak ve irâdesini başkasına teslim edip şuursuzlaşmak, basiret ve ferâsetten yoksun olarak yaşamak hiç bir Müslümana yakışmayan aymazlıktır. Çünkü iki cihan serveri efendimizin (SA) “Bir Müslüman aynı delikten iki kere ısırılmaz!.” İfâdesi herkes için geçerli, uyarıcı ve kurtarıcı mahiyette bir prensiptir.. İbretli bir söz var;

“Zâhir perest olma yakın gör, yakın, yezîdin kurnazı, Ali  görünür..

Çarpılırsın hâ! kendini sakın!.Uğursuz, münâfık velî görünür..”

Müslüman’ın tâkip ve taklit edeceği tek şey; Allâh (CC) ve rasûlü (SA) ile kitap, sünnet ve icmâ-i ümmettir. Buna zıt olan hiç bir lider, vâiz, mürşit, kılavuz ve önder geçinenler, insanı hidâyete, özlenen saâdete ulaştıramaz, bu yönde dînî ve itikâdî açıdan bir delil, gerekçe de bulunmamaktadır. Zâten yaşanan tüm olaylar da bunu göstermektedir.. Evet; Yüce kitâbımızdaki;

“Fe eyne tezhebûn!=Nereye gidiyorsunuz!” hitabına kulak vermeyenler, gittiği yönü ve yeri bilmeyenlerdir. Onun için bir şeyin dış yüzü, zâhiri yönü kadar onların fikrî yapısı, dînî  inancı, felsefî ve ideolojik boyutları da önemlidir.Özellikle sapık ideolojilere din gibi tapıldığı ve onlar uğruna kanların akıtıldığı günümüzde işin bu yönünün de çok hayâti bir konu olduğu unutulmamalıdır..